Son beş on yıldır konuşulan üzerinde herkesin hemfikir olduğu ancak tam olarak bunu tanımlayamadığı toplumsal bir durum var. Olgunluk yaşında olanlar bu durumu ‘’Eskiden sevgi saygı vardı, muhabbet vardı, komşuluk vardı, küçük büyüğünü bilirdi, büyük küçüğünü bilirdi.’’ diye hayıflanarak kendince ifade ediyorlar. Devamında şu muhabbetlere şahitlik ediyorsunuz; bizim zamanımızda babamızın yanında ayağımızı uzatamazdık, büyükler konuşurken söze giremezdik, öğretmenlerimizi yolda sokakta görünce esas duruşa geçerdik, benim ustam şöyle disiplinliydi, benim komutanım şöyle sert adamdı vb. Akademisyenler ve kanaat önderleri yazarlar ise kavramsal anlamda bu durumu tahlil edebilmiş değiller.
Sıraladığım gözlemlerden büyükler, yaşlılar, öğretmenler, ustalar, idareciler, hocalar zaten müşteki. İşin tuhaf tarafı bütün bu saygısızlıkların öznesi zamane gençliği de müşteki. Bunu sosyal medya ortamında dolanan mavra muhabbetlerden çabucak anlayabiliyorsunuz. Kimse hayatından memnun değil, herkes mutsuz, geleceğe dair umutlar yitirilmiş durumda, intihar etmek istediğini açık açık yazanlar azımsanır gibi değil.
Tarih, bilim, din, eğitim, sağlık, siyaset ve en basit günlük konuların farklılıkların bile derinleştiği/derinleştirildiği, bilginin çoğaldığı ancak bir o kadar da kavrayışın sığlaştığı İnternet çağında zihinler darmaduman edilmişken, hoşgörünün nezaketin yitirildiği edepten yoksun bir tavırla hemen hemen hiçbir noktada insanlar uzlaşamazken, tuhaf bir şekilde bu konuda birleşiyorlar. İktidar yanlısı/yandaşı havuz medyacısı, konu ahlak ve maneviyata gelince yelkenleri suya indiriyor ve çektiğim fotoğrafı kabul ediyor. Çünkü O da ailesinde işyerinde bu mutsuzluğu tatmış vaziyette. Lakin bu işlerin sorumlusu olarak da hiçbir zaman İktidar sahiplerini görmüyor, iktidara toz kondurmuyor, o ayrı bir parantez.
Bu manzaranın sosyoloji bilimi ve disiplini kapsamında karşılığı, çerçevesi ve tanımı nedir? Bu bilim insanlarının işi. Ancak bu hayatı yaşayanlar biz olduğumuza göre bu konuda kafa yormak, sorunları tanımlamaya çalışmak ve çözüm önerileri sunmak sanırım hadsizlik sayılmaz. Bu yazı biraz da bunu amaçlıyor. Şimdi konunun biraz daha içine girerek tetkik etmeye çalışalım.
Üç kişi yola çıkarken aranızda birini imam seçiniz, buyruğunu hayatında uygulayan bir toplumduk biz. Acemi er eğitim birliklerinde Mehmetçiğe iki kişi kalınsa kıdemli olanın komutan yeni olanın ona itaat etmesi öğretilirdi. Yabancı güçler 2000 yıl önce Mete Han’la temelleri atılmış ordumuzun ülkemizin en güvenilir kurumu olduğunu çok iyi biliyor ve Türklerin en büyük kıymeti olarak orduyu işaret ediyorlardı. Osmanlıda asıl unsur Müslüman Türkler cihat, sefer, fetihle meşgulken ticaret ve iş hayatı azınlıkların elinde yürümüştü. Ve şer güçler bu sağlam yapıyı da çözmek, darmadağın etmek üzere stratejiler ürettiler. Çünkü ordu, Peygamber ocağı anlayışıyla cihat ve şehadet şuurunu yitirmedikçe bu ordunun elini bükemeyeceklerini Çanakkale ve İstiklal Harbimizde çok iyi anlamışlardı.
Henüz adı konmamış bu toplumsal travmanın etken çatı kavramının kültürel emperyalizm olduğunu düşünüyorum. Yaşamakta olduğumuz gerçeklik öylesine kendi akışı içinde gelişigüzel değil bence. Planlı, projeli, üzerinde uzun vadede düşünülmüş, toplum mühendisliği yapılmış, gen haritaları çıkarılmış, yıllar yıllar önce kararları uygulamaya konulmuş bu durumun. Biz aslında şu an çıktıyı ve sonucu yaşıyoruz. Esefle söylemek gerekir ki Emperyal güçler bu durumumuzda bile hala edep ahlak iman kırıntıları gördükleri için razı değiller, daha ileri emelleri var. Bizi bitirmek ya da köleleştirmek (tamamen) istiyorlar.
Bu uzun vadeli projelerin kilometre taşları ihtilaller, devrimler, savaşlar, muhtıralardır. İşin uzmanlarına göre her ihtilal beraberinde bir ekonomik sistemi dayatır, bunu devamında çıkarılan anayasalardan ve temel kanunlardan okuyabilirsiniz diyorlar. Örnek olarak yurtdışı örneklerini de sıralıyorlar ve ülkemiz yakın tarihinden de bahsediyorlar. 1960 darbesi karma ekonomik modeli, 80 ihtilali 24 ocak kararlarını serbest piyasa ekonomisini, 28 şubat postmodern darbesi dalgalı kur sistemini ve rant ekonomisini gümrük birliğini getirdi. İlk başta bahsettiğimiz bize magazin gibi gelen konular bu kırılma ve sıçramalarla bire bir ilintili. 1980’li yıllarda devreye alınan Monetarist ekonomi anlayışı bereberinde toplumun dönüşmesini hedefliyordu. Hatırlanacak olursa transformasyon kelimesi o yıllarda dillere pelesenk edilmişti. Akabinde 90’lı yıllarda küreselleşme ve globalleşme kelimelerini çok duyar olmuştuk. Bunların hiçbiri tesadüfi değildi. Bugün son tahlilde görüyoruz ki liberalizmin hukukun üstünlüğü ve düşünce özgürlüğü ayağını değil tüketim başıboşluk sınırsız özgürlükler ayağını almışız. Bugünkü buhranların sebebi bu yanlış tercihimizdir.
80’li yıllardan önce ecdadımız Osmanlıdan miras ataerkil bir yapı vardı. Pederşahi devlet yapısının izdüşümünde mikro devlet ailede de bir otorite disiplin vardı. Baba evlatlarına değil erkek kardeşlerine bile yön verir, sahip çıkar, ailede babaya, kocaya itaat dinimizin de buyruğu ile Allah ve resulüne itaatle eşdeğer gibi tutulurdu. Bunun için ailenin çok mütedeyyin olmasına da gerek yoktu. Eski kuşak solcu ve Kemalistleri dinleyin, onlar da bu günümüz başıboşluğunu kabul ediyorlar. Vesayet sistemi olduğu söylenen 60’lı yıllarda yaşayan kültürün etkisiyle toplumda bir çözülme olmamıştı.
İdeolojisi ne olursa olsun bir hâkim bir saunada resimlenemezdi. Ceza hâkimleri duruşmaya abdestli girerlerdi. Eski Türk filmlerini izlediğimizde bu filmler bize geçen tatlı hüzün duygusu geçirir, yokluğu ve yoksulluğu ama buna rağmen insan kalabilmeyi ‘’ fakir ama gururlu’’ repliğiyle anlatmak isterdi aslında. Sobanın bile olmadığı, sadece köylerde ısınma ve ısıtma vasıtası ocak varken bir zorunlu aile birliği vardı. Soba ile bu birliktelik odalara, kaloriferle bireylere, akıllı telefonlarla yalnızlıklara ayrıştı. Artık bereket iner dediğimiz aynı tasa kaşık salmanın hazzından bireye özel servis tabağında tıkınmalara özeniyoruz. Anadolu’da aile meclisi önemli bir konuda karar alacağı zaman mesela aileden bir kız istendiğinde aile reisi aile meclisini toplayalım, istişare edelim manasında ‘’Biz bir ocak başı olalım.’’ size cevap verelim derdi.
Şimdi ustalar, çalıştıracak çırak bulamıyor. O iş bitti. Meşum 28 Şubat darbesi ile eğitim sekiz yıla çıkarıldı ve aileye katkı yapmayan sorumsuz bireyci, menfaatçi, paylaşmayan nesiller yetiştirdik. Eskiden usta, baba yarısı sayılırdı. Ben küçüklüğümde çırağına kalfasına sahip çıkan onu terbiye eden ona nasihat eden hatta onu evlendiren ve dükkânını yaşlandığında devreden ustaları biliyorum. AKP hükümeti de eğitimi 12 yıla çıkararak, her ile bir üniversite açarak eğitimin kalitesini yerlere düşürerek, onlarca defa bakan ve sistem değiştirerek, üniversite mezunu işsizler ordusu yaratarak bu disiplinsiz kaotik toplumsal düzene ve ahlak yangınına benzin sıkıyor.
Kadınlar iş hayatına daha fazla sokularak, KADEM gibi kuruluşlar ile, kadına şiddet dezenformasyonu ile, kardelen projeleri ile aile de bu işten nasibini almış durumda. Aile reisleri evin en yalnız en garibi durumda. Bacak kadar çocuğuna dahi sözü geçmiyor artık babaların. Yüksek sesle söyleyemeseler de babaların çoğu kendini ATM gibi hissediyor sadece maaşlar çekilirken hatırlandığı için. Bir karış boyuyla çocuklar ayak diretip istediği ürünü marketten aldırabiliyor. Küçücük çocuklar teknolojik cihazların tozunu attırıyor, marka giyiniyor yabancı ergen popçuları takip ediyorlar. Sanırım uzun uzun malumu anlatmaya gerek yok. Hadisi şerifte ifade edilen kıyamet alametini yaşıyor gibiyiz. Babalar ve anneler evlatlarının fırçasını yiyor, kendi çocuklarının yetiştirme cefası yetmiyormuş gibi torunlarını büyütüyor, onlara pervane oluyorlar. Evlatlar anne babalarına bir zahmet kalkıp su ikram etmekten acizler. Çanakkale’de hey on beşli türküsünde anlatılan bıyığına demir tarak geçiren yeşil ekin gibi genç yaşta biçilen Allah için Kur’an için namus için vatan için seve seve ölüme giden ecdadımız nerde ve biz neredeyiz. (rahmet ve minnetle anıyoruz onları).
Eskiden karakollar ve mahalle bekçileri bir sübap vazifesi görürdü, insanlar kendilerinden biraz tırsak dursa da polise güvenirdi. Karakola düşmekten imtina ederdi. Karakol amiri çoğu meseleyi Bir Hulusi Ketmen babacanlığıyla oracıkta hallediverirdi. Polisi de jandarmayı da takan yok, siyaseten bana zarar gelmesin veya hırlı hırsız bir baliciye izansız bir ergene denk gelirim diye onlar da olayları seyrediyor artık.
Eğitim camiasını saymama gerek var mı bilmiyorum. Eti senin kemiği benim derisini Kızılay’a verelim:) anlayışından neredeyse öğrenciye el pençe divan duracak kıvama geldik. İmam hatipli yıllarımızda ders boş geçtiği için cuma namazını okul camisinde değil de çarşıda bir camide eda ettiğimiz için yediğimiz masum sıra dayaklarını hatırlıyorum. O yıllarda gençlik haliyle hiç hoşlanmadığımız disiplin abidesi hocalarımıza bugün derin bir hürmet ve minnet duygusu içerisindeyim. Sıra dayağı yediğimiz için hakkımızı helal etmek ne kelime iyi ki de bizleri adam etmişler, bize emek vermişler, bir odundan kalastan sanat eseri nesiller çıkarmışlar.
Bu yazı bu mevzuyu kaldırmaz. Saymakla yazmakla bitmez. Büyük şuralara ihtiyaç var sorunların tespiti ve analizi için. Elbette yeni bir dünyayı yeni bir medeniyeti inşa ve ihya için çözüm önerilerine ve projelere de. Rahmetli Erbakan Hoca’m Adem (as)dan konuyu alır, 5000 yıllık mikrop siyonizmden Kabala’dan anlatır; Eski Mısır, Eski Yunan, Eski Roma, Rönesans ve Batı ile mevzuyu yakın tarihe getirir, siyonizmin Haim Naum planından Sevr’den söz eder, günümüze kadar getirir, matematikte extrapolasyon kavramından söz eder geleceğe yönelik hadisenin nasıl gelişeceğine projeksiyon tutardı. Bugün bizde eksik olan budur. Büyük resmi gören, ufuk çizen, çığır açan, vizyon koyan bir lider bakış açısıyla yine Hoca’mın talebeleri olarak onun aydınlattığı yoldan yürümek durumundayız. Onun anlattıklarının masal olmadığını, niçin üstüne basa basa ‘’ önce ahlak ve maneviyat’’ dediğini iyi anlamamız gerekiyor.
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile bana göre başlayan Batılılaşma ihaneti, halen Avrupa Birliği müktesebatına sahip çıkma yanlışlığı ile devam ediyor. Allah bizi ikinci Endülüs nihayetinden korusun. Emniyet ihraç eden ve en büyük serveti ve sermayesi millî ordusu kabul edilen ve asker millet addedilen bu millet; Ergenekon, bedelli askerlik, kolay vatandaşlık ile bu değeri de kaybetti.
Bir spor müsabakasında bile makine gibi işleyen Alman disiplini varken, Japonlar iş ahlakı ve ülkelerine adanmışlıkları ile dünyaya parmak ısırtırken, biz zaten hilafetle kaybettiğimiz başıbozukluğumuza askeriye, emniyet, aile, okul – üniversiteleri saymıyorum çünkü üniversiteler bilim üretme misyonundan ziyade, kampüs mantığıyla şehirden uzaklaştırılarak özgürlük kampı gibi sunulmuş ve başıboş gençlik hedeflenmiştir, savaşma seviş denmiştir- ve en sonunda millet bahçeleri avareliği ile devam ediyoruz.

Çözüm tabii ki iki değil, dört değil, sekiz elle Kuran ve sünnete uymaktır. Bu uymanın kazandıracağı kadim ahlak ve kültür modernitenin bizi düşürdüğü bu zilletten kurtaracaktır. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte yaşanan bu dağınıklık, başıbozukluk planlıdır programlıdır yaşananlar tesadüfi asla değildir. Birileri bizi stratejik alan tarım ve topraktan uzak tutarak köyleri boşaltmakta şehirlere yığmakta borca esir etmekte düzene ucuz köleler yapmaktadır. Bu ekonomik politikalar bizi tekrar duyunuumumiye mecbur etmiştir, Batılıların amacı Sevr’dir, Haim Naum planıdır, bunlar masal değildir, Allah saklasın iç savaştan söz edilmektedir. Ekonomi ile ahlak birbirine sıkıya bağlıdır (açlık sofuluğu bozdurur).
Geleceğe yönelik yegâne umudumuz ‘’Millî Görüş’’ hareketinin söylem ve projeleridir. Bu işi dert edinmesidir. Evrensel ifsat hareketine karşı evrensel ıslah hareketini bir cihat ilmihali rehberliğinde ve şuurunda yürüten yegane hareket ‘’Millî Görüş’’tür.