Âlim, İslam dinini bilen ve onu hayatının her alanına aksettiren rol model insanlardır. Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfından tamamen farklı bir sosyal modeldir. Ruhbanlar gibi günahtan arınmış, yaşadığı toplumdan soyutlanmış, yarı ilahlaşmış insan tipleri değil, her müslüman gibi günah ve sevap kazanma potansiyeli olan, nefis taşıyan insanlardır. Onların diğer müslümanlardan en belirgin farkı vakarlarıdır. Vakar; özün, sözün bir olması ve saygınlıktır.

Müslüman bir toplumda âlimler denizlerdeki “deniz feneri”nin misyonunu taşır. Deniz fenerleri gece karanlığında gemicilerin en büyük yardımcısıdır. Bu fenerler gemilerin kayalara çarpmaması için denize en yakın yerlere konulan işaret ışıklarıdır. Bu ışıklar kazalara karşı gemilere “uyarı” görevi yapan ışıklardır ki onların sayesinde gemiler zarar görmezler. Âlimlerin de müslüman bir toplumdaki gerçek görevi, deniz fenerleri gibi yanlışlara karşı onları uyarmasıdır. Deniz fenerinin ve âlimlerin ayakları sabittir, gemiler ve halk ise gezgindir, yanlış ve doğru yola sapma ihtimalleri vardır ve daima sabit bir otoritenin onları uyarması gerekir.

Âlimleri İslam bilginlerinden ayıran vasıf şudur: İslam bilginleri kaynaklardan sadece “dün”ü okur, âlim ise kaynaklara bakarak “an”ı okur. İslam bilginleri İslami ilimleri öğrenirler ve öğretirler, yaşamlarına geçirmezler. Yani işin edebiyatından daha ileriye gidemezler. Âlimler ise öğrendiği ilim ile “şahsiyet” kazanmış kişilerdir. Bunlar, Kur’an’ın ifadesiyle “Rabbaniyyün” denilen kendisini Rabbinin yoluna adamış kullardır.

O âlimler ki günübirlik menfaatleri uğruna yol ve yön değiştirmezler. Esen siyasi rüzgârın yönüne göre yön değiştiren rüzgârgülleri değil, kişilik sahibi “ayakları sabit” insanlardır. Âlimler tıpkı çelik gibidirler, zora geldi mi esner hatta kılır fakat asla yamulmaz. Âlim de şartlara göre zorda kaldığında çalışmalarını yavaşlatır, sözlerini hafifletir fakat asla sözünden dönmez yani yamulmaz. Onların bu sabit duruşu çevresindeki insanlar için mükemmel bir örnektir.

Onlar hiçbir şart altında “politize” olmazlar. Yaşadığı ortamın siyasi manzarası ne olursa olsun fetva ve duruşları siyasi değil kitabidir. Siyasiler gibi manevra yapma gereği duymazlar ve asil duruşlarını da bozmazlar. Âlimler toplumun sığınacağı en sağlam kaleler olduğu için onlar kararlarını zamana ve mekâna göre değiştirmezler.

Bütün insanların muhatap olduğu makam, şöhret ve mal imtihanı konusunda âlimler diğer insanlardan daha dikkatli olmalıdırlar. Musa(as)’nın dönemindeki Karun ve Bel’am’ın durumuna düşmekten kendilerini korumalıdırlar. Onlar günün siyasi liderlerine “yakın” olmak için ilkelerinden taviz vermezler. Verdikleri fetvalarını ve duruşlarını değiştirerek makam ve şöhret kapma yarışına da girmezler. Fetvalarını ve duruşunu nakle (Kur’an ve hadis) ve akla uygun şekilde düşünerek bir defa verirler ve arkasında da sonuna kadar durular. Onlar görüşlerinin ve fetvalarının müslümanların dünya ve ahiretini ilgilendirdiğinin farkındadırlar.

Âlimlerin değeri, öğrendikleri ve öğrettikleri ilimlerin derinliği veya fetvalarının çokluğu ile değil, “duruşlarıyla” ölçülür. Esas olan, güç sahiplerinin karşısındaki duruşları ve öğrendiklerini yaşama geçirebilmeleridir. Alimin görevi sadece bilgi öğrenmek ve öğretmek yeterli değildir. İnsanlar o bilgileri zaten kitaplardan da öğrenebilirler. Hatta günümüzde kitaplardan daha kullanışlı olan teknik muhafaza kaynakları var. Artık bugün büyük bir kütüphanedeki bilgilerin tamamı insanların ceplerindeki bir telefona veya birkaç GB’lık flaş belleklere sığmaktadır. Âlimlerimiz, kendilerini flaş bellek olmaktan kurtarmalı ve İslam’ın yaşanabilir bir din olduğunu yaşantısıyla gösterebilmelidir.

Âlimlerin yöneticilerle imtihanları Hz Peygamber (sav)’in vefatından çok uzak olmayan dönemde yani daha sahabe döneminde başlamıştır. Yapılan yanlış söz ve davranışlar karşısında “susmak” veya “uyarmak” tercihleri onların imtihanı olmuştur. Bazıları hakaret, sürgün veya işkenceyi göze alarak uyarısını yaparken bazıları da fitne çıkmasın diye yapılan yanlış karşısında susmuşlardır. Hatta sonraki dönemlerde yapılan yanlışlara “hileyi şeriye” diye bahane üretilmiştir.

İslam dünyasındaki günümüze kadar yapılmış yanlışlıkların temelinde hep âlimlerin hatası bulunmaktadır. Bu konuda Dağıstanlı Abdülfettah Efendi şöyle demektedir: “Bu âlemde âlimlerin yağcılığı olmasaydı, zalimlerin zulme cesaretleri olmazdı.”

Yöneticilerle en fazla imtihan olunan âlim ise hiç şüphesiz İmam Ebu Hanife’dir. Ona “İmam Azam” sıfatını kazandıran ilminden daha ziyade onurlu duruşudur. Gerek Emeviler döneminde ve gerekse Abbasiler döneminde yönetici zümreler için hep “zor adam” olmuştur. Her daim hakkın safında yer almış, yapılan zulümlere asla rıza göstermemiştir. Onu “imam azam” yani “en büyük imam” yapan muhalif duruşudur. Bu duruşu yönetim erkini korkutmaya yetmiştir. Kendisini ikna için geçerli akçenin bulunamamasından dolayı ona layık görülen hayat önce memleketinden hicret, sonra da hapishanede şehadettir.

İmam Buhari’nin, İmam Gazali’nin ve İmam Ahmet b Hanbel’in dönemlerindeki yöneticilerine gösterdikleri tavır müslümanların örnek alacakları tavırlardandır. Büyük muhaddisi imam Buhari, ilmin izzetiyle beraber kendi vakarını korumuş bir âlimdir. Buhara emiri Halil b Ahmet İmam Buhari’nin sarayda kendisine ve çocuklarına ders vermesini isteyince büyük üstad: “İlim öğrenmek için ilmin ayağına gitmek gerekir. İlmi aşağılayamam, onu sultanın sarayına taşıyamam.” diyerek tepkisini net olarak ortaya koymuştur. Ondaki bu vakar sultanları bile korkutmuş, saraya davetin icabetini bile engellemiştir.

Âlim, gücün yani mevcut statükonun yanında değil, haklının yanında yer almaya gayret etmelidir. O, ilmin izzet ve şerefini korursa Allah da onun vakarını korur.

Selçuklu hükümdarlarından Sultan Sencer İmam Gazali’yi kendisine nasihat etmesi için saraya davet ettiği zaman İmam Gazali şu cevabı vermiştir: “Beni yanınıza davet etmiş bulunuyorsunuz. Benim ahdim var, bundan sonra hiçbir sultanın yanına gitmeyeceğim ve hiçbir sultandan en ufak bir şey kabul etmeyeceğim. Münazarayı da terk edeceğim. Bu ahdimde bugüne kadar durdum. Bu bakımdan sultanlar beni bu hususta mazur gördüler.” cevabını alınca sultan onun şehrine gitmek zorunda kalmıştır. Ve nasihati ordugâhta dinlemiştir.

Abbasi yöneticilerinden bazılarının dönemin fikrî akımı olan mutezile düşüncesine geçmesiyle halkın geneline karşı başlayan baskılara en net direnci İmam Ahmet b Hanbel göstermiştir. Sonunda hapis hayatına ve şehadete razı olmuş fakat yöneticilerin fikirlerine razı olmamıştır.

Âlim, gücün yani mevcut statükonun yanında değil, haklının yanında yer almaya gayret etmelidir. O, ilmin izzet ve şerefini korursa Allah da onun vakarını korur.
Erkeğiyle hanımıyla günümüzün müslüman mütefekkirleri ve hocaları birer âlim olamasalar da âlimlerin yolundan giden İslam bilginleridir. Bu kişiler toplumda saygı ve itibar görmek istiyorlarsa âlimleri örnek almalı, vakarlarını korumaya gayret etmelidirler. Yöneticilerin makamından uzak durdukça Allah’ın makamına daha yakın olacaklarının farkında olmalıdırlar. İnsan için en büyük ödül olan Cennetin yolunun saraylardan, köşklerden geçmediğini bilmelidirler. Hele sus payı olarak verilen rüşvet makamlara asla itibar etmemelidirler.

İşte İslami eğitimin amacı böyle vakarlı âlimler yetiştirmek olmalıdır. İnsanlığın kurtuluşu ümmetin kurtuluşundan, ümmetin kurtuluşu da vakarlı âlimlerin elinden olacaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz