Ana Sayfa Milli Şuur 53. Sayı ADAB-I MUAŞERET Mİ SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK MÜ?

ADAB-I MUAŞERET Mİ SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK MÜ?

Zaman geçti, biz de olgunluk döneminden yaşlılık devresine girmeye başlayınca büyüklerimizin hatırımızda kalan o serzenişlerini idrak edip onlara hak vermeye başladık. Başladık başlamasına da bir taraftan da biz de onlar gibi geçen devirleri mumla arar olduk.

203
0

İslam medeniyetini diğer medeniyetlerden farklı kılan en önemli gösterge elbette insan ilişkilerindeki uyum ve mükemmelliktir. İyi tutum ve davranışlarla bunları kazandıran bilgi için kullanılan “edeb”in çoğulu “adap” ile“barış içinde yaşama, birbiriyle uzlaşma” anlamındaki “muaşere”den (muaşeret) gelen adab-ı muaşeret (adabu’l-muaşere) genellikle bireylerin ve toplum kesimlerinin birbirine karşı olan sevgi ve dostluk duygularını güçlendirici medeni ve ahlaki davranışları, nezaket ve görgü kurallarını ifade etmektedir.1

Bin yıldan beri üzerinde yaşadığımız bu topraklarda son iki asırdan beri sosyal yapının giderek zayıflaması, insan ilişkilerindeki olumsuzlukların şiddet ve çatışma ortamına çekilmesi ve ahlaki değerlerin tefessüh etmesindeki en büyük neden, adab-ı muaşeret dediğimiz insani ilişkilerdeki menfi dönüşümdür. Köyden kente göçün ortaya çıkardığı çarpık ve dengesiz yerleşimler, eğitimde batı menşeli normlara geçiş, sanayileşmeyle birlikte iktisadi anlayışın materyalizme kanalize olması; radyo, sinema, televizyon, basın ve yayın organlarının İslami ve millî değerlerden uzak ve hatta bunlara hasımca davranan kesimlerin elinde olması gibi tüm olumsuzluklar millîdeğerlerin ve toplumsal ahlakın yozlaşmasına hız kazandırmıştır. Tanzimat, ıslahat ve meşrutiyet’le başlayan batılılaşma ve sekülerleşme hedeflerini gerçekleştirme süreci, cumhuriyet döneminde yapılan inkılaplarla tamamlanarak on dört asırlık İslam medeniyet ve kültürünün izlerini sosyal hayattan tamamen kazıyıp silmese de büyük oranda İslam toplumunda var olan adab-ı muaşeretin kaybedilmesine neden olmuştur.

Çocukluk ve gençlik yıllarımızı yaşadığımız 1960 ve 70’li yıllarda hep büyüklerimizden, gördükleri küçük kusur ve kabahatler karşısında sitemle dinlediğimiz “Ah zamane gençliği aah! Yeni yetmeler işte, ne olacak! Ne zamanlara kaldık ya hû! Ne edep kaldı ne hayâ! ” gibi serzenişleri işittiğimizde onların bu sızlanmalarını belki biraz abartılı bulur, bazen de biraz da içinde bulundukları zamana alışamadıklarına yorardık.

Zaman geçti, biz de olgunluk döneminden yaşlılık devresine girmeye başlayınca büyüklerimizin hatırımızda kalan o serzenişlerini idrak edip onlara hak vermeye başladık. Başladık başlamasına da bir taraftan da biz de onlar gibi geçen devirleri mumla arar olduk. Çünkü bizim otuz, kırk yıl öncesine, hatta yirmi yıl öncesine kadar dahi hiç alışık olmadığımız davranış ve manzaralar artık sokaklardan da taşarak okullara ve hatta evlerimizin içine kadar girmek suretiyle huzurumuzu kaçırmaya, mutluluğumuza gölge düşürmeye başladı maalesef.

Toplu taşıma araçlarında ayak ayak üstüne atarak büyüklerine yer vermeyen, sokakta arkadaşlarıyla her türlü laubaliliği çekinmeden yapan, hiç utanıp sıkılmadan Ramazan ayında sigara tüttüren, oturduğu bankın etrafını yediği çekirdek kabuklarıyla çöplüğe çeviren, flörtüyle sarmaş dolaş gezip asla utanma emaresi göstermeyen, gürültü çıkaran egzozlu araçlarla tur atıp çevreye rahatsızlık vermekten zevk alan, trafikte dirift atarak insanların hayatlarıyla oynayan, karşı cinse argo tabirlerle hitap eden, büyüklerine “hey dayı”, “hop hacı” şeklinde hitap eden dağdan inmiş vahşi at sürüleri gibi ortalıkta fütursuzca cirit atan bir takım gençlerimizin varlığına şahit oluyor ve ne yazık ki yasalardaki boşluklardan yararlanan ve nemelazımcı toplumun arkasına saklanan bu asi gençliği durduramamanın acziyeti ve burukluğu içerisinde olup bitene tahammül gösterip sabretmeye çalışıyoruz artık.

Ecdadımızdan bize tevarüs eden toplumsal kaideler, usuller, ahlaken uyulması gereken hususlar, güzel terbiye ve nezaket kurallarının yerine kabalık, ölçüsüzlük, haddini aşma, şımarıklık, züppelik, laubalilik, kırıcı ve incitici söz ve davranışlar, saygısızlık, sevgisizlik, kibir, riya, ikiyüzlülük, magandalık ve soytarılık, seküler eğitim sistemi, batı kültür emperyalizmi, entelektüelleşme hastalığı, küreselleşme rüzgârı ve moda vb. akımlarla yerleştirildi.

Halbuki ecdadımızın duvarlarında yer alan tabloların en başta gelenlerindenbiri : “Edeb Ya hû” vecizesi idi. Yani “burada edebine dikkat et, terbiyeli ol, utan” gibi bir ikaz işareti bulundururlar ve o ikaza dikkat ederlerdi. Ve diğer bir hat ise: “Edeb bir tâc imiş nûr-i Hüda`dan, Giy o tacı, emin ol her beladan” mısraları idi ve o da bir ikaz işareti olarak algılanırdı.

İslam ahlak ve eğitiminin verildiği mekânlardan biri de eskiden köy odaları idi. Burada yaş durumuna göre en büyükten en küçüğe kadar bir oturma sırası vardı. Büyükler konuşur, küçükler dikkatlice onları dinler, anlatılanları ezberlemeye gayret ederlerdi. Evlere gelen misafirler güler yüzle karşılanır, hâl hatırdan sonra mutlaka bir ikramda bulunulur, küçükler edeple büyüklerin ellerinden öper, hatırları sorulursa saygıyla “elhamdülillah, hürmet ederim” diye cevaplarlar, kendisine bir şey sorulursa edeple cevap verir, sorulmazsa susar dinlerlerdi.

“Endülüs’ten Hindistan’a kadar İslam’ın nuruyla aydınlanmış Müslüman toplumlar hem Batılılaşmanın hem de temel kaynaklardan uzaklaşmanın etkisiyle öz ahlak ve faziletlerinden yavaş yavaş uzaklaşarak Müslüman kimliğine yabancılaştılar. ”

Evlerin avlu kapılarının üstünde iki tokmak olurdu, biri kalın biri ince. Gelen bayansa kapıyı ince tokmakla vururdu, kapıyı evin hanımı açardı; erkekse kalın tokmakla kapıyı vururdu, evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da bir mahremi (kocası vs.) açardı. Hülasa hayatın tamamına edep ölçüleri hâkimdi, edepsizliğe asla müsaade edilmezdi.

Müslümanlar Asr-ı Saadetten itibaren çok güçlü devletler kurarak bilim, kültür, sanat ve medeniyet alanında kendi çağlarında dünyanın parlayan yıldızları oldular. Müslümanlar sevgili Peygamberleri (s.a.v)’i, O’nun ailesini ve ashabını rol model kabul ederek Asr-ı Saadet devrini yaşatma ve yaşamanın gayret ve çabasını asırlarca devam ettirdiler. Endülüs’ten Hindistan’a kadar İslam’ın nuruyla aydınlanmış müslüman toplumlar hem batılılaşmanın hem de temel kaynaklardan uzaklaşmanın etkisiyle öz ahlak ve faziletlerinden yavaş yavaş uzaklaşarak Müslüman kimliğine yabancılaştılar. Hani, Arif Nihat Asya’nın mısralara döktüğü gibi,


“Bize bir nazar oldu, cumamız pazar oldu
Ne olduysa hep bize, azar azar oldu
Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız
Ne ruhça ne vücutça, ne de kandan hastayız
Avrupa’ya bir değil, iki pencere açtık
Uzun yıllardan beri, cereyandan hastayız
Batı batı diyerek, eyvah hep batıyoruz.”

Batılılaşma bizi hasta etti ve manen batırmaya devam ediyor maalesef.
Halbuki,” birçok dinde olduğu gibi İslam inancına görede insan yaratılış itibarı ile beden ve ruh olmak üzere iki cevherden yaratılmıştır. Onun beden olarak yaratılması “beşer” ve ruhi özellikleri ise “insan” kavramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de yer yer insan ve beşer kavramlarının kullanılmasından hareketle bu iki kavram arasında nasıl bir ilişki olduğuna dair birtakım görüşler ileri sürülmüştür. İnsanın beşeriyetten insaniyete yükselmesinde elbette en önemli etkenler aile, eğitim ve çevredir.”2

O aile ki “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi de çok güzel yaptı.” lütfuna mazhar olan Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in hane-i saadeti gibi olmalıdır. O eğitim ki Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in Mekke’deki Darü’l-Erkam, Medine’deki Ashab-ı Suffe okulları gibi olmalıdır. O çevre ki Allah yolunda yurdunu terk eden muhacir ve onlara kucak açan ensar (radıyallahuanhum) gibi olmalıdır. Yani her konuda haddini bilen, Allah’ın koyduğu sınırını aşmayan, ahlak ve faziletin her alanda sergilendiği, huzurlu ve mutlu bir toplum ancak bu sağlam üç sac ayağı üzerine inşa edilecektir.

Kur’an-ı Kerim’de aile bireylerinin, akraba ve komşuların bir arada yaşamanın gerektirdiği hak ve sorumluluklara riayet etmelerini, uyumlu, geçimli ve güler yüzlü olmalarını öğütleyen; kaba, kırıcı söz ve davranışlardan sakındıran birçok ayet vardır ki burada bazılarını zikredelim:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster” diyerek dua et.(Bakara, 262,263) buyrukları ebeveyn ve evlat ilişkisine,

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin. (İsra,37) emri yürüyüşteki ölçüye,

“Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider.” (Hucurat, 2) emri konuşmadaki ölçüye,

“Ey iman edenler! Erkekler diğer erkeklerle alay etmesinler; onlar kendilerinden daha iyi olabilirler; kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler; alay edilen kadınlar edenlerden daha iyi olabilirler. Biriniz diğerinizi karalamayın, birbirinize kötü ad takmayın. İman ettikten sonra fasıklıkla anılmak ne kötüdür! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zalimler onlardır.” (Hucurat, 11)

emirleri de insan ilişkilerindeki sınırlara işaret buyurmaktadır.

Ayrıca “ Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur. (Hucurat, 12) ilahi yasakları da fitnenin ve arabozuculuğun önüne geçen yasaklardır.

Yazımızı Yunus Emre’nin:   ”Girdim ilim meclisine, eyledim kıldım talep/ Dediler ilim geride, illa edep illa edep” dizeleriyle bitirirken Yüce Rabbimizden edep ve hayâmızı artırmasını niyaz ederiz.

(1)TDV İslam Ans. Fatma Tunç Yaşar
(2)Tarih Bilinci Dergisi s.40, Prof. Dr. İsmail ERDOĞAN
(3)TDV İslam Ans. Fatma Tunç Yaşar,

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz