Bismillahirrahmanirrahim

Hamdımız âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Cenabı Allah’adır. Salâtımız ve selamımız ise Peygamberimiz, âli ve sahabeleri içindir.
Doğum ile ölüm, insanın dünya hayatının sınırlarıdır. Dünya hayatının başlangıcı doğum, sonu ise ölümdür. Dünya hayatı için bir son olan ölüm, ahiret hayatı için bir başlangıçtır. Biz Müslümanlar, tek bir ilaha iman eder, tek hak din ve düzen olarak da İslam’a bağlanır, ahirete ve hesap gününe inanırız. BAKARA 4: “Ve Onlar (o takva sahipleri), sana indirilene (Kur’an’a) ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere iman ederler ve ahiret gününe de kesin bir bilgi ile inanırlar.” Dünya hayatımız, doğum ile ölüm arasına sıkıştırılmış, süresi belli bir imtihan hayatıdır. İnsanlar bu hayatta “İslam” ile imtihan oluyor. Bu hayatı, böyle düzenleyen Allah’tır. Bu hayattan sonraki hayat, ahiret hayatıdır. “Dünya ahiretin tarlasıdır” esası, çok kıymetli bir esastır ve ahiret hayatı bir yerde “mükâfat ve ceza” hayatıdır. Kur’an’da yüzden fazla terim ve terkip kullanılarak ahiret hayatı işlenir. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile ahiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak müminin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedileştirmek gibi hedeflere yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Dünya hayatı bir ”oyun ve eğlence” bir ”süs ve öğünüş”, bir ”mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır. Sonuçta, geçici bir faydalanış ve aldanıştır. Ciddiye alınması gereken hayat, ahiret hayatıdır. Gerçek anlamda “huzur ve barış” sadece ölümsüz âlemdedir. Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı gönüller için “fanilikten ebediliğe” geçişi sağlayan bir vasıtadır. O yüzden birçok ayette ölüm ve ahiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika” kelimesiyle ifade edilmiştir. Asıl hayatın ahiret âleminde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedi yokluk olmadığını kabul ederler.
Kesin Bilgi ve İnanç
Kesin yani “yakîn” bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Takva sahipleri, âhireti gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah, âhiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah’ın verdiği haberde yanlışlık olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan insan, çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah’ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla inanırız. “Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz, diriltilecek değiliz.” diyen materyalistler, mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkâr ediyorlar, ama her kışın bir baharı, dünyan hayatının da bir âhireti vardır. Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var” deseniz, gülüp geçebilir.
Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu toprak ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhiret hayatı için doğarız. Baharda doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil’in surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını bize hatırlatan ayetlerdir. Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından çok daha fazla pratik değere sahiptir. Müslüman’ın “yerküre” üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünya hayatını gözünde küçültüp, şehit cesaretini elde edebilmesi, dünya zalimlerine; ABD, İsrail, AB emperyalizmine ve işbirlikçilerine direnebilmesi ancak bu inancın sağlamlığı ölçüsünde mümkündür.
Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir bilinç, bir şuurdur. Bir bilginin, ya da fikrin insanda, kesin bir imana dönüşmesi, şuur haline gelmesi, o düşünce ile kişi, gözüyle görüyor, şahit oluyor gibi arasında yakınlık kurmasıyla mümkündür. Müslümanların âhirete imanları bu hal üzere olursa, âhiret konusu bir şuur haline dönüşür ve yaşanan hayata olumlu olarak yansır.
Endişeler
Materyalist eğitimin kurbanları olan günümüz insanının kafasında taşıdığı endişelerin tamamına yakınının dünyevi endişeler olduğunu görürüz. Toplum bu hale, kendiliğinden gelmemiştir. ABD, İsrail ve AB emperyalizminin bir projesi ve dayatması olan Materyalist eğitimin gerçekleştirmeye çalıştığı “dünyevileştirme” hedefi gereği, insanımız “İslam’ın amentüsünden” uzaklaştırılmaktadır. Materyalist eğitim; “İslam’ın amentüsünü” özellikle bu amentü içinde önemli bir yer tutan “ahiret inancını” insanlık için gereksiz ve sakıncalı bir bilgi olarak görmektedir. Materyalist eğitim, maneviyatı inkâr ettiğinden, haliyle bu alana ait bilgileri de kendince cehalet ve karanlık olarak tanımlamaktadır. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında duralım ve oradan geçen binlerce insandan her birine: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” sorusunu soralım. Bu soruya muhatap insanların ekseriyetinin, “şu anda, bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğim günü düşünüyordum” demeyeceğini görmemiz bizi şaşırtmamalıdır. Toplum; evini, işini, sevgilisini, arabayı, modayı, geçimi, yemeyi, içmeyi, eğlenmeyi ve daha nice dünyalık işleri düşünür ama öleceği günü ve hesap gününü düşünmez insanlar haline gelmiştir. Bu materyalist eğitimin ve faizci kapitalist düzenin insanın getirdiği noktadır.
Toplumun, aydınları, eğitimcilerin, siyasetçileri, toplum önderlerinin, hocaların bu konuyu ciddiye alıp enine boyuna düşünmeleri, millî ve yerli çözümler üretmeleri gerekir. Türkiye’de eğitim, yaklaşık yüz yıldır muhteva olarak, derin bir krizin içindedir. Üzülerek ifade edelim ki 17 yıldır ülkeyi idare eden “Ak Parti ve Erdoğan” iktidarı döneminde bu kriz, içinden çıkılamaz boyutlara ulaşmıştır. Tablo ortadadır. Herkes gidişattan endişelidir, ancak kimse iktidar sahiplerinin karşısına çıkıp “bu böyle gitmez” diyecek hidayeti, feraseti, dirayeti göstermeyi bile aklına getirememektedir. Bu iktidar, kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladığı halde niçin “maneviyatçı” bir eğitime yanaşmamaktadır? Düşünen beyinler, bu meseleyi rahatlıkla anlayabilir. Bu iş, çözümsüz de değildir.
Bir yerde mikrop ve hastalık varsa, mutlaka ilaç ve tedavi de vardır. Yeter ki doğru bir teşhisle hastalık belirlensin, ondan sonra, doğru bir tedavi ile işler rayına oturtulsun. Çare de, çözüm de vardır. Çare; Millî Görüş-Saadet Partisi, çözüm, “maneviyatçı” eğitimdir. Bu bir tarafgirlik meselesi olarak da söylenmiyor. Bu tespit bir ilimdir ve gerçektir. Materyalist muhtevalı bir eğitimle, maneviyatçı nesiller yetişmiyor, yetişmesi de mümkün değildir. İnsan, öleceği günü ve hesaba çekileceği ahiret âlemini düşünmeden nasıl yaşayabilir? Maalesef, buna yaşamak denirse yaşıyorlar işte. Hayata “İslam’ca” bakan ve değerlendiren her aydın ve düşünür, İslamsız yaşanan hayatların ne adi bir hayat olduğunu anlar ve fıtrata uygun bir hayatı ikame için üzerine düşen katkıyı verir.
Kimlik
Akıllı bir insan “İslam” kimliği ile yaşar ve ölür. Dünya ve ahiret saadetini birlikte isteyen bir kimse için bu mecburi bir istikamettir. Müslüman, hayata “İslam’ca” bakmak zorundadır. İslam demek, Allah ve Resulünün emirlerine teslim olmak olduğuna göre, materyalist bir anlayışla “dünya ile ahireti” birbirinden ayırmak İslam ile bağdaşmaz. Âhiretten ayırdığımız dünya hayatını, tekrar âhiretle ilgilendirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız gelecek kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa ikame etmeye çalışmak, Müslümanlığımızın gereğidir.
Bir ayağımız dünyada, bir ayağımız ahirette, bir gözümüz dünyada; bir gözümüz ahirette ve bir kulağımız İsrafil’in surunda; bir kulağımız dünyanın ezanında ve ıslahında olarak yaşarsak dünya âhiret dengesini kurmuş oluruz. Bunu yapmazsak hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şeyi fesada uğratmış oluruz.
Hud (a.s) kavmine nasihat ediyor: SUARA 129: “İçinde temelli kalacakmış gibi sağlam köşkler (korunaklı kaleler) mi ediniyorsunuz?” Geçmişte Hud Kavmi, ahireti ve hesap günün unutarak İslam’dan kopmuşlar, kayalardan evler yontmuşlar, güçlü bir devlet kurmuşlar ve yıkılmazlıklarına inanmışlardır ama Allah’ın gazabı karşısında tutunamamış yıkıl¬mışlardır. Sanayileri, orduları, ekonomik güçleri, yıkılmalarını engelleyememiştir. Kendilerine nasihat edilmiş, kulak vermemişlerdir. Helak oldular, yok olup gittiler. İbret almak gerekir.
Hayat ve Ölüm
Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden çekip gitse “ne nankör ve karaktersiz bir adam, o kadar iyilik yaptık, bir teşekkür bile etmedi deriz ve üzülürüz.” Ama biz aynı şeyi, bütün nimetleri bedelsiz olarak bize ihsan eden Allah Teâlâ’ya karşı yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler gelip âhirete ve yeniden dirilişe ciddi manada iman noktasında düğümleniyor.
MÜLK 2: ”O (Allah), hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı.” Bu ayette ölümün önce ifade edilmesinde sanki bir tezat varmış gibi gelebilir. İnsanlar, önce yaşar sonra ölürler. Burada Allah bize şunu hatırlatıyor: Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü doğru okumalısınız. İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var, o halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” şeklinde anlar ve yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir yeniden diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak anlar ve ona göre yaşarsınız.
Herhangi bir şey yapmadan evvel, önce onun hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü yaşarsınız. Hayatı İslam’ca yaşayanlar, ancak Müslüman olarak ölürler.
Ahiret Şuuru
İslam’ın üzerinde durduğu konuların başında âhirete iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak bu iman ile mümkündür. Allah’a ve ebedi ahiret hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde Siyonizm’in ve Şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mazlumların haklarını savunup emperyalist zalimlere karşı direnmesi beklenemez. Bu zalimler, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber edindiklerinden, yaptıkları her iyiliğin ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler. Şuurlu bir Müslüman, akidesi için sadece malını ve dünyevi zevklerini değil, canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca Allah’tan beklemek zorundadır. Ahiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahili düşünce ve yaşayışlardan uzak durması, mümkün olmaz.


Bu yüzden Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenecek ve “adil bir düzeni” ikame edecek insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, gerçek bir ahiret inancına davet etmiştir. İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla dünyevi ve beşeri zevkini öne çıkartan bir anlayışla, gücü yettiği her şeye hükmetmek istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Tuhaf olan, işbirlikçi modern zaman insanının, bu altüst olmuş düzenin hala en iyi olduğunu ve “ilerliyoruz algısı” gereği daha da iyi olacağını söylüyor olmasıdır. Fıtratın bozulması sonucu yeryüzünde ve ülkede adaletin ikamesi ortadan kalkmıştır. İslamsız saadet olmuyor. Selam hidayete tabi olanlara…