Öğrenme ve öğretmede herkese görev düşmektedir. Eğitim sadece eğiticilerin çabalarıyla sonuç alınacak bir alan değildir. Dünya klasmanında; gelişmiş, gelişmekte olan veya gelişememiş ülkeler tanımlaması yapılmaktadır. Gelişmiş kabul edilen ülkelere ve topluluklara baktığımız zaman her alandaki parametreleri bir emeği, bir yüksek çabayı ifade etmektedir.
Asr-ı Saadet toplumuna bir bakalım. İnsanlar paylaşma noktasında öyle düzeyler yakalamışlar ki bu gün edebiyatı dahi zihinleri zorlamaktadır. Oysa bugün paylaşma olgusunun günümüzdeki karşılığı sadece sosyal medya yazışmalarıdır. Ama ne var ki bu paylaşımların da insan ve toplum gelişimine katkısını kanıtlayan bir bulgu tespit edilememiştir. Bugün dünyaya hâkim olan kapitalist/ emperyalist sistemin insanlara sunduğu ışıltılı gelecekte; sadece bireysellik, aç gözlülük, doyumsuzluk, hak tanımazlık, ayrımcılık, güç sarhoşluğu, gücü çıkarı doğrultusunda vahşice kullanma ve yok sayma vaat etmektedir.
Gelişme, gelişmişlik nitelemesi yapılabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal anlamda; sosyal gelişmişlik, ekonomik gelişmişlik, ahlaki gelişmişlik, çevre duyarlılığı, kültürel gelişmişlik, siyasal gelişmişlik alanlarındaki gelişmişlikten söz ediyor olmamız gerekir. Mesela sadece teknolojik gelişmeyle gelişmişlik nitelemesi yapmak zordur. Ancak sanayi ve teknoloji alanındaki gelişmelerle uyumlu olmak büyük bir inovasyon ve arge gerektirdiği için diğer potansiyel gelişim alanlarına katkısı yadsınmamalıdır. Dünyanın farklı milletleri teknoloji ve sanayi alanında çok ileri seviyeleri yakalamış olabilirler. Ancak bu topluluklar; özellikle ahlak anlamında tam bir çöküşü yaşamaktadırlar. Bu durum toplumsal gelişmişliğin yeniden irdelenmesini zorunlu kılmaktadır. Nasıl ki gelişmiş birey dediğimiz zaman bireyi tüm yönleriyle bir bütün olarak değerlendirmiş oluyorsak, toplumun gelişmişliği de bütünsel olarak değerlendirilmelidir. Bu işlevin yerine getirilmesinde eğitimin fonksiyonel sorumluluğu belirleyicidir. Çünkü davranışı değiştirmek, belki dünyanın en zor işlerinden birisidir. Ancak bu zorluğun üstesinden gelecek olan yine eğitimdir. O halde eğitimin bir bütün olarak; sistemiyle, müfredatıyla, eğitimcileriyle evrensel ilkelerle yapılandırılması kaçınılmazdır. Eğitim; formel olarak, okullarda, yapılandırılmış ortamlarda, öğretmenler eşliğinde verilmektedir. Bu alan eğitimin formel yanını ifade etmektedir. Ailenin, çocuğun gelişimine katacağı katma değer ise informel eğitim olarak nitelendirilir. Bu alanda en önemli gösterge anne/babanın tutum ve davranışlarıdır. Okulda öğretmenlerin tutum ve davranışları öğrencinin gelişimi üzerinde ne kadar katkı yapıyorsa, okul dışı yaşantısında anne babanın etkisi de en az o kadardır. Anne/babaların ve diğer yetişkinlerin çocuğun gelişimi üzerinde akademik bir katkı yapmaları beklenmez. Ancak çocuğun yakın çevresiyle kurmuş olduğu sağlıklı ilişki sayesinde ortaya çıkan güven ortamının, psikososyal gelişmeye olduğu kadar, akademik gelişmeye de katkısı bilinmektedir. Bu güven ortamının oluşmasında ve geliştirilmesinde anne/babanın tartışmasız sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk aşamalarını şöyle sıralayabiliriz:

  1. Kabul ve saygı: Bireyin (öğrenci) kendisini değerli hissetmesi, akademik ve psikososyal başarısında belirleyici etkiye sahiptir. Birey mevcut haliyle kabul görürse, ancak kendisini değerli hissedebilir. Bu durumda hem olumsuz davranışlarını değiştirmesi kolaylaşabilir hem de çevresiyle daha güçlü ilişkiler kurabilir.
  2. Birlikte karar alma: Sağlıklı işbirliği yapabilmenin belki de birinci şartıdır; birlikte karar alma… Özellikle ergenlerin pratik zekâlarına çok zaman ihtiyaç duyarız. Ancak ergenlerin gelişim dönemlerine ilişkin ön yargıların ortadan kaldırılması gerekir. Bireyi tanımada gelişim dönemi özelliklerini bilmek çok önemlidir. Özellikle kritik geçiş dönemlerinin anne/ babalar ve öğretmenlerce biliniyor olması gerekir. 0-6 yaş grubunda çocuk çevresiyle ilişki kurarken, hangi gelişim aşamalarını gerçekleştirir? 5-7 yaş okula başlangıç çağındaki çocuğun gelişim evreleri nelerdir? 10-20 yaş arası ergenlik dönemi gelişim özellikleri nelerdir? Bu gelişim alanları ve evreleri yetişkinlerce detaylı bir şekilde bilinmelidir. Çocuklarla ve ergenlerle yaşanan ve çözümden uzak çatışmaların temel sebebi, bu gelişim alanlarına olan hâkimiyetin sınırlı olmasıdır. Yetişkinlerin bu alana hâkim olmaları beraberinde özellikle ergenlere güven duygusunu pekiştirecektir. Karşılıklı güven duyulan ortamın oluşması, tarafların birlikte doğru karar almasını kolaylaştırabilir.
  3. Adalet: Adaletin her alanda sağlanması erk sahibi birey ve kurumların birincil görevidir. Birey kendisinin bir haksızlığa uğramadığına tam kanaat getirmelidir. “Adalet Mülkün Temelidir.” (Hz. Ömer) Bu adil olma vasfı bilâ istisna her alanı kapsamalıdır. Mesela devletin sunduğu eğitim fırsatlarından her birey eşit bir şekilde faydalanmalıdır. Temel ilkesinden hareketle bu temel kaidenin alanda uygulanma imkanı bulması, eğitimcilerim vicdani sorumluluğudur. Nasıl ki bu alanda eğitimcilerden ayrım yapmamaları, herhangi bir gerekçeyle fırsatların paylaşımında pozitif veya negatif ayrımcılık yapmamaları beklenirse; anne/babalardan da kardeşler arasında ayrımcılığa, gerekçesi ne olursa olsun, sıfır tolerans davranışı beklenir. Anne/babanın çocuklara karşı sağladığı adaletin düzeyi; çocuklarla kuracağı ilişkinin düzeyini doğrudan etkileyebilir.
  4. Yüreklendirme/ Destekleme: Çocuklarla ve ergenlerle ilişki kurarken atılan bütün adımların destekleme niteliğinde olması gerekir. Bu olumlu veya olumsuz her davranışın desteklenmesi gerektiği sonucunu doğurmamalıdır. Olumlu davranışların desteklenmesi; bu davranışın kalıcı hale gelmesini sağlayacağı gibi başka olumlu davranışları genellenmesi de beklenebilir. Asıl önemli olanın olumsuz bir davranış sergilendiği zaman anne/ babaların tutumlarının ne olacağıdır. İnsanların zaman zaman olumsuz davranışlar sergilemeleri var oluşlarıyla, dünya ve ahiret ilişkileriyle doğrudan alakalıdır. Çünkü olumlu ve olumsuz davranışların hem dünyada ve hem de ahirette bir karşılığının olacağı bilinir. Buradan hareketle; çocuklarda ve ergenlerde görülebilen olumsuz davranışların, olumlu davranışa dönüştürülmesi yetişkinlerce amaç edinilmelidir. Bu durumda olumsuz davranışa ilişkin yapıcı değerlendirmeler yapılırken, çocuk ya da ergenle olan ilişkinin sürmesinin sağlanması temel görev olmalıdır. Olumsuz davranışlara ilişkin değerlendirmeler yapılırken bu değerlendirmelerin davranışla sınırlı kalması; yani bireyin kişiliği ile ilişkilendirilmemesi hayati bir öneme sahiptir. Olumsuz kişilik nitelemesi yapmak, olumsuz davranışın değiştirilmesi bir yana bu tutumun daha da direnç kazanmasını sağlayabilir.

Sonuç: Anne/babaların, çocuklar ve ergenler için birincil model oldukları unutulmamalıdır. Söylemler ve talimatlar can sıkıcı hal alarak karşı tutumun gerekçesi haline getirilebilir. Oysa ortak anlayış birliği içerisinde alınan kararlar ve ayrıca yetişkinlerce uygulanmış davranışlar çok daha etkin öğretici olabilirler.