Son zamanlarda İslam dininin ilahî derinliğini henüz kavrayamamış ve sığ düşüncelerle yaptıkları yorumlarla dostlarından çok düşmanlarını sevindiren müslüman düşünürlerin çoğalması elbette ümmet adına üzüntü verici gelişmelerdir. Bu sığ yorumlar bazen gereksiz, bazen de tehlikeli yorumlar olabilmektedir. Oysa İslam, evrensel bir din olup tüm zamanlara ve mekânlara hitap eden ilahî bir sistemdir. Onu belli bir mekâna ve belli bir zamana yani dar kalıplara sıkıştıramayız.
Allah, Kur’an’da kendi ilminin derinliğini soyut hâlden somut hâle getirirken insanların anlaması için “denizlerle” kıyaslayarak örnekler verir. Denizlerin dibinin karanlık oluşu, denizlerin birbirine karışmaması, üzerinde gemilerin akıp gitmesi, denizin ortasında fırtınaya tutulanların imani durumu, birçok nimetin denizden çıkartılması gibi… Çünkü denizlerin derinliği, genişliği ve maviliği tarih boyunca daima insanları düşünceye sevk etmiştir. Fakat bunlar içerisinde en önemlisi Allah’ın ilminin denizlerle kıyaslanmasıdır: “Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.” (31/27)
Denizlerin derinliği sadece ilgi çekmekle kalmaz, denizlerin/okyanusların gerçek nimeti derinlerdedir, kenardaki sığ sular ise sadece yüzülüp serinlemek içindir. İslam’ın derinliğini kavrayamayanların durumu, İslam nimetinden sadece sıcak havalarda serinleyebilmektir.
On dört asırlık müslümanlar tarihinin en hazin dönemi son iki asırdır. Müslümanlar bu on dört asır içerisinde İslam düşmanlarıyla değişik cephelerde yüzlerce, binlerce kez karşılaşmışlar, bazen yenmiş bazen de yenilmişlerdir. Her yenilgiden sonra dersler çıkararak tekrar galip gelmeyi başarmışlardır. Fakat sıcak cephe savaşalarının mağlubiyetinden kurtulmak, zihin mağlubiyetinden kurtulmaktan çok daha kolaydır. Zihnen mağlup olanların bir daha toparlanmaları, ayağa kalkmaları birkaç nesil değişiminden sonra ancak gerçekleşebilir, tıpkı Firavun saltanatı karşısında zihni yenilgiye uğrayan İsrailoğulları’nın Sina Çölü’ndeki sürgünleri gibi.
İbni Haldun’un tesbitine göre “mağlupların galipleri taklit etmesi sosyal ve fıtri bir olaydır.” Bu taklidin, şeklî bir taklit olması çok tehlikeli değildir. Asıl tehlikeli olan taklit zihnî taklittir. 1800’lü yıllardan itibaren cephelerde yenilen müslümanların topraklarını emperyalistler işgal etmişlerdir. Toprak işgaliyle başlayan yönetim, kültür, ahlak ve eğitim taklidi hâlâgünümüzde bile devam etmektedir.
Bütün bu taklitlerden daha kötüsü ve daha tehlikelisi ise din anlayışındaki taklittir. İlahî dinin temsilcileri olan müslüman bilginlerin zamanla dinlerini, dinlerinin düşmanı olan gayr-i müslimlerden öğrenme gayretleri yapılabilecek çirkin taklidin zirvesidir.
Yenilmişliği iliklerine kadar yaşayan İslam bilginlerinin din konusundaki ezikliği ve onları taklidi, hiçbir kırmızı çizgileri olmadan bodoslama yapılmış bir taklittir. Öyle bir taklit ki kendi ana kaynaklarını değerlendirmeye, düşmanlarından ödünç aldıkları kavramlarla suçlamaya kadar gitmiştir: Geçmiş dönemin âlimlerini “cehaletle”, sahabeyi “yalancılıkla”, hadisleri “zayıflıkla”, Kur’an’ı “adaletsizlikle” suçlayan bu zihin bozukluğu ümmet için tehlikeli bir noktaya gelmiştir.
Yaratıcımız yüce Allah, biz kullarına diğer canlılara vermediği, akıl nimetini vererek bize dünyada sorumluluk yüklemiştir. Yani insanı “halifetullah” yapan onun akıllı olmasıdır. Fakat bu akıl hiçbir zaman “tek doğru” ya da “kutsal bir nesne” değildir. O, sadece doğru kullanıldığı zaman “hidayete”, yanlış kullanıldığı zaman “dalalete” götüren bir etkendir. Tarih boyunca insanları hak-batıl cephesine ayıran ve aralarında mücadele ettiren işte bu akıldır. Akıl nimeti ilahi kaynaktan yararlanmadığı sürece sadece batıla hizmet eder.
Müslümanların on dört asırlık İslam anlayışındaki farklı düşünce ve yaşayışlarının ana sebebi kullandıkları akıllarıdır. Bu akıllarıyla değişik mezhep ve değişik fikrî ve siyasi düşünce sahibi olmuşlardır.
Aklı kutsayarak İslam dininin engin hükümlerini kendi dar düşünceleri kadar yorumlayanlar, farkında olmadan İslam’ı sığlaştırmışlardır. Allah, dinin derinliğinden bahsederken onlar işin sığlığında yüzme öğrenmeye çabalamaktadırlar.
Akıl nimetini her şeyin şartsız kaynağı gören anlayış sadece bugünün meselesi değildir. Onun tarihçesi insanın tarihçesiyle yaşıttır. Peygamberleri inkârın, ilahi hükümleri reddetmenin merkezinde her zaman aklı kutsayanlar vardır. Bu akılcılar bazen ilahi dinleri hepten reddeden kafirler olabileceği gibi bazen de İslam dairesi içinde kalmaya çalışarak sınırı zorlamaya çalışanlardır. Bugün karşımıza “reformist” olarak çıkan müslüman düşünürler, dün “Kur’aniyyun” olarak çıktığı gibi daha önceleri de Mutezile olarak çıkmışlardır.
Batı felsefesindeki rasyonalizm kavramıyla açıklanan ve aklı her ilmin “tek” kaynağı kabul edenlerin İslam dünyasındaki öncüleri Muteziledir. Emeviler döneminde temelleri atılmışsa da esas etkisi Abbasiler döneminde ve özellikle Abbasi halifelerinden Mehdi, Memun, Mutasım ve Vasık dönemlerinde iktidar olmuş itikadi/felsefi bir akımdır. Başlangıçta hür düşüncenin savunucusu olarak ortaya çıkan Mutezile, bu halifeler döneminde tam aksi bir pozisyonda bulunmuştur. Devlet terörü uygulayarak, kendi fikrî görüşlerinihalka zorla kabul ettirmeye çalışmışlardır.
Mutezile, felsefenin yoğun öğretildiği Irak bölgesinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. İslam düşmanı filozoflarla imani konuları tartışırken onların felsefi metotlarını kullanmışlar ve zamanla bu akılcı metodu benimsemişlerdir. Başlangıçta iyi niyetle yola çıkarak “Düşmanın silahıyla silahlanın.” düsturunu kullanarak eski pagan filozofların eserlerinden fazlaca faydalanmışlardır. Zamanla bu metotla anılmaya başlamış ve bu metodu devam ettirmiş bir akımdır.
Mutezile, ayrılan demektir. Yani ana çizgi olan “ehlisünnet vel cemaat” çizgisinden ayrılıp akılcılıkla özdeşleşmiş tarihî metruk bir akımdır. Onlar “”aklın kabul ettiğini” kabul ederler, “kabul etmediğini” kabul etmezler, yani nasların “akıl üstü” olabileceğini reddederek aklı her konuda “hakem” tayin etmişlerdir. Metruk yani terk edilmiş bir akım olarak adlandırılsa da günümüzün reformist müslümanları hâlâ onların metoduyla çalışmaktadırlar. Bunların ortak yönü sünneti kaynak olarak kullanmamak ve ayetleri “indî” yaklaşımla “tevil” etmektir.
“Kur’an müslümanlığı” adı altında örgütlenen bu “mağluplar güruhunun” gerçek amacı insanları Allah’ın gönderdiği Kur’an’a çağırmak değil, kendi nefsani duygularla tevil ettikleri Kur’an anlayışına çağırmaktır.
Bütün insanlığa “iki cihan saadeti” getirmek için gönderilen İslam dinini reformist düşüncelerle sulandırarak beşerî bir pozisyona getirip yaşanamaz ve müntesiplerine huzur veremez hâle getirmiştir.
Kendi dönemlerinde insanların derdine derman olamamış ve tarihin tozlu raflarında kalmış metruk düşünceleri, kendilerininmiş ve sanki yeniymiş gibi lanse ederek topluma satmaya çalışanların yaptıkları “intihal” yani edebî hırsızlıktır. “Kur’an müslümanlığı” diyerek ortaya çıkan bu İslam bilgini düşünürler, müntesibi oldukları akımı gizleyen birer Mutezilîdir. Aslında bugün yapılan ve sunulan Mutezile’nin, Gulam Ahmet Kadiyani’nin ve Abdullah Çekralevi’nin eserlerini tercümeden daha ileri bir girişim değildir. 1.yy’da Hindistan’da faaliyet gösteren İngiliz devlet nişanı sahibi Gulam Ahmet Kadiyani’nin (1835-1908) ve Abdullah Çekralevi’nin (ö.1914) İslam dünyasına soktuğu ve zamanla tüm İslam dünyasını etkileyen bu isimler, İslam dünyasında Hristiyan din anlayışını getirmişlerdir. Akıllarının ihtirası, onları her şeyin mahiyetini öğrenmeye sevk etmiş ve doğal olarak zamana yenik düşmüşlerdir. Mutezilenin naslar karşısındaki akılcı metodunu 19. yüzyılda Hint alt kıtasında “Kur’aniyyun hareketi” devam ettirmiştir. Günümüz reformist müslümanların bir nevi fikir babası olan bu çalışmalar İngilizlerin sömürgesi altında olan bir toprakta ortaya çıkması düşünceleri kadar, stratejik açıdan da çok önemlidir.
Çekralevi, İslam dininin mevcut durumunu gelişmeye engel gördüğü için İslam üzerinde reform yapılmasını savunmuştur. İngilizlerin yardımıyla Hindistan’da özel okul açmış ve fikirlerini buralarda yaymış ve İngilizlerce madalyalarla ödüllendirilmiştir. Çünkü emperyalizme engel olan her şeye karşı çıkmıştır.
Üstad Mevdudi’ye göre bu hareket, Müslümanların Batı karşısındaki yenilmişlik psikolojisinin acı sonucudur.Zayıf cephe her zaman düşman cephenin metodunu/taktiğini kullanmayı tercih eder. Her dönemde olduğu gibi daima “Güçlüler taklit edilir.” prensibi Hindistan’daki müslümanlar için de geçerli olmuştur.
Kur’an Müslümanlığı diyerek yola çıkan üstadların akıl hocaları, oryantalist/ şarkiyatçı gayrimüslim bilim insanlarıdır. Bu oryantalistlerin gerçek hedefleri Allah kelamı olan Kur’anı Kerim olduğu hâlde onlar önce Kur’an’ın kalkanlarını yani Hz. Peygamber (sav) ve sahabenin rivayet ettiği hadisleri yok etmek istiyorlar. Sahabeyi yalancılık ve sahtekârlıkla suçlayacak kadar ileri gidenlerin amacı onların bedenleri değil, “rivayetleridir.” İkinci hedefleri ise peygamberleri “elçilik” makamından alıp “posta” memurluğuna indirgemeleridir. Dikkatimizi çeken diğer bir husus sadece “Kur’an” kavramıyla konuşmalarıdır. Görünürde elbette hiçkimse Allah’ın kitabına itiraz edemez. Fakat buradaki asıl amaç sünneti inkâr etmenin yoludur. “Kur’an müslümanlığı” kavramını kullanmaları çok da masum bir düşünce değildir.
Bu reformist müslüman düşünürlerin görüşleriyle Mutezilenin, Çekralevi’nin ve Kadıyani’nin görüşlerinin parallel olması asıl kaynağın göstergesidir. Bu düşünce sahiplerinin aklı önceleyen tavırları Allah’ın biz kullara verdiği “akıl” nimetini çok kullanmak değil, aklı Allah’a ve Peygambere alternatif göstermektir. Oysa İslam sadece düşünce dini değil, aynı zamanda eylem dinidir. Yani iman, ibadet, ahlak, muamelat ve adaletten oluşan bir bütündür. İslam’ı kendi nefsani arzularına göre yorumlayanlar biraz da ilgi geçmek için bunları yapmaktadırlar, tıpkı ergen çocuk psikolojisiyle yapılan gençlik tavırları gibi.
Aklı bilimin tek kaynağı gören rasyonalist düşünce biçimiyle mezhepleri, sünneti tamamen reddederek Kur’an’ı teviller yoluyla istedikleri gibi özgürce (!) yorumlayarak, tarihselcilik adı altında İslam’ı sadece tarihte yaşanmış bir kültür olarak algılayanlar, İslam’ı reform adı altında tahrif eden/bozan düşüncelerdir. Allah dinini mutlaka koruyacaktır. Sadece kullarından bazıları O’nun verdiği aklı nimetiyle kendisine karşı çıkarak “imtihanı” kaybedecektir. Rabbimizin: “De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (49/16) hükmüne muhatap olanlar bilsinler ki sadece kendileri ve tilmizleri, takipçilerikaybederler.
Bu reformistlerin İslam anlayışında ibadete, muamelata ve adalete yer yoktur. Onların anlayışında yolun sonunda geldikleri nokta kendilerini ibadetlerden soyutlayarak “din güzel ahlaktan ibarettir” durağıdır, bu slogan bize bir yerlerden tanıdık gelmektedir, yani batı dünyasının Hıristiyanlığındaki amelsiz inanç anlayışıdır.
Oryantalistlerin reformist müslüman düşünürleri yetiştirmelerinin ve bunlara İslam dünyasında faaliyet göstermeleri için her türlü yardımda bulunmalarının gerçek amacı, emperyalist sömürgelerinin devamını sağlamaktır. İslam dünyasının her köşesindeki kendi eserleri olan zulümleri yerli ve yabancı güçlerle bastırmaya çalışan işgalci güçler, müslümanların gerçek gündemine tecavüz ederek suni gündem oluşturmaya çalışmaktadırlar.
Rabbimiz bizleri gayrimüslimler hakkında uyararak: “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan andolsun ki Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara/ 120)
Oysa müslümanların yapması gereken İslam’ın ilahi olan hükümlerini inkâr etmek değil, ana kaynakları olan Kur’an ve sünnete ve ayrıca on dört asırlık yaşanmış tecrübeden faydalanarak yeniden dünyada adaleti sağlamaktır. Hedefimiz sadece müslümanlara değil, tüm insanlığa asrı saadeti yaşatabilmektir.