Çokları bu iki lideri aynı kefeye koyup tartarlar ve ikisinin de aynı değerde oldukları sonucunu çıkarırlar. Ben ise aralarında çok önemli farklar görmekteyim:

II. Abdülhamid Han göreve geldiğinde hazır bir ünvan, hazır bir koltuk bulmuştu. Devam eden zincirin bir halkası olarak gelmişti. Hepsi samimi olmasa da emrinde devlet adamları, bürokratlar ve tabi olan halk vardı. Ordusu, donanması, gücü, kuvveti vardı. Elbette Yavuz Sultan Selim devri değildi ama kurulu bir düzeni vardı.

Bu kurulu düzeni dahiyane bir sevk ve idare ile 33 yıl yönetmiş, bilinen icraatları yapma başarısını göstermiştir. Dünya Müslümanlarını tek bir noktaya baktırma ve onların lideri olma becerisini göstermiştir.

Erbakan ise; bırakın devleti, bırakın orduyu, bırakın gücü kuvveti, bırakın ünvanı, bırakın emre amade bir halkı, etrafında bir Allah’ın kulu bile yokken aldığı bir işaretle tek başına harekete geçmiştir.

Dikenlerle dolu mezbeleliklerde, tek başına gül yetiştirmeye teşebbüs etmiştir. Bu kadar bariz bir fark varken, mukayeseyi biraz daha dikkatli yapmak zorundayız.

Elbette benzeyen yönleri çok var. Ama bu kısacık yazıda bunları tek tek saymak mümkün değil. Sadece etrafındaki insanlar bakımından bir benzerliği ortaya koymak istiyorum.
Önce II. Abdülhamid Han’ı hatırlayalım:

İsrail Devletini kurma hevesindeki Siyonistleri ve onların tahriklerine kapılan bazı Müslim veya gayr-ı müslim tebaayı hariç tutarsak, başlangıçta herkes onu destekliyordu. Ne zaman ki Halifeliğin gerektirdiği gerçek icraatlara başlamış, o zaman etrafında düşmanlığa varan bir muhalefet tabakası oluşuvermişti. Bu tabakanın içinde ne yazık ki birçok İslam alimi, mütefekkiri, sanatçısı da bulunmuş, O’nu devirmek için çalışmıştır. Hatta hal’ fetvasını bir ilim adamı olarak Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi hazırlamıştır. Mehmet Akif’inden tutun da, Bediüzzaman Saidi Nursi’ye kadar bazı gönül sultanları da muhalifler arasındaydı.

Muhalefetin başı olan İttihat Terakki Paşaları, onu devirdikten yıllar sonra hatalarını anladılar ama batağa saplanmış olduklarından geri dönüş imkanları kalmamıştı. Koskoca İslam Devleti’ni mahvettiler, kendileri de mahvoldu.

Koskoca İslam Devleti’ni mahvettiler, kendileri de mahvoldu.

Muhalefetin içinde yer almaması gerektiği halde, bu suçu işlemiş olan ilim ve gönül adamlarına gelince; elbette onlar da çok pişman olmuşlar ama yıkılmasına sebep oldukları İslam Devleti’nden sonra oluşmuş bulunan, arzu etmedikleri ortamın içinde boğuşarak ömürlerini tüketmişlerdir. Denilebilir ki, yıkılmasına sebep oldukları düzeni geri getirebilmek için yaptıkları çalışmalarla gönlümüze taht kurmuşlardır. Bu gönül sultanlarını anarken bugün, içimizden geçiriryoruz ki; “Keşke bu kişiler, bari siyonizmin oyununa gelmemiş olsalardı da üzerlerinde böyle bir leke bulunmasaydı.”

Bunlardan Milli Şairimiz Mehmet Akif’e, işlemiş olduğu II. Abdülhamid Han’a muhalefet kusurundan dolayı, nasıl bir İlahi ikazın geldiğini bir olayla hatırlayalım.

II. Abdülhamid Han’ın devrilmesinden sonra İttihat ve Terakki partisi ülkeye hakim olmuş, asıl keyfi idare ve istibdat dönemi başlamıştır. Sokak ortasında cinayetler işleniyor, Şer’i Şerif ayaklar altına alınıyor, her tarafta ateş ve barut kokusu arasında ülke sınırları geçiliyor, ülkeler koparılıyor, gözyaşları sel gibi akıyordu.

İşte bu zamanların birinde Sultanahmet Camii’nde şahit olduğu bir olayı yine bizzat Mehmet Akif kendisi anlatmaktadır.

Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı şöyle anlatmıştır:
“Sabah namazlarını kılmak için Sultan Ahmet Camii’ne gidiyorum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde, durmadan ağlarken görüyorum. O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına sokuldum ve:

-Muhterem niye bu kadar ağlıyorsun? Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?
Dedim.
Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
-Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak,
Dedi. Ben anlatması için çok ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
-Efendim, ben Abdülhamid Han Cennetmekan’ın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askeri görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadaret makamına gönderdim. Dilekçemde dedim ki: “Annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticari işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum.”

Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya Hünkar’dan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifahi olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm.

II. Abdülhamid Han gerçekten çok celadetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, sultanın hallerini bize anlatırken ‘Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı.’ derdi. Efendim, Allah O’na rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben durumumu anlatmak için bizzat o celadetli ve haşmetli padişahın huzuruna çıktım ve: ‘Hünkarım! sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken böyle’ diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum. Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han Cennetmekan, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi hareket yaparak; ‘Haydi seni istifa ettirdik!’ dedi. Tabiî ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim ve hiç vakit kaybetmeden memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya gördüm:

Alemi manada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Yıldız Sarayı’nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan Abdülhamid Han ise, edebi hürmetle, kemerbeste-i ubudiyetle, Kainatın Efendisi’nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam altında bulunan birliğe geldi. Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı için askerler darma dağınıktı.
Bu hali gören Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam, Abdülhamid’e dönüp:

-Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerede?
Buyurdu. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, mahcup bir halde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti edeple Efendimize:
-Ya Resûlallah! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar ettiği için biz de onu istifa ettirdik..
Dedi. Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalât ü Vesselam:
-Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik.
Buyurdu. Söyle, bunu duyduktan sonra ben ağlamayayım da kim ağlasın?
Ve Mehmet Akif diyor ki: Yaşlı adam ağlamasına, inlemesine devam etti. Derdi büyüktü. Sessizce yanından uzaklaştım. Zaten başka da yapabileceğim bir şey yoktu. Zira bu yaşlı adam tesellisini Peygamber Efendimiz’den bekliyordu. Pişmanlığının ve tevbesinin kabul edildiği müjdesi gelmeden belli ki ağlaması, inlemesi dinmeyecekti.”

Ben de diyorum ki; bu İlahi ikaz o Binbaşı’ya değil, Mehmet Akif’e yapılmıştır. Nitekim öyle pişman olmuştur ki; o pişmanlıkla olsa gerek şu “EŞEKLER” şiirini yazmıştır:

Eşeklerin canı yükten yanar, aman derler,
Nedir bu çektiğimiz dert, çifte çifte semer!
Biriyle uğraşırken gelip çatar öbürü;
Gelir ki taş gibi hain, hem eskisinden iri.
Semerci ustası geberseydi, değmeyin keyfe!
Evet, gebermelidir inkisar edin herife.
Zavallı usta göçer bir gün akibet, ancak,
Makamı öyle uzun boylu nerede boş kalacak?
Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.
Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;
Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
”Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil , basbayağı muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”

Erbakan’a gelince:
Onu toprağa gömüp üstüne de beton dökmekle övünenlerin gittiği yolu ve geldikleri noktayı görüyoruz. Yine de diyoruz ki; sonları İttihatçı Paşalara benzemesin, akıllanıp kendilerine gelsinler.

Ya ömrümüz müsaade etmezse, pişmanlığa bile vaktimiz kalmazsa!

Sözümüz Milli Görüş hareketinin erlerine, onbaşılarına, çavuşlarına, binbaşılarına, paşalarına:
Tarihten ibret almaz mısınız? İlla ilahi ikaz mı istiyorsunuz? İlahi ikaz geldiğinde çok geç olmuş olmayacak mı? Mehmet Akif’ten, Saidi Nursi’den, Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi’den, daha pişman olmuş kocaman bir milletin düştüğü durumdan ibret almaz mısınız? Bunca musibet bir nasihat etmedi mi?

Ordudan istifa eden binbaşıdan ibret almaz mısınız?

Elbette kendimi de, bu hareketin başarısı için yeteri kadar gayret gösteremediğimden, bu ibret almazların içine katmam gerek. Ya ömrümüz müsaade eder de ileride bir “EŞEKLER” şiiri de biz yazmak zorunda kalır mıyız?

Ya ömrümüz müsaade etmezse, pişmanlığa bile vaktimiz kalmazsa! Çocuksu bir akılla yola çıkıp büyülenmiş bir vaziyette yanlışın peşinde koşanların, büyümek ve akıllanmak için bir fırsatları belki kalmıştır.

Bu fırsatı kullanmak için son nefesin sınır olduğunu unutmamalı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz