Birey denilince, siyasi terminoloji açısından ilk akla gelen liberalizmdir. Nitekim liberalizmin en önemli iki ilkesi bireycilik ve özgürlüktür. Toplum veya toplumsal (sosyal) hayat denilince de şüphesiz akla ilk gelen ideoloji sosyalizm, komünizmdir. Devlet kavramı ise en çok faşizmde baskındır. Çok ilginçtir ki Müslümanlar arasında bireyciliği, toplumculuğu ve devletçiliği savunan aydınlar vardır. Bununla liberal Müslüman, sosyalist Müslüman, devletçi Müslüman gibi sentezcileri kast etmiyorum. Kast ettiklerim bazı Müslümanların bu kavramlardan en çok birine ağırlık verdiği, onda yoğunlaştığıdır. İslam’ın bu kavramlara biçtiği değere geçmeden önce birey, toplum ve devletle ilgili genel bir değerlendirme yapmakta fayda var.
Toplum da devlet de bireylerin bir araya gelmesinden oluşmuştur. Olaya bu yönüyle bakıldığında aslolanın birey olduğu ortaya çıkar. Ancak tek başına birey, kendi için bile yetersizdir. Daha bebekken başka bireyler tarafından yeme-içme, giyim, barınma, korunma vb. ihtiyaçları karşılanmalıdır. Yetişkin hale geldiğinde zaruri ihtiyaçları ve yaşamak için yine birilerine ihtiyacı vardır. Gelişmiş ülkelerde bile binlerce insan evsiz, aç, zelil bir şekilde yaşamaktadırlar. İnsanların başlangıçta ilkel ve hayvanlar gibi doğal yaşam ortamında olduğunu savunan antropologlar ve sosyologlar, doğal tehlikelere, vahşi saldırılara, hastalık vb. sorunlara karşı güç birliği oluşturmak amacıyla toplu yaşam tarzını benimseyerek, yazılı olmayan doğal toplum sözleşmesi kapsamında bir araya geldiklerini ileri sürerler. Ancak bu bile insanların, saldırılardan, baskılardan, açlıktan vb. tehlikelerden kurtuldukları anlamına gelmez. İç huzur ve bireysel hakların korunması için bazı kurallar konulması, bunun için yaptırım gücünün olması ve dış güçlerin saldırılarına karşı güçlü bir devlet oluşturulması gerektiğini düşünmüşlerdir. Bu nedenle bireyler önce aile kurdular, akraba ve sülale birliği, daha sonra kabile, aşiret birliği, şehirleşme, site devletler, güçlü devletler ve imparatorluklar kurma yoluna gitmişlerdir.
Bireyciliği savunanlar genel olarak topluma ve devlete karşı değillerdir ama bireyin haklarını toplumun haklarından ve devletin çıkarlarından üstün görürler. Onlara göre birey bütün değerlerin kaynağıdır, toplumsal ve kurumsal yapıların üzerindedir. Bireysel hak ve özgürlüklerin öznesi aile, sınıf, cemaat, toplum, devlet değil bireydir. Sivil ve resmi oluşumlar bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır. Bu oluşumların içerisindeki her bir bireyin menfaat ve çıkarı toplumsal menfaat ve çıkarın teminatıdır.
Başlangıçta bu görüşler çok makul ve masum görülebilir ancak fiziksel, ruhsal, mantıksal olarak zayıf bireyler, kendilerinden daha güçlü, daha çalışkan, daha zeki insanlarla nasıl mücadele edecek? Büyük balıkla küçük balığın aynı akvaryuma konulup büyüğün küçükleri yutmasına izin mi verilecek? Bunun önüne geçmek için sivil ve resmi kurumlar oluşturularak adaletin sağlanması gerekiyor. Bunu yerine getirirken güçlü bir otoriteye de ihtiyaç duyulmaktadır.
Egemen sınıfın bireyciliği ön plana çıkararak sayılı büyük patronların, soyluların, din adamlarının, çoğunluğu oluşturan toplumun büyük bir kesimini; yoksulluğa, açlığa, sefalete mahkum etmesine karşı toplumculuğu savunan sosyalist ideologlar ortaya çıktı. Bunlar başlangıçta devlet kurumlarının yöneticilerine de karşı çıktılar. Çünkü devleti yönetenler de bu patronlar, aristokratlar ve din adamlarıyla birlikte hareket ediyordu.
Toplumculuğu siyasi bir ideoloji haline getiren sosyalistler, bireyciliğin bireysel hakları toplum ve devletin üzerinde görmesine karşın toplum menfaatlerinin (kamu yararının) üstünlüğünü genel eşitlik ilkesi kapsamında kabul etmişlerdir. Onlar da bireyciler gibi toplumun devlet otoritesi tarafından ezilmesine, haksızlığa uğramasına karşı çıkmışlardır. Ancak sosyalistler toplumun, bireyden de devletten de önemli ve üstün olduğunu savunmuşlardır. Marxizm dışında hemen hemen bütün sosyalist liderler ve oluşumlar, işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilecek sosyalist bir devrimin ardından devlet otoritesinin ortadan kalkmasını, insanların gerektiği taktirde doğal yollardan savunma ve adalet mekanizması oluşturması gerektiğini, liderler sultasına son verilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Marxist sosyalistler ise geçici süreyle proletarya diktasının devlet mekanizmasını elinde tutması gerektiğini, ileriki aşamalarda liderlik sultasına ve diktatörlüğe son verilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Teoride devlet diktatörlüğüne sahip liberal bireyciler de toplumcu sosyalistler de devlet otoritesi sayesinde varlıklarını ve egemenliklerini sürdürmüşlerdir. Liberalizmin de toplumcu sosyalizmin de en ileri aşaması anarşizmde, yani devletsiz, lidersiz bir yönetim sisteminde kesişir. Faşizmde ise teorik olarak da pratik olarak da devletçilik esas alınmıştır. Bireyin de toplumun da menfaatleri devlet menfaatlerinden öncelikli olamaz. Devletin varlığı, birey ve toplumun varlığının teminatıdır. Özellikle Marxist sosyalizm ve bolşevizme tepki olarak gelişen faşizm, bireyi de faşist toplumun ve devletin menfaatinin sağlanmasında bir araç olarak görür. Birey devletin güçlenmesi amacına hizmet etme işinde işe yaradığı sürece kullanılan, işe yaramadığı zaman da bir kenara bırakılan bir alet gibidir.
İtalya’da faşizm birinci dünya savaşından önce başlamış, 1922’den sonra iktidar olmuş, 1942-1945 yıllarında da zirveye oturmuş ve 1945’te liderleri Benito Mussolini’nin öldürülmesiyle de son bulmuştur. Mussolini “Devlete karşı hiçbir şey olmaz, devletin dışında hiçbir şey olmaz.” diyerek devletin üstünde hiçbir kuvvet olmadığını, insan ve insan haklarının ancak devlet varsa var olabileceğini savunmuştur.
Yahudi asıllı Fransız sosyolog Emile Durkheim da geliştirdiği tezle tarihin sonunun milliyetçi devletlerle son bulacağını öne sürüyordu. Doğal olarak içinde milliyetçilik veya ırkçılık barındıran ideolojiler için milletinin veya ırkının muhafazası ve liderliği için güçlü bir devlet olmazsa olmaz kurallarındandır. Bunun gibi bütün ideolojiler için devlet, ideal toplum oluşturma için olmazsa olmaz bir kurumdur. Bu milliyetçi, faşist, sosyalist, kapitalist ideolojiler kadar Müslümanlar için de geçerlidir. İslam’ın yayılması, güçlenmesi, büyümesi; insanlığın zulümden, zorbalıktan, baskıdan kurtulması için devlet kimi Müslümanlarca bireyin ve birçok toplulukların üstünde tutulmuş, hatta kısa bir dönem de olsa kardeşlerin birbirini öldürmesini bile meşrulaştırmıştır.
İslam’da İnsan-Birey
Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği üzere Hz. Adem Allah’ın halifesi olarak yaratıldı. “Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ demişti…” (2/Bakara, 30) ve “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur…” (6/En’am 165) ayetlerinde Allahu Azimuşşan, Hz. Adem’i ve onun zürriyetinden bir kısmını yeryüzünde kendisini bir bakıma temsil etmesi, hükümlerini tatbik etmesi için yarattığını bildirir. Büyük Alim Elmalılı Hamdi Yazır, ilk ayetin açılımını “Kendi irademden, gücümden ve sıfatımdan ona (Adem’e) bazı yetkiler vereceğim. O bana dayanarak vekaleten yarattıklarım üzerinde bir takım tasarruflara sahip olacak, benim adıma benim hükümlerimi uygulayacak ve yerine getirecek. Ancak o (Adem) bu hususta asil olmayacak, kendi zatı ve şahsı adına asaleten bu hükümleri yerine getirmeyecek, benim vekilim ve kalfam olacak; kendi iradesiyle benim istediklerimi, iradelerimi, benim kanunlarımı uygulamaya vazifeli olacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynen o vazifeyi icra edecek olanlar bulunacak.” deyip bu açıklamaların ashab-ı kiramdan ve tabiinden uzun uzadıya nakledilip gelen tefsirlerin özeti olduğunu belirtir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1. Cilt, sh. 299-300)
Nitekim halife kelime manası olarak da başkasının yerine geçen, başkasının yerini alan anlamına gelmektedir. Hiçbir dinde insana bu kadar değer biçilmemiştir. Birçok dinde insan aşağılanmıştır. Özellikle Hıristiyanlar insanı daha doğuşundan itibaren günahkar saymışlardır. Hz. İsa’yı da onların günahlarını yüklenen kurtarıcı olarak kabul etmişlerdir. Bu utancın altında ezilen Hıristiyanlık dünyası, bu aşağılanmayı ancak Hıristiyanlığın doğuşundan yaklaşık 1200 yıl sonra hümanizmle üzerinden atmaya çalışmıştır. Ancak bu ifrattan, insanı kusursuz, her şeyin üstesinden gelebilen, neredeyse yaratıcı mesabesinde bir insan tasavvuruyla tefride boyun eğerek kurtulmaya çalışmıştır. İslam’da ise Allah’ın insanı en güzel biçimde yarattığı, ona ruhundan, kendi sıfatlarından bir kısmını üflediği belirtilir. “… Biz insanı en güzel surette yaratmışızdır…” (95/Tin Suresi 4) ve “Sonra ona (insana) düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiştir…” (32/Secde 9) Ancak insanların bazıları kendi tercihleri sonucu adeta insanlıktan çıkmış, hayvandan daha zelil, aşağılık duruma düşmüştür. “… Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (95/Tin, 5) der Mevla Teala.