Maraş’ın Şekerli Mahallesinde 1877 yılında dünyaya gelir. Babası nalbantlık yapan Hancı Ökkeş’tir. Çocuk yaşlardayken Huffaz Mektebine gönderilir. Burada hıfzını tamamlayan Ali, Konya, Kayseri, Osmaniye, Halep ve Mısır’da tahsil yapmışsa da asıl tahsilini İstanbul Sultanahmet Medresesi’nde tamamlamıştır. Hafız Ali, kısa sürede başarıları ve ahlakıyla arkadaşları arasında temayüz eder. Daha öğrenciliği sırasında “Hafız Ali” diye şöhret bulur.

İstanbul’da ne kadar kaldığı, kaç yıl tahsil gördüğü kesin olarak bilinmemekle beraber birçok ilim dalında icazet alacak kadar kaldığı malumumuzdur. Tahsilini ikmal edip Maraş’a döndüğünde -1900’lü yıllarda (yaklaşık 24-25 yaslarında iken)- askere çağrılır. Bir gün sonra yola çıkacaktır. Yola çıkacağı sabah Çarşıbaşı Camii imamının vefat haberi ulaşır. Müftülük makamından aynı camiye imam-hatiplik teklifi gelir. Çarşıbaşı Camii’ne imam olur. O vakitte imam-hatiplerin de içinde olduğu ilim erbabı askerlikten muaftır.

Maraş’ın kurtuluşunda aktif rol alır, mavzerini elden bırakmamıştır. Maraş’ın kurtuluşundan sonraki süreçte de sorumluluk almaktan geri durmaz.
1929’da girdiği müftülük mülakatını kazanarak ve asıl görevi olan müftülük ile fahri görevi olan imamlığı birlikte yürütmüştür. 1964’te emekliye ayrılır. Bir gün bağ evinde düşer ve ayağı kırılır. Dört yıl sürekli yatar. 1967 Mayısında rahatsızlığı artar. Önce gözleri görmez olur sonra iyice yatağa mahkum olur. Gözleri görmediği, hasta yattığı dönemde dahi kitaplardan kopmaz. Talebelerine günlük kitap okutur onları dinler. Yine böyle bir günde kitap okuyan bir talebesine: “Ebu Davud’u açta biraz oku” der. Ebu Davud biraz okunduktan sonra: “Kurtubi’yi getir de Makber mevzuunu oku” der. Biraz da Kurtubi’den dinleyince duygulanarak şu beyti söyler:

Dereler gölgelendi, güzeller suya indi (cilvelendi)
Her birinden bir buse, deli gönlüm şenlendi.

Bir gün sonrasını bilenler bu sözlerin veda sözleri olduğunu anlar. Ertesi gün: “Bugün ne okuyalım Hocam?” diyen talebesine: “Bugün okumayalım, sevelim” der. Adeta kitaplarıyla vedalaşır. Raftaki birçok kitabı isimleriyle isteyerek eliyle okşar. 24.05.1967’de Hak’ta sır olur.
Geriye çok zengin ve nadir bulunan -çoğu el yazması eserlerden oluşan- bir kütüphane bırakmıştır. “Niçin kitap yazmadınız,” sorusuna: “Telifat çok, yeterli ilgi yok”cevabını vermiştir.

Nüktedan Bir Davet Dili

• İnsanlara değer verir, kırmamaya azami dikkat eder, latif ve nükteli bir dil kullanırdı.
• İki kişi hakemliğine müracaat etse, “Sen haklısın”, “Sen haksızsın” demek yerine sulh eder, arayı bulurdu. “Sen şu kadar ver, sen de şunu bağışla anlaşı verin, helalleşin.” derdi Peygamberimiz (sav)’in, “Hükümlerin en güzeli sulhdür.” diye buyurmasından mülhem olsa gerek.
• Vaazlarında çoğu zaman ilim dilini kullanmasına rağmen halk diliyle konuştuğu da olurdu. “Şıkır-şıkır oynayasıcalar, dünyanın hayrını göresiceler”, “cennetlikle evlenip cennete gidesiceler”diye latifeler yapardı.
• Mesire yerlerinde mahremiyete dikkat edilmemesine üzülür: “Gediniz gediniz, Nergizliğe gediniz, Sümbüllüğe gediniz, İstasyona gediniz, Kalaya gediniz, cehenneme gediniz” diyerek uyarırdı.
• Hanımlara yönelik olarak: “Ne söz anlamaz kadınlarsınız, şu eti rengi çorabı geymeyin diyom, geymeyin diyom, geyiyorsunuz” diyerek “öğretmen çorabı” diye bilinen altını gösteren ince çorabın giyilmesini hoş görmezdi.
• Kur’an’ı tecvidine göre güzel okuyanları sever: “Güzel’i güzel okudun” derdi. Hakkını veremeyenlere ise: “Güzel’i okudun” derdi.
• Namaz çıkışında çarşı esnafı sıraya girip teberrüken elini öpmek isterlerdi. Ama o, eli öpülesi bir insan olmasına rağmen tevazudan olsa gerek elini öptürmezdi: “Hah buldunuz öpecek eli, getirin öpülecek eli ben de öpeyim” der geri çevirirdi.
• Müftülüğü sırasında Kur’an okumayı bilenlerin sayısı gayet azdı. Bu sebeple değil köylere, şehirdeki camilere bile imam bulunamazdı. O dönem köylüler ağzı birazcık yakışanı imam yaparlardı. Bu cümleden ahali köylerine imam yapmak için Kur’an okumayı bilen birini müftü Ali Efendi’ye getirirler: “Hocam uygun görürseniz bu arkadaş bizim köye imam olsun” derler. O da imtihan etmek maksadıyla: “Şu yatsı namazından sonra okunan ayetleri bir oku bakalım” der. Okuyup bitirince de: “Eh senin imamlığın sana yeter” der.
• Karşısındaki kişinin durumuna iyice hakim olduktan sonra fetva verirdi. Bazen ruhsat, bazen de azimetle hareket ederdi. Ruhsatla fetva verdiğinde sebebini soranlara: “Başka türlü söylesem adam dinden çıkacak” derdi.
• Gayet cömert bir kimse idi. Kendisini ziyarete gelen herkese güzel koku ikram ederdi. Cebinde şeker bulundurur ve çocuklara da şeker ikram ederdi.
• Bir gün Diyanet İşleri Başkanlığından gelen müfettişlerle Çukuroba Camii’ne teftişe giderler. Fakat cami kilitlidir. Müezzinde ortalıkta görünmez. Müftü Efendi, caminin anahtarının karşı bakkalda olduğunu bilmektedir. Bakkala girer caminin anahtarını ister. Müfettiş: “Bu bakkal kim, caminin anahtarı bakkalda ne geziyor?” diye sorunca: “Bu bakkal, müezzin muavini”der.
• Yine Başkanlıktan müfettiş gelmişti. İmam ve müezzinler toplantısında müfettiş: “Müftü Efendi, ben birçok camide hocaları dinledim, yanlış okuyorlar. Kimisi Fatiha’nın sonunu ‘veleddallin’, kimisi ‘velezzallin’, kimisi de ‘velettallin’ okuyor, yanlış okuyorlar” deyince, Müftü Efendi cevaben: “Müfettiş Efendi, ‘veleddallin’ de olur, ‘velezzallin’ de olur, ‘velettallin’ de olur, biz Türk’üz” der.
• Hafız Ali Efendi’nin şairliği de vardı; ama buna pek bir anlam yüklemezdi. Şairlik maharetini de Hakk’a davet maksatlı terennüm ederdi.

Defter-i âmalini gözden geçirdim herkesin
Defter-i cürmüm gibi kara defter görmedim.
Geç geçenden ibn-i vakt ol, gözle hal
Çekme ferda kaygusun ferdaya sal

*Daha geniş bilgi için; Hayatı ve Mücadelesi İle Hafız Ali Efendi, Yıldırım ALKIŞ-Serdar YAKAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz