Faiz, İslam’dan önce de sonra da toplumlarda var olan bir borç alma ve borç verme türüdür. Ancak belli bir ahlak prensibine ve sağlıklı düşünce sistemine sahip hiçbir düşünür, filozof, bilim adamı faizi ahlaki ve meşru kabul etmemiştir. Fakat gizli veya açık bir biçimde bu ahlaksız uygulama bir şekilde devam etmiştir. Kapitalizmde bu meşru bir borçlanma yolu olarak kabul edilmiştir.

Avrupa’da 1200’lü yıllara kadar kilise faize karşı olduğu için faiz sistemi, tefeciler tarafından el altından yürütülüyordu. 13. yüzyılda Fransa’da ilk resmi banka kuruldu. Daha sonra Avrupa’nın diğer ülkelerinde de yayılmaya başladı. Başlangıçta bankalar komisyonculuk, nakliyecilik (havale) işlemleri için kurulmuşsa da zamanla kredi ve mevduat hizmeti de sunmaya başladı. Ancak kilise Katoliklere faizi yasakladığı için faizli kredi veren bankacılık sistemi, Avrupa’daki Yahudiler eliyle yürütüldü. 14. yüzyılda Yahudiler Avrupa’nın en önde gelen faize dayalı bankacılığın temsilcileri oldular. 18. yüzyılda adından en çok bahsedilen faizci bankalar zinciri Yahudi kökenli Alman Rothschild ailesidir ki bu aile halen varlığını sürdürmekte ve Siyonizme hizmet etmektedir. 16 ve 17. yüzyılda kilisenin gücü zayıfladığında Hıristiyanlar arasında da faize dayalı bankacılık sistemi yayılmaya başladı. Ancak bu daha çok Protestan ülkelerde görülüyor fakat buralarda da bankaların faiz oranlarına müdahale ediliyordu. Bazı Avrupa ülkelerinde zaman zaman faiz yasaklanıyordu ancak bu durumda da tefecilik olayı acımasızca ortaya çıkıyor, halkın canına okuyordu.

Avrupa’da 1200’lü yıllara kadar kilise faize karşı olduğu için faiz sistemi, tefeciler tarafından el altından yürütülüyordu. 13. yüzyılda Fransa’da ilk resmi banka kuruldu. Daha sonra Avrupa’nın diğer ülkelerinde de yayılmaya başladı.

Aynı zamanda bir ahlak profesörü olan A. Smith, tefeciliğin önüne geçilmesi amacıyla faize dayalı bankacılık sistemini tasvip etmiş ancak faiz oranının minimuma düşürülmesi gerektiğini savunmuştur. Ona göre devlet belli bir faiz oranı belirlemeli, bu faiz oranı da en düşük piyasa oranının (enflasyon olabilir) birazcık üstünde olmalıdır. (Adam Smith, Ulusların Zenginliği, sh. 308)

Keynes’in de faizin sıfır olduğu bir toplumda refahın yükseleceğini söyleyerek faizi kötülediği belirtilir. Yine Aristo’dan Marx’a kadar pek çok düşünür, ekonomist ve tüm semavi dinler faize karşıdır.

Aristo faizi açıklarken, “Krematistik (servet toplama) bir yönü ticarete, diğer yönü ise ekonomiye bağlı iki yönlü bir bilim olduğu için ekonomiye ilişkin yönü gerekli ve değerli, ticarete ilişkin yönü ise dolaşıma dayanır ve haklı olarak hoş görülmez (çünkü bu, doğaya değil karşılıklı aldatmaya dayanır). Bu nedenle tefeci pek haklı olarak nefret edilen bir kimsedir. Çünkü paranın kendisi, onun kazanç kaynağıdır ve icat edildiği amaçlar için kullanılmamaktadır. Para metaların değişimi için meydana geldiği halde, faiz paradan daha çok para yapar. Bu yüzden de adı buradan gelir (faiz ve döl). Çünkü doğanlar doğurana benzerler. Ama faiz, paranın parasıdır ve insanın yaşamını kazanma biçimleri içerisinde doğaya en karşıt olanıdır.” (Karl Marx, Kapital, Cilt 1, sh. 167)

İslam’da faize karşı adeta savaş açılmıştır. Arapça karşılığı “riba” olan faizle ilgili Allâh’ü Azîmüşşân şöyle buyurur: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın./Bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size bir savaş açıldığını bilin…” (2/Bakara, 277, 288) Faizle ilgili 2/Bakara 275, 276; 3/Ali İmran 130; 4/Nisa 160, 161; 30/Rum 39. Ayetlere de bakılabilir.

“Faiz mikrobu yatırımları pahalılaştıran, yatırımı yapılamaz hale getiren, üretimi baltalayan, işletme sermaye ihtiyacını normalin çok üstüne çıkaran, ticari hayatta bir malın tüketici eline geçmesine kadar her ticari kademede fiyatı yükselten ve neticede bütün bu faizlerin yükselen fiyatlar vasıtasıyla fakir fukaranın sırtına yükleyip kanını emen bir mikroptur.”

Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN

Faiz, bireyi de toplumu da devleti de helak edici özelliğe sahiptir. Yaklaşık 45 yılını Türk siyasetinin gerek iktidar gerekse muhalefetinde geçirmiş ve özellikle ekonomik teşhis, tespit ve önerileriyle ekonomist ve siyasilerin taktirini kazanmış ve 54. hükümete başbakanlık yapmış olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, faizi bir mikrop olarak tanımlıyor ve “Faiz mikrobu yatırımları pahalılaştıran, yatırımı yapılamaz hale getiren, üretimi baltalayan, işletme sermaye ihtiyacını normalin çok üstüne çıkaran, ticari hayatta bir malın tüketici eline geçmesine kadar her ticari kademede fiyatı yükselten ve neticede bütün bu faizlerin yükselen fiyatlar vasıtasıyla fakir fukaranın sırtına yükleyip kanını emen bir mikroptur.” diyerek faiz sistemini özetliyor. (Prof. Dr. N. Erbakan, Adil Düzen, 21 Soru 21 Cevap, sh. 40)

Gerçekten de faiz mikrobu bir ülkede yatırımı ve üretimi baltalayan en önemli faktördür. 2000 yılında düzenlenen bir Abant Toplantısı’nda ekonomi yazarı Cüneyt Ülsever şu bilgileri paylaşmıştı: “Geçen sene (1999 yılını kastediyor) Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu, karlarının % 87,7’sini faizden sağlamış, üretimden kâra katkı % 4,6. Bunun hukuka aykırı hiçbir tarafı olmayabilir ama böyle bir toplumda yani devletin sanayiyi beslediği bir toplumun hukuk devleti olup olmayacağından emin değilim.” (Abant Platformu, Demokratik Hukuk Devleti, sh. 27, 28)

Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu, karlarının % 87,7’sini faizden sağlamış, üretimden kâra katkı % 4,6.

1980 darbesinden önce Merkez Bankası Başkanlığı ve Hazine Müdürlüğü yapmış olan Prof. Dr. C. Tayyar Sadıklar, 1994 yılında meydana gelen olumsuz ekonomik gelişmelerden dolayı döviz fiyatlarının üç ay içinde % 230 arttığını, faiz oranlarının da % 100’lerden % 1000’lere tırmandığını belirtir. 5 Nisan kararlarıyla ilgili Prof. Dr. N. Erbakan, şu tespitte bulunmuştur: “Döviz fiyatının yükselişini durdurmak için mevduat faizlerini yılda % 440 hatta (Rant % 1000)’lere çıkarıyorlar. 40 trilyon bulabilmek için üç aylığına % 50 faiz ödüyorlar, yani aldıkları 40 trilyonu üç ay sonra 60 trilyon olarak geri ödeyecekler. Bu, yıllık faiz % 406 demektir. (Prof. Dr. N. Erbakan, age, sh.369)

Ekonomide alışkanlık haline gelen devalüasyona (yerel paranın yabancı para karşısında değer kaybetmesi) karşı alınan ilk tedbir faizin yükseltilmesidir. Böylece vatandaşın döviz bozdurarak yüksek faizle bankaya para yatıracağına ve dövizin piyasada artması sonucu ucuzlayacağına inanılır. Ancak devalüasyonların bazı dış kaynaklı sermaye sahibi spekülatörler ve yerel işbirlikçileri tarafından gerçekleştirildiği de güçlü iddialar arasındadır. Bu spekülatörlerden en tanınmışının George Soros olduğu söylenir. Hatta 1992 yılında Soros’un bu devalüasyon oyunuyla İngiltere’de 1 milyar dolar kazandığı belirtilir. Çarşamba krizi olarak da adlandırılan bu olay İngiltere’yi epey zarara uğratmıştır. 16 Eylül 1992 Çarşamba günü spekülatörlerin poundu kırdığı gün olarak da bilinir. Bu yüzden Soros’un uzun bir zaman İngiltere’ye gidişinin yasaklandığı belirtilir.

Devalüasyonun faizlerin yükselmesine, faizlerin yükselmesinin de enflasyonun yükselmesine yol açtığını iddia eden düşünürler vardır. Bunun için üstat Necip Fazıl, “Enflasyon faizin piçidir.” demiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz