Çocukluğumda dedem masallar ve efsaneler anlatırdı. Elektriksiz köy evimizde konu komşu, yaşlı genç herkes toplanır, dedemi dinlerdi. Dedemin anlattığı her masalda, her efsanede hayal pencerelerimiz açılırdı. Kimi zaman masallardaki yedi başlı yılanı öldüren kahraman, kimi zaman Mem-u Zin’deki Mem olurduk. Davudi bir sesi vardı dedemin yüreklere dokunan. Kasideler, gazeller ve ağıtlar okurdu gecenin karanlığını yırtan.

Nice bu hasreti dildar ile giryan olayım

Yanayım ateşi aşkın ile büryan olayım, mısraları ile başlayan gazeli Kazancı Bedih’ten çok önceleri dedemden dinlemiştim.

Ve bir gün upuzun demir direkler dikildi köyün en yüksek tepesine. Öğrendik ki radyo vericileriymiş. Pilli radyoyla tanışmamız böyle oldu. Sabah onda “Arkası Yarın” bant tiyatroları, akşam yedide dedemin ifadesiyle “ajans” dinlenir oldu. Bülent Ecevit’in “Biz adaya sadece Türkler için değil, aynı zamanda Rumlar’a da barış getirmek için çıkıyoruz” açıklamasını dinlerken başkalarının o açıklamayı televizyon denen bir cihazdan görüntülü izlediğini bilmiyorduk henüz.

Ve dedem öldü. Kasideler, gazeller sustu. Ağıtlar dedem için yakılmaya başlandı. Masalların, efsanelerin yerini Arkası Yarınlar aldı. Sıra sıra direkler dikildi. Elektrik ve ardından televizyon hayatımıza girdi. Hani o açılış ve kapanışta İstiklal Marşı okunduğunda amcalarımızın kasketlerini çıkararak karşısında hazır ola geçtiği sihirli kutu… Sokak lambalarının yandığı gündü sütlü kemiğimizi ilk kaybettiğimiz gün. Sütlü kemik nedir bilir misiniz? Başkahramanı kuzunun ön kol kaval kemiği olan ve gecenin karanlığında iki gurubun arayıp bulmaya çalıştığı bir oyunun adı. İşte biz o kaval kemiğini bir daha hiç aramadık. Çünkü televizyonun başında kovboy filmleri izlemekle meşguldük. Saklambaç, Kızgın Kemer, Kuka da oynamıyorduk. Onların yerini kovboyculuk ve polisçilik almıştı. Dedemin masallarındaki yedi başlı yılanı öldüren kahraman değildik artık. Mem-u Zin’deki Mem de değildik. Kimi zaman Hannibal Heyes ve Kid Curry, kimi zaman da Dak ve Toni’ydik. Sessiz hıçkırıklarla ve gizli gizli akıttığı gözyaşlarıyla izlerdi annem Marko denen çizgi filmi. Ninem Tuna Huş’u beğenirdi. Komşu nine Mesut Mertcan’ı. Televizyonun karşısına başı açık oturmazlardı. “ Neme lazım elin oğlu saçımı görmesin. ”derdi ninem. Uzay 1999’u izlerken 1999 yılına geleceğimizi ve bu yıllarda dijital bir çağın başlayacağını hiç hayal etmemiştik.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona, diyor Sezai Karakoç. Gerçekten ne kadar da çabuk geçiyor zaman. Hızına yetişemiyoruz. Video Clubler, atari salonları, uydu ve kablolu dijital platformlar, internet derken bir anda baş döndüren dijital bir dünyanın içinde bulduk kendimizi. Koskocaman dünya küçücük küresel bir köye dönüştü. Teknolojik her bir gelişme kendi kültürünü de beraberinde oluşturuyor. Sanal oyunlar, sanal kitaplar, sanal gazeteler, bankalar v.s. Sanal bir gerçeklik içinde yetişiyor çocuklarımız. Onun için Dijital Yerliler deniyor onlara. Uzun metinleri okumaktan sıkılan, konuşmayı sevmeyen, Wikipedia’daki bilgileri mutlak doğru kabul eden, GTA oynamayı bir ârifin karşısında diz çöküp feyz almaya tercih eden dijital çocuklarımız onlar. Bizler Araf’tayız. Biraz gelenek, biraz dijital. Bundandır ki Dijital Göçmeniz. Bundandır ki camilerden yükselen merkezi ezanlar çağrı değil bana. Zikirmatiklere inat tespihi elimden düşürmeyişim ondan. Dijital hocalar yüreğime dokunamıyorlar. Mürşidimin nazarına ve nefesine özlemim ondan.
Çocuksuz sokaklarda yürümeye alışamadım bir türlü. Binanın önüne ve ya sokak ortasına çizilmiş sek sek çizgileri, ip atlayan kızları, Tumba Baş misket yuvarlayan bıçkın delikanlıları hayal ediyorum bazen. Bazen de Ankara’nın sisli gecelerini…

Ankara’nın sisli geceleri vardı eskiden. İki ses yırtardı bu sisli gecelerin sessizliğini. Mahalle bekçisinin düdük sesi ve bozacının sesi. Boza artık marketlere düştü. Eski tadı vermiyor hiç. Bekçilerin yerini ise mobese kameraları aldı. Her köşeye kurulan ve sinsi bakışlarını herkesin üzerine diken, şehrin dijital gözleri…

Gecenin karanlığında, ışıkların alabildiğine aydınlattığı ıssız bir sokakta yürürken köydeki elektriksiz evimizi hatırlıyorum bazen. Dedemin davudi sesi çınlıyor kulaklarımda. Ne televizyonda, ne tablette ne de telefonda daha önce hiç dinlemediğim bir kaside fısıldıyor kulağıma.

“Yürü dünya yürü sonun virandır,
Bin yılından sonra ahir zamandır” mısraları ile biten.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz