Ana Sayfa Milli Şuur 49. Sayı DİNÎ FAALİYET ADI ALTINDA DİNİ İFSAT HAREKETLERİ

DİNÎ FAALİYET ADI ALTINDA DİNİ İFSAT HAREKETLERİ

15 Temmuz darbe girişimi ile ülkemize ve milletimize çok ağır bedellere mal olan bu dış kökenli akım “Dinler arası diyalog” ve “Ilımlı İslam” projelerinin en önemli savunucusu ve uygulayıcısı olarak zihinleri ve gönülleri ifsat etmiştir.

134
0

Dinin toplumlar üzerinde ne denli güçlü bir etkisi olduğunu bilen devletler veya küresel güçler tarih boyunca dini kendi tekellerine almak veya çıkarları için kullanmak amacıyla çeşitli yollara başvurmuş, değişik projeler uygulamışlardır. Yakın çağda ise materyalist ve seküler rejimler dinin tamamen toplum hayatından silinmesi için çeşitli fikirler ve yöntemler geliştirmişlerdir. Bütün bu ifsad ve imha çalışmalarının merkezinde dünyayı bir ahtapot gibi sarıp sarmalamış küresel emperyalizm ve onun arkasındaki gizli dünya devleti bulunmaktadır. Bu şer merkezi nihai hedefi olan dünya egemenliğini kurmak için önünde engel gördüğü maddi ve manevi tüm unsurları birer birer yok etmenin planlarını uygulamaya yüzyıllardan beri devam etmektedir. Ellerindeki silah, teknoloji, ekonomi, siyaset ve medya gücünü tamamen bu yolda kullanmaktan geri durmayan bu şeytani güçler tüm insanlığı tek tip dünya vatandaşı yaparak köleleştirmek için din, örf-adet, devlet, millî kültür ve sanatı tamamen ortadan kaldırmanın çabası içindedirler.
Geçmişte ve günümüzde küresel emperyalizmin amacına ulaşmak için önünde bulunan dünyadaki en büyük engel İslam’dır. Hazreti Âdem (A.S.) devrinde başlayan hak ve batıl mücadelesi bütün peygamberler devrinde sürmüş ve son peygamber Hazreti Muhammed (S.A.V.) zamanında da devam ederek günümüze kadar ulaşmıştır. İslam’ın önünü kesmek, yayılmasını ve güçlenmesini engellemek için önce Arap yarımadasındaki materyalist müşrikler daha sonra Medine’deki fitneci kapitalist Yahudiler, sonraki aşamada ise bölgenin zalim emperyalist güçleri Bizans ve Sasani devletleri Müslümanları durdurmak için binbir taktik ve tertip peşinde koşmuşlardır. Ancak dışarıdan İslam’a ve Müslümanlara bir zarar veremeyeceklerini anlayan şer güçler kaleyi içeriden ele geçirmenin planlarını yaptılar ve ne yazık ki bunda da kısmen başarılı oldular. Üçüncü Halife Hazreti Osman (R.A.) zamanında kaynatılan fitne kazanı Müslümanları içine çekmeyi başarmıştı maalesef. Fitneyi körükleyen, fitne tohumunu yeşerten en büyük nedenlerin başında insanların mal, makam ve şöhret ihtirasları gelmekte idi. Bu ihtirasların yanına bir de kin ve intikam tohumlarını yeşertmek için eklenen birkaç cinayetin işlenmesi fitnenin büyümesi için yeterli olmuştu. Bu dönemde çıkarılan fitne, Müslümanların Şii, Sünni ve Harici gibi gruplara bölünmesine neden oldu. Önce Hariciler daha sonra Hasan Sabbah’ın başını çektiği Haşhaşiler ve benzeri batıl hizip, fırka ve mezheplerle mücadele eden Müslümanlar bu dönemlerde çok ağır bedeller ödemiş, önemli kayıplar yaşamışlardır.
Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Müslümanlar çeşitli batıl mezhepler, fırkalar, inançlar ve akımlarla karşı karşıya geldiler. Çok ağır imtihan ve aşamalardan geçen Müslümanlardan aklıselim sahipleri itikatta ve amelde orta yolu seçerek Hazreti Peygamber (S.A.V.) ile onun ashabının ve onlara tabi olanların izlerinden gitmek suretiyle dönemlerindeki ricit, yıkıcı ve zararlı düşünce ve akımların tesirlerini engellediler. Bu mücadelede en önemli görev elbette önce âlimlere ve sonra onlara destek veren dirayetli idarecilere düşmüştü. Osmanlı devletinin son dönemlerinde ortaya çıkan Cemalettin Afgani, Reşit Rıza ve Muhammed Abduh gibi dinde reformu savunan İngiliz ajanları fikirlerini İslam dünyasında yaymak için büyük gayret göstermiş ve bu konuda ciddi miktarda taraftar toplamışlardır. Bu üçlüden Reşit Rıza, Afgani ve Abduh’un mason olduklarını bizzat itiraf etmiştir. Sultan II. Abdülhamit Han Dönemi’nde İstanbul’a davet edilen Afgani (aslen İran’ın Esedabad kentinde doğan İranlı bir Şii)’nin İngiliz ajanı olduğu kesin olarak anlaşılınca ev hapsine tabi tutulmuş ve kaldığı evde eceliyle ölmüştür. Sonraki dönemde Pakistan’da ortaya çıkan Fazlurrahman da dinde reform ve dinler arası diyalog fikirlerini savunmuş, bu nedenle Pakistan’da istenmeyen adam ilan edilerek ülkesini terk edip Amerika’ya yerleşmiştir. Dinler arası diyalog akımının öncülerinden olan Fazurrahman’ın oğlu Hıristiyanlığı kabul etmiş, böylece babasının “Üç İbrahimi din arasında fark yoktur.” tezini hayata geçirmiştir.
Önceki asırlarda da İslamiyet’i kendileri açısından zararsız hale getirmek için çeşitli tezler geliştiren sömürgeci İngilizler müsteşriklerin uydurduğu bilgi ve fikirleri Müslümanların içinden bulup yetiştirdikleri ajanları aracılığı ile yaymışlardır. İslam’ı İslam olmaktan çıkarıp Hıristiyanlığa benzetmek için çaba sarf eden İngilizler İran’da Mirza Ali Muhammed ve öğrencisi Bahaullah sayesinde Babailik ve Bahailik adlarında yeni dinler ve mezhepler icat etmişlerdir. Aynı dönemlerde yine Hindistan’da Mirza Gulam Ahmed Kadiyani sapık fikirleriyle Müslümanları bölmüş Kadiyanilik diye bir fırka icat ederek İngilizlerin Hindistan’ı sömürgeleştirmesine katkı sağlamıştır.yüzyılda da İslam düşmanlarının İslam’a saldırısı hız kesmemiştir. İfsatçı şer güçler İslam coğrafyasının hemen her bölgesinde kendi emellerine hizmet eden birilerini bularak yetiştirmiş ve kullanmışlardır. Bunun en güzel örneği ülkemizdeki FETÖ hareketidir. Elli yıla yakın bir geçmişi bulunan akım tıpkı geçmişteki örnekleri gibi gizliliği yani takiyyeyi esas almış ve bu şekilde her yere ve her kuruma sızmayı başarmıştır. Son olarak 15 Temmuz darbe girişimi ile ülkemize ve milletimize çok ağır bedellere mal olan bu dış kökenli akım “Dinler arası diyalog” ve “Ilımlı İslam” projelerinin en önemli savunucusu ve uygulayıcısı olarak zihinleri ve gönülleri ifsat etmiştir. FETÖ dışında aynı amaçlar için çalışan yine dış mihraklı değişik isim ve unvanlara sahip şahıs ve gruplar özellikle ilahiyat fakültelerini üs olarak seçerek buralarda düşünce ve inançlarını serdetmek suretiyle ülkemizdeki çok önemli bir kesimi etkileri altına almışlardır. Batılı müsteşriklerin hazırlayıp servis ettiği özellikle İslami nas ve pratiğin tenkidini ele alan tartışmalı meseleler bu zevat tarafından medya organları ve iletişim araçlarıyla da kamuoyuna “İslam’a akılcı eleştirel yaklaşım” maskesi altında yutturulmaktadır.
Osmanlının son dönemlerinde Avrupalıların etkisi altındaki Batıcı aydınlar Müslümanların bilim, fen ve teknoloji alanında geri kalma nedeni olarak doğrudan İslamiyet’i hedef almışlardır. Bu konuyla ilgili Ziya Paşa’nın 19. asırda kaleme aldığı:

  • İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki,
  • Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı.
  • Millîyyeti nisyan ederek her işimizde,
  • Efkâr-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı.
  • Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık,
  • Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.

Dizeleri ile bu kesimin o dönemdeki durumlarını ve sebep oldukları sonuçları çok güzel anlatmaktadır. Cumhuriyet Dönemi’nde de geri kalışımızın faturası yine İslam’a kesilmiş, buna binaen “dinde reform” çalışmaları aynı bu batıcı zihniyetin eliyle devam ettirilmiş, din camiye hapsedilmeye çalışılmıştır. Bu ifsada karşı Müslümanlığın savunucusu âlim, mütefekkir, yazar, şair ve siyasetçilerin verdiği mücadeleler başarıya ulaşmış. Böylece köşeye sıkışan Batıcı ifsatçılar taktik değiştirerek din eğitimi kurumları ve entelektüel çevrelerin içine sızmak suretiyle Müslümanların inancına zarar vermeye devam etmişlerdir.
Son yetmiş yıllık dönem içerisinde ilk hedef olarak 3 Mart 1924’te tekke ve zaviyelerin kapatılması ile varlığını illegal olarak sürdüren tarikatlar ve bunların üzerinden tasavvuf seçilmiştir. Tarikatlardaki mevcut silsilenin devam eden bir kolu olmaksızın türedi şekilde ortaya çıkarak yanlış fikirlere ve davranışlara sahip bazı şahıs ve gruplar üzerinden tasavvuf çok ağır şekilde eleştirilmiş ve bu şekilde din eğitimi çevrelerinde gözden düşürülmüştür. İkinci hedef olarak ehl-i sünnet mezhepleri seçilmiş ve fıkhi mezheplerin varlığı tartışmaya açılmıştır. Her iki alanda epey mesafe kat ederek taraftar toplayan bu ifsatçı kesimler üçüncü hedef olarak hadis ve sünneti seçmiş, yine din eğitimi kurumları ve ayrıca basın ve yayını kullanmak suretiyle hadis ve sünnet konusunda ortaya attıkları yanlış iddialarla Müslümanların itikatlarını ve amellerini bozmaya çalışmışlardır. Bunların meşhur bir temsilcisinin sarf ettiği “Hadis usulü, yalan söyleme usulüdür, yalanı tumturaklı bir şekilde söylemenin usulüdür.” sözleri, bunun gibilerin gerçek niyetlerinin sünneti ortadan kaldırmak ve böylece peygambersiz bir din icat etmek olduğunu göstermektedir. Son olarak dördüncü aşamada Kur’an-ı Kerim’i hedef alan ifsatçılar onu da tartışmaya açmışlardır. Akademik unvanlara sahip bazı zevat yine basın ve yayın aracılığı ile “tarihsellik” ve ”yerellik” tezlerini ileri sürerek Kur’an ayetlerinin hükümlerinin günümüzde geçersiz olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Hatta bunlardan biri aklına yatmayan bazı ayetlerin “hâşâ” Peygamber Efendimiz (S.A.V.) tarafından Kur’an’a ilave edildiğini iddia ederek alenen küfrünü ilan etmiştir. Bu gidişle dalalette olan bu güruhun son aşamada Cenab-ı Allah’ın varlığını, sıfatlarını ve hâkimiyetini de tartışmaya açmak suretiyle pirleri Yaşar Nuri Öztürk gibi deist ya da ateist olma ihtimalleri de mümkündür.
Geldiğimiz bu noktada eğitim, hukuk, sosyal yapı, iletişim, ekonomi, din ve kültür alanları başta olmak üzere her alanda küresel emperyalizmin saldırılarına maruz kalan İslam ülkelerinin Müslümanları okuma, araştırma, öğrenme, çalışma ve cihada yeniden dönerlerse bu ifsattan kurtulacaklar, aksi takdirde bu girdapta yok olup gideceklerdir. Rabbim bizleri hakkıyla iman eden, salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye ederek gerçek kurtuluşa eren kullarından eylesin. Âmin.