Ana Sayfa Milli Şuur 53. Sayı BOZULUYOR GENCİN KALBİ ESRARI

BOZULUYOR GENCİN KALBİ ESRARI

Veremedik hayırlı insan vasıflarını çünkü biz hayırdan nasibimizi alarak büyümedik belki de çocukluğumuzun geçtiği evlerde. İçimizde adını bilmediğimiz bir özlemin hayali vardı adını koyamadığımız.

185
0

Baskı, matbaa presi üzerinden anlatılmalıydı. Bastırdıkça kâğıdın üzerine çıkan baskının, bastıranın şekli olduğu fark edilmeliydi. “Baskıya müsait olmasaydı kâğıt girer miydi matbaa baskısına?” diye sormak gerekirdi. Kâğıdın odundan nasıl da nadide bir ince sayfa hâlini geldiğini yeniden hatırlamalıydı insan. Yeniden ve yine yeniden…
Ki ancak o vakit yuvalarımızda anne baba iletişiminin çocuk üzerindeki etkilerinin ne olduğunu, çocuğun ilk sosyal ortamı olan okulda test edildiğini fark edebilirdik. Olmadı, fark edemedik çünkü vaktimiz yoktu. Bir an önce zeki belgesini okuldan, başarı belgesini sistem sınavlarından, güçlü belgesini dövdüğü çocuğun ailesinden, ödülünü okul müdüründen alması gereken gelecek bin yıl sonrasının günümüze ışınlanmış bireyi idi o.
“Birey”… Ne kadar da özgürlüğü, başarıyı, gücü içine barındıran bir kelime gibi yutturdular bize bu sihirli sözcüğü. Toplumun içinde fakat toplumdan kopuk ve tek başına; kimsesiz, çaresiz, içe kapanık. Ya da tamamen saldırgan, doyumsuz, başarıya sürekli aç, kazanan, kazandıkça daha çok kazanan ve bütün bunları yapabilmek için kimseye acımayan. Neden? Çünkü o bir birey. Kendi yalnızlığının sebebi olan ve kendi yalnızlığında kendini boğan medeni (!) Avrupa’dan ithal ettiğimiz “modern” bir kelime oysa.
Ve biz vazgeçtik öğrenci olunca sevgiden, yetişkin olunca onları dinlemekten… Son nefesimizi verir olduk ama hiç pişman olmadık. Çünkü son nefesle birlikte biz doğanın kanunuyduk (!). Bir şeyler uçtu gitti elimizden. Önce iklimler değişiverdi, sonra toprak; sıra insanın kimyasına geldi. Önce iman uçtu elden, sonra değerler…
Ailede temeller iman üzere olmayınca ahlak kendine yeni bir yuva buldu küfrün kucağında. Yeniden belirlendi yasalar: Erkekler suçlu, edepler öksüz. Çocuklar gruplaşıyordu artık okullarda bedensel gücüne göre, parasal gücüne göre, başarı gücüne göre… Her biri avcı sinsiliğinde pusudaydı gurupların, gücü yettiği çocuğun önce başarısını, sonra duygularını ve en son cesaretini aşağı çekmek için. Biz onların kalp eğitiminde hangi aşamada olduğunu sorgulamadık canı yanmayınca çocuğun, başarısız olmayınca derslerden. Canı yanmıyorsa can yakabileceğini, başarılıysa eğer sadece dünyalık bir menfaat ile büyüdüğünü hiç akletmedik. Çünkü biz onları nebevi değil, nefsani arzu ile büyüttük.
Farkına vardık eğitimin, aslında sadece zihinsel kodlamalardan ibaret olduğunu. Ne Kur’an-ı Kerim okununca titreyen kalpler var, ne hadis-i şerif zikredilirken getirilen salavat. Oysa her şey ne de güzel bilinir hâlde bilinçte. Ama olmadı davranışlara etkisi. Çünkü okul, öğretmen, ebeveyn sadece ne bildiği ile ilgiliydi çocuğun. Ne yaptığı ise sadece sınav sonrası “sonuç tatmin” duygusu ile alakalıydı.
Üzerine gidildi başarısız öğrencilerin. Hocalar yorum yaptı “Derste çok iyi ama sınavda sonuç alamıyoruz.” diye. Anne baba şaşkın değil çünkü bekledikleri cevap bu. Rehberlik servisleri çocukla görüşme saatini herkesin içinde ölçüsüzce söyledi. Çocuk “sorunlu öğrenci” etiketini yedi. Oysa zaten sorunluydu. Çünkü sınıfın belki bedensel, belki aile gücü onaylanmamış, belki sosyal ilişkileri ürkek bir öğrencisi olduğu için alay edilmeye, sosyal tuzak kurulmaya, sınıfa hâkim olan kişi veya gurubun getir götür işlerini zorla yapmaya ve değişik birçok baskı görmeye müsaitti.
Oysa hiç kimse çocuğunu diğer çocukların baskısı altında görmek istemezdi ama bir şeyi eksik yaptı. Ona edep ve utanmayı öğretti. Düşünmedi ki edep ve utanmayı öğrenen çocukların, sadece zihinsel ve bedensel gelişime yani insanın sadece hayvani ihtiyaçlarına odaklanmış ailelerde büyüyen çocukların özgüven maskesi altında sakladıkları saldırgan duygularını, önce kalp eğitimi almaya başlayan çocukların üzerinde deneyeceklerini. Her çocuk üzerine nakış nakış, ince ince ilim ve bilim işlensin diye nadide bir kâğıt gibi gelir ebeveynin kucağına. Kimi ebeveyn kâğıttan kâğıt üretir kartonlaştırdıkça odunlaştırır, kimisi kâğıdın üzerine zarafet ile nakşeyler, hüner katar, edep katar incelik narinlik katar; tam da bu esnada bu narinliğe bir şey olacak korkusu ile korku katar.
Akran baskısı için gereken altyapı zaten aile evde verilmiştir. Çünkü ebeveyn onu gerekmediği hâllerde de özenle (!) korumuş, gücünün yettiği işlerden mahrum bırakmış, her çaresizliğinde en kısa zamanda gereksiz çareler üretmiş ve kendisine bağımlı bir çocuk yetişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çocuk büyüdü, okullu oldu, okulda yetişkin oldu, bulunduğu sosyal çevrede ailesinden gördüğü kadar olmasa bile ona kol kanat gerecek bir yetişkin ruh arar oldu.
Toplumda İslam’ın şekil zenginliğini gördüğümüz kadar gücünü Kur’an ve sünnetten alan kalp zengini bir toplum olma numunelerini görseydik bugün böyle bir başlık altında “akran baskısı” konusunu tartışıyor olmayacaktık. Zekâmız zengin, bedenimiz dingin, hedefimiz ise tedirgin. Nereye bu yolculuk böyle. Çocuklara nezaket vitrin süsü, kuvvet güya kudretin gücü diye verilince ortaya çıkan tam hezimet. Allah rızası için verilmeyince ne nezaket, ne kuvvet; öksüz kalıyor her türlü edep.
Vermiş olmalıydık çocuğa daha aklının ilk yaşlarında “Kıyamet günü, müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır gelen bir şey yoktur. Allah Azze ve Celle Hazretleri çirkin, kötü söz ve davranış sahiplerine buğz eder (Tirmizi, Birr, 62).” hadis i şerifini. Nezaket, edep ve görgü ile kibirli; kuvvet, kudret hatta babacanlık(!) ile kibirli bir neslin ortaya çıktığını fark etmek için kaç tane gencecik can kaybettik, gençlerin birbirlerini silahla yaralamalarına şahitlik ettik, okullarda babacan görünümlü sahte delikanlıların kendisinden güçsüz olan arkadaşlarını zorla kirli emellerine alet ettiğini gördük. Belki de o kabalığı yapan benim çocuğumdu ve ben sinsi bir sevinç yaşadım -Allah (c.c) mufaza etsin- belki de akran zorbalığına maruz kalan benim çocuğumdu ve ben çocuğum neden diğer çocuklar gibi kuvvetli değil diye isyan ettim -ki yine Allah (c.c) korusun-
Hayır, hayır biz böyle bir toplum değildik. Paylaşarak yaşayan, bir araya gelerek fetihlerde şanlı zaferlere imza atan nesil Kaf dağının ardında masal değil. Sapla hançeri kolumuza bizim kanımız Millî Görüş akar. Saçını kızıla boyasın, üzerinde moda diye yutturdukları kadın pantolonu olsada benim delikanlım vatan ve ezan deyince gerektiğinde cepheye ilk koşanlardan olacak genlerindeki o asil İslam kanıyla. Ümitkâr olmalıyız. Korku ve ümit arasındaki o ince çizgiyi önce ebeveyn olarak yaşamalıyız ki yaptığımız her davranışın, ağzımızdan çıkacak her sözün bir hesabının sorulacağı kudretli günü öğretmeliyiz onlara. Ve demeleyiz ki “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız!”, “Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Hadis-i Şerif)
Gençliğin kimyasını sorularla bozdukları dönem bitti. Artık dizilerle bozulan bir gençlik inşası başladı. TV’lerde doktorlar yarışıyor. Sadece ve sadece doktoruna güvenen ve teslim olan(!) hastalar kervanı dolaşıyor zihinlerimizde. Mucizeler gösteren doktorlar var Allah (c.c) adından uzak. Şimdi sırada bir öğretmen dizisi varmış. Bu yazı elinize geçerse inşallah birkaç bölümünü izlemiş olursunuz belki de. Öğrencisi önünde diz çökerek “Ne olur değişin, Ne oldu size birbirinizi yok ediyorsunuz?” diye ağlayan bir öğretmen sahnesiydi gösterilen. Dizilerde bile öğrencisi önünde diz çöken bir öğretmen sahnesi ne kadarda manidar.

“Önce iklimler
değişiverdi, sonra
toprak; sıra insanın
kimyasına geldi. Önce
iman uçtu elden,
sonra değerler…”


Veremedik hayırlı insan vasıflarını çünkü biz hayırdan nasibimizi alarak büyümedik belki de çocukluğumuzun geçtiği evlerde. İçimizde adını bilmediğimiz bir özlemin hayali vardı adını koyamadığımız. İnternet, TV, sinema görsel şölen çılgınlığı başladığında gördüğümüz her sahne için “İşte ben böyle olmak istiyorum!” dediğimiz an şeytan köpüklü içmeye başladı kahvesini.
Şeytana köpüklü kahve içirten özlemlerimizle büyüttük çocuklarımızı. Onları mahşerde hesap verirken değil, bir TV sahnesinde başarıyorken hayal ettik. Plastik duygularla bezenmiş çocuklar sokuyoruz topluma. Mezarlarımıza aydınlatma direği takacak kadar müşrik, dekolte kıyafetlerle namaz kılacak kadar İslam öncesi vahşi bir toplum olma yönünde ilerlerken ebeveynler; okullarda şiddetin hafif kalacağı günler sel gibi geliyor, demekten korkuyor insan ama öyle. Geliyor…
Hayırda gösteriş için açılınca eller, şer de haklı olmak için zenginliğini, statüsünü dokunulmazlık zırhı olarak kullanınca, erdem kalplerde inzivaya çekildi. Adalet Yeşilçam filmlerinden bir sahne dramına takıldı. Zulmün haklı olduğu bir zamana şahitlik ederek büyüyen bir çocuk zulmetmek için değil, zulümden kendini korumak için zenginlik ve makam hedefli okula gidecek. Haklının değil güçlünün haklı olduğu bir dünyayı bilincinde normalleştirecektir. İlk fırsatta kendisi de zulmeden bir zalim olarak ortaya çıkacak, iğrenç yapısal döngünün bir parçası olacaktır.
“Sizin en hayırlınız, kendisinden hayır umulan ve şerri dokunmayacağı hususunda emin olunandır, en şerliniz de kendisinden hayır ümit edilmeyen ve şerrinden de emin olunmayan kimsedir (Tirmizi, Fiten, 76).” hadis-i şerifinin bilinçlerimize kaydı yapıldıktan sonra kalbimize inmesi ne de güzel şifa olacaktır.
Olmuyor, vallahi olmuyor. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem)siz bir eğitim olmuyor. Besmelesiz bir edep kıvamını bulmuyor. Öyle açız ki Ya Resullallah sana, Kur’an’ın senin gibi beden bulduğu bir insana… Öyle açız ki doyurmuyor hiçbir serin su. İçi zakkum zehiri dolu. İçtikçe yanıyoruz, yandıkça yine aynı zehri içiyoruz.
Nebevi nezaketin toplumsal dirilişine uyanmak ümidi ile…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz