Sevgi evi,
Şefkat evi,
Sığınma evi,
Huzurevi,
Bakımevi,
Aşevi…

Aklıma ilk geliverenler. Bir ayrıntı ile başlayalım. Bu evleri sıralarken Net’ten yazılışlarını kontrol ederek yazdım. Bir kısmı bitişik bir kısmı ayrı yazılmış. İlk akla gelen intiba kökleşmiş müesseseleşmiş olanlar bitişik yazılı. Yani toplumsal hayatımızda yarım asırdan fazladır varlar, lügatlere geçişinden belli. Yerel yönetimlerin de bir proje olarak bunları türetmesiyle sayıları epeyce kabarmış. Osmanlı’nın son döneminde de benzer kurumların kurulmuş olduğunu bir cümle ile hatırlatmış olalım. Bu ‘’ev’’lerin kesinlikle iyi niyet çerçevesinde bir ihtiyaca binaen kurulduğundan ve çok masum girişimler olduğundan zerre şüphem yok. Çünkü bizim geleneksel yaklaşımımızda hep bir masumiyet ararım. Kurumlar, icatlar, ekonomi, üretim hep bir ihtiyacın fonksiyonu olarak ortaya çıkmıştır, insan odaklıdır, vakıf medeniyetinin izleri vardır. Bugünkü kapitalist düzen gibi canavarlaşmış ve pragmatik değildiler hiç şüphesiz. O nedenle modern zamanlar için bu iyi niyeti gösterme saflığında bulunmayacağım. Zira biz epey bir zamandır kirlendik. Kirlenmeye ve bataklığa saplanmaya da devam ediyoruz.
Varsayalım ki hepsi de iyi niyetin bir uzantısı olarak tesis edildiler ve geliştirildiler, toplumsal hayatımızda kalıcı yerler edindiler. Bugün hatırı sayılır bir kesim, kendi yaşlılığını huzurevinde öngörüyor. Mevcut fotoğrafta bu ‘’ev’’ler insanımızı ne kadar mutlu etti, ediyor bunları sorgulamak gerekmiyor mu? Kabaca, bu evlerin insanı mutlu etmediği söylenebilir. Bayramlarda evladı gelmedi diye iki gözü dört çeşme ninelerimizi görmemeniz mümkün değil. Bu yazının kaleme alınma düşüncesi bu konuya odaklanmayı hedefliyor. Önermemizi bunun üzerine bina etmek istiyoruz. Bu evler çözümün bir parçası olarak ihya edilmiş olabilirler ama son tahlilde insanımız bu evlerde mutlu ve huzurlu değil. Bir sığınma evinin, şiddete maruz kalmış bir haneden ziyade bir emniyet vazifesi görmesi, bir mazluma kucak açması, bir canı kurtarması elbette yadsınamaz. Ancak hadiseye 360 derece her vecihten baktığımız zaman nihai anlamda bu kurumların kesin ve fıtri çözümler olduğunu söyleyemeyiz.
Bazen çözüm olarak sunduğunuz ve istisnai haller için düşündüğünüz durumlar, yanlış niyetli ellerde veya istismar edildiği zaman, maksadını aşıp çözümün bir parçası olmaktan çıkar ve problemin bir paçası haline gelirler. Çözüm diye üretilen yapılanmalar bir ‘’Çanak tutma’’ işlevi görüverirler. Ve bunu biz ferasetle bakmadığımız zaman asla göremeyiz. Hatta bu ferasetli bakışa bile burun kıvırdığımız, itirazlar ettiğimiz, ‘’yok artık daha neler’’ diye isyan ettiğimiz bile olur. Bugün bir ferasetli sesin kendini yırtarcasına hakikati bangır bangır bağırmasıyla yeni yeni Allah’a savaş açmış olduğumuzu fark ediyor değil miyiz? Yüzeysel bir bakışla da kadına yeni anayasa düzenlemesinde pozitif ayrımcılık verilmesi kulağa hoş gelmiyor muydu? Düzenbazlar bizi tam da bu duygusal damarımızdan vuruyorlar. Herkes toplumumuzun merhamet damarını sömürüp mağdurları oynamadı mı? Toplum mühendisliği olduğu besbelli popüler hareketler özünde bizi manipüle etmiyor mu?
Allah’u Teala bit hayvancığını ‘’bu işte bir bit yeniği var’’ ifadesini kullanalım diye, bu hayvancığı bir yenik açması için mi yaratmıştır. Hikmetini biz bilemeyiz ama akl-ı selime, İslam’ın genel prensiplerine, ferasetli bir kalbe ters gelen şeylerde ‘’bit yeniği’’ aramanın çok faydalı bir yol olduğunu söyleyebiliriz. Hatırlayın on yıl kadar önce ‘’Mevlana’’ ile ilgili yoğun bir kampanya başlatılmıştı ve ardından bir çapanoğlu çıktı. Hoşgörü kültürü, uzlaşma zemini, Medeniyetler buluşması, diyalog, hizmet, kavramları da hemen hepimize sempatik gelmiyor muydu? Kafası farklı çalışan, sorgulayan, iman dolu sinelere ihtiyaç var.
Son yıllarda aileye ilişkin farkındalığın oluşması sevindirici bir gelişme. Bazı STK’ların yaşadığımız yılları “Aile yılı” ilan etmeleri ve aileyi ayakta tutma adına platformların oluşturulması, bu platformlara liderlik eden, bu konuyu dert edinen güzel insanların varlığı ve çabaları her türlü takdiri hak ediyor. Biz en önemli unsur yapıtaşı aileyi hatta doğru ifade ile geniş aile’-yi kamil manada yaşatabilseydik bugün ihtiyaçmış gibi görünen kurumların hiç biri olmayacaktı. Bebeler bakıcı kadın elinde, çocuklar kreşte, anneleri işte, babaları belki ek işlerle beraber birkaç işte, yaşlılar huzurevinde, eşinden ayrılmış kız evlatlar sığınma evinde olursa geriye ailede kim kalıyor Allah aşkına?
Hani demiş ya bir adam, yavrusuna tay, dişisine kısrak, erkeğine aygır denen şeyin adı ne? At nerede? Bugün sosyal medya ve akıllı telefonlar marifetiyle bizi atomize edenler, bireyciliği bireyselliği kutsayanlar belli ki “AİLE DEVLETİ”ni yıkmak istiyorlar. Bunu yıkmak demek kökümüze kibrit suyu dökmüş olmaları demektir. Zira emperyalizmin hedefleri öyle ileri ki; nesli kurutmak, kısırlaştırmak, kanserle öldürmek, savaşlarla dünya nüfusunu azaltmak artık komplo teorisi değil.Sabahın seherinde ya da gecenin ayazında işe gitmek için durakta beklediği her halinden belli olan, özellikle tesettürlü kardeşlerimi gördüğümde ciğerimin yandığını söylemeliyim. Hangi el bizim kadınımızı evimizden çıkardı, örtüsüne giyimine kuşamına şekil verdi el uzattı ve kendimizi kaybettik. Elin gavuru kilometrelerce öteden bizim evimizin içine mahremiyetimize uzanıp bizi kılıktan kılığa soktu.
Aile; bence en çok hak eden karşılığını bulan bir ifade ile fıtri bir kurumdur. Üzerine tanım koymak bile istemiyorum. Yurt, yuva, ev, pansiyon, otel, misafirhane değil “EV”dir; tüten bacadır, insan için en uygun yaşam alanıdır. Balık için derya ne ise İnsan için YUVA odur. Uzun ara evinizden ırak kaldığınızda ağzınızdan ilk çıkan söz nedir. İnsan evi gibi var mı deriz değil mi? “BİR EV”i hakkıyla inşa edemezsek bizi bireylere ayırıp bitirecekler. Ne kapitalizmin bırakınız etsinler, bırakınız yapsınlar başı boşluğu ne de toplama kampını andıran Komüner toplum örneği mutlu edemez bizi. Bizi İslam Yuvası mesud eder. Sosyal Denge ismiyle Adil Düzen üzerine teorik çalışmalar yapan Süleyman Akdemir Bey, siyasal katılımı anlatırken aileyi ekonomik bir örgüt olarak yanlış bir şekilde tanımlıyordu. Eksik ve hatalı bulduğumu, çekince koyduğumu söylemeliyim.
Aile total ve çatı bir kavramdır. Biyolojik açıdan usul ve furu’un bir arada yaşadığı, şu arka arkaya rastgele değil bilinçli sıraladığım kavramları muhtevidir aile kavramı. İlim, ekonomi, siyaset, ahlak ile ilgili boyutları vardır ailenin. Nesilden nesile bir kültür ve medeniyet, ailede neşvü nema bulur ve aktarılır. Bir sığınma barınmadan çok öte bir şeydir. Bazı alimler ilmini anne babasından almıştır, ilk hocaları ebeveynidir insanın. Bazı şirketler, adı üzerinde, aile şirketidir ve soy isimleri ile markalaşırlar bazı aileler. Ailede tencere bir kaynar ve kese birdir. Aynı tasa çorbaya uzanan eller paylaşmanın azizliğini de iyi bilirler. Öyle mendebur aileler vardır ki dünyayı ve ulus devletleri bile yönetirler. Bazı siyasiler babalarının mirası üzerinden siyaset yapma hevesi güderler mesela. Hanedanlık ve saltanat ne demekti, tarihte siyasi amaçlı evlilikler nasıl rol oynuyordu hatırladık mı? Çoğu sanatkar ve zanaatkarın üstadı piri babası değil midir? Meşayıh-ı Kiram, Piran-ı İzam Hazeratı’nın hatta Peygamberani İzamın çoğu bir aileden çıkma değil midir? Ailenin yıkılması İnsanlığın yıkılmasıdır. Kopan sadece aile bağları değil tarihle köklerin kopmasıdır. Geniş ailelerde bereket saydığımız evin büyükleri; aynı zamanda o evin nasihatçisi, terbiyecisidirler. Onların hikayeleri ile nesilden nesile şifahi kültür ve gelenek yaşanır.
Aile biterse, çoğunluğu köpekler ile yaşayan, neredeyse nüfusun yarısı insanın babasını bilmediği bir sefihliktir netice. Tıpkı Avrupa gibi… Sekilerleşme belası sadece bizi değil batıyıda vurdu. Onlar da bu sömürü düzeninin kurbanı oldu. 80-90’lı yıllarda “Cosby Ailesi” ve “Küçük Ev” gibi yabancı yapımlar onlar tarafından izlenip ihraç ediliyordu dünyaya. O filmlerde bile iyi yanından bakarsak bir aile sıcaklığı vardı.
Medeniyetimizi inşa yolunda aile, gömleğin doğru iliklenmesi gereken ilk düğmedir. Adına aile, yuva dediğimiz ama çekirdeği değil -çekirdek aile kavramı oldum olası itici gelmiştir- genişi makbul olan, bereket ve hayır kaynağı olan o haneyi,“ev”i ihya edebilirsek diğer “ev”lerin çoğu işlevsiz ya da gerçekten ihtiyaç düzeyinde kalacaktır. Bu ihya ediş insanlar için bu cihanda da, saadet kaynağıdır.