İnsan, tabiatın en değerli varlığıdır. Bütün kainat insan varlığının varlığı için kaim edilmiştir. Bu yegane üstünlük insanı, aynı zamanda yegane sorumlu kılmıştır. İnsan, sadece insan olma vasfıyla sorumluluk sahibi demektir. İnsana bu sorumluluğunu hatırlatan, hatırlatması gereken normlar vardır.

Modern toplumlarda yaşamın çizgilerini belirleyen kurallar genel olarak maneviyat (din), hukuk, ahlak, gelenek görenek ve görgü kuralları olarak belirlenmiştir. Çok istense bile hukuk kuralları insan yaşamını tek başına bir düzen içine alamamaktadır. Bu sebepledir ki insan yaşamını kontrol eden, etmesi düşünülen normlar şu şekilde sıralanmıştır: Maneviyat/din, hukuk, değerler/ahlak, gelenek görenekler, görgü/adab-ı muaşeret kuralları.

İnsan yaşamı iki türlüdür. Her bireyin bir özel yaşantısı, bir de kamu yaşantısı bulunmaktadır. Günümüz koşullarında insanların sadece özel yaşantıyla hayatını sürdürme olasılığı bulunmamaktadır. Her yönüyle toplumsal yaşama dâhil olmak zorunda olan bireyin, yaşamını “insani” çerçevede sürdürebilmesi için çeşitli ahlak kurallarını ve toplumsal yaşam biçimlerini bilmesi, uygulaması zorunludur. Bu kurallar dizinine kısaca “adab-ı muaşeret” denilmektedir.

Adab-ı muaşeret “edep” kelimesinin çoğulu olan “adab” ve “işret” kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. “Güzel, naif, ince ve değerli olana çağırmak, davet etmek” anlamlarına gelmektedir. Her toplumun kendine özgü adab-ı muaşeret kuralları olmakla beraber, evrensel düzeyde de kabul gören kurallar mevcuttur. Adab-ı muaşeret kurallarına, genel olarak “görgü kuralları” da denilmektedir.

“Adab-ı muaşeret kuralları, insanın en başta kendisine ve yakın çevresinden başlayarak tüm topluma olan saygısının göstergesidir.”

İlk insanların bir araya gelmesinden başlayarak günümüze kadar gelen toplu yaşam döngüsünde görgü kuralları hep var olmuştur. Kurallar zamana, yönetimlere, hâkim düşünce anlayışına göre izafi olsalar da tüm insanların birlikte yaşaması için en temel gerekliliklerdir. İnsanoğlu için başlangıçta insan sayısı az iken bu kurallar, çok da önemli görülmemiş olabilse de değişen ve gelişen toplumsal yapıyla birlikte yaşamın devamı için olmazsa olmazlar kısmına geçmişlerdir.

Adab-ı muaşeret kurallarının özü itibariyle dinî kaynaktan neşet ettiği düşünülmektedir. Tüm semavi dinlerin temel öğretilerine bakıldığında hepsinin kaynak itibariyle aynı kuralları zorunlu kıldığı görülmektedir. Adab-ı muaşeret kuralları, insanın en başta kendisine ve yakın çevresinden başlayarak tüm topluma olan saygısının göstergesidir. Uygulanmadığında herhangi bir cezai müeyyidesi olmamakla birlikte manevi bir tesiri bulunmaktadır.

Bilimsel düzeyde toplumsal yaşamı düzenleyen normlar içinde en son sırada olsa da adab-ı muaşeret kuralları, yaşamın hayat suyu mesabesindedir. Cezai müeyyide gerektiren tüm suçların oluşumunda, bu kurallara uyulmamasından kaynaklı sebepler vardır. Bu sebeple adab-ı muaşeret kurallarının öğrenilmesi, öğretilmesi, benimsetilmesi büyük önem arz etmektedir. Basite indirgemeden tüm çocuklarımıza bu kuralları benimsetmeliyiz.

Yalnız toplum olarak son yüzyılda tüm diğer kültür ögelerinde olduğu gibi bu kuralları gerçekten gelecek kuşaklara aktarma konusunda çok büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Üstelik bu aktaramama problemi şu anda evrensel bir hüviyettedir. Gelişen teknoloji, artan internet ve cep telefonu kullanımı, geniş aileden çekirdek aileye evrilme ve hatta aile vasıflarının erozyona uğramasıyla birlikte bu kurallar da artık önemini maalesef kaybetmiştir.

Ayrıca toplum olarak öğrenilmesi gereken her şey okullara ihale edilmiş gibi duruyor. Okul dışındaki pek çok unsurun da üstlenmesi gereken görevler sadece okulun göreviymiş gibi duruyor. Okullar, tek başlarına hiçbir şey öğretemezler. Aileler, çocuklarının mutluluğu için onlara toplumsal kuraları, öğretileri, değerleri öğretmeliler. Üstelik bunları öğretmek için de çok uzun zamanları da yok. Çocuklar henüz küçükken bu “maya” ile yoğrulmalıdır. Ergenlik ve sonraki yıllarda bu kuralların bireylere aktarılması işin doğası gereği çok istenilen seviyelerde olamamaktadır.

Artık toplu taşıma araçlarında yaşlılara, hamilelere ve diğer bayanlara yer verenlerin sayısı koruma altındaki varlıklardan daha az. Düğünde, cenazede ve bayramda nasıl davranacağını bilmeyen, eve gelen misafire “Hoş geldin.” diyemeyen, düşen arkadaşını teselli edecek bir cümle kuramayan, olur olmaz yerde sohbete dalan, alışveriş merkezlerinde istediği alınmayınca yeri göğü inleten, kendinden düşük seviyede olanlara hor bakan, elindeki çöpü yere atan, toplu işlerde sıraya girmeden araya sıvışan acayip bir nesil oluştu.

Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en güzel miras, Fahri Kainat’ın (sas) deyimiyle: “Güzel ahlaktır.” Bu güzel ahlakın bazı tezahürleri şunlardır:

  • Her varlığın hakkına saygı duymak,
  • Başkalarının özelini merak etmemek,
  • Emanete riayet etmek,
  • Sıkıntıda olanlara her durumda öncelik tanımak,
  • Öksürürken, esnerken ve hapşırırken her zaman ağzını kapatmak,
  • Ter kokusu ile dolaşmamak,
  • Toplum içine çıkacaksa soğan, sarımsak gibi rahatsız edici kokulara neden olan yiyecekleri tüketmemek,
  • Gerektiğinde özür dilemesini ve teşekkür etmesini bilmek,
  • İki kişinin konuşmasının arasına girmemesi gerektiğini bilmek,
  • Toplum içinde birinin kulağına eğilip konuşmaması gerektiğini bilmek,
  • Küçüklere sevgiyi, büyükleri saygıyı bilmek,
  • Başkalarının durumuyla alay etmemek,
  • Başkasının hal ve hatırını sormasını bilmek.

Ayrıca adab-ı muaşeret kurallarının özünde kişinin toplum içinde iken yap(a)madığı davranışları yalnızken de yapmamasıdır. Bu içselleştirmeyi kazandığımız zaman başarılı olacağız. Gelişmiş toplumların temel özelliği, yaşantılarının “medeni kurallar/adab-ı muaşeret kuralları” çerçevesinde sürdürmeleridir. Bu sayede herkes, kendi sınırlarını bilir ve ona göre yaşam sürer. Peki bunları yapmak çok mu zor? Elbette değil ancak daha çok farkındalık ve gayretle mümkün.