Paralel evren var mı yok mu bilmiyoruz ama inancımıza göre dünyada, yaşadığımız hayatın yanı başında paralel bir hayat var. Siyasetin yanı başında paralel bir siyaset, ekonominin yanı başında paralel bir ekonomi var.

Bu dünya boş değil, bu meydan boş değil. Hele de insan ve insanlık sanıldığı gibi başıboş değil. İnsanı ve insanlığı adım adım takip eden bir irade var, kuvvet ve kudret var.
Yüce yaratan yeryüzündeki siyaseti anbean takip etmekte, cümle mahlûkatın rızkını günbegün belirlemekte ve bunların yönetimini her saniye kontrol eden ruhani varlıkları vazifelendirmektedir.

Yaşadığımız olayların paralelinde olmuş ve olacakları biz görmesek de okuyamasak da bilenler, görenler, okuyanlar ve yazanlar var. Hem maddi hem manevi hayatı bir arada yaşayanlar var.
Şeriat görünen âlemi temsil eden kuralları içerir fakat tarikatın kuralları hem şeriatı hem de görünmeyen âlemi temsil eder. Ağızda deprenen dil maddi âleme ait nesne olduğu için görünmeyen bu âlemi izah ve ispat edemez fakat idrak edilmesine mani de olamaz, buna gücü yetmez.

İçinde bulunduğumuz kaos, gerçek anlamıyla fitne ortamında dünyada olanlar ve olacaklar belli, sadece görmek herkese nasip olmuyor. Görmek isteyene ise açık ve net görünüyor.
İnsanlık, nereden geldiğini bilmediği gibi nereye gittiğini de bilmiyor. Gayrı müslimlerden bu şuur beklenemez fakat işin acısı nereden geldiğini bilen müslümanlar da günümüzde nereye gittiğini bilmiyor.

“Önce ahlak ve maneviyat” diye dillendirdiğimiz sloganın maneviyat kısmına maalesef yabancıyız. İnancımızın hayatımıza yansıma şartı gereği ahlakı savunuyoruz, siyasi çıkarımlarda bulunuyoruz, ekonomik planlamalara kafa yoruyoruz, toplumsal teoriler geliştiriyoruz.

Yani inancımızın elle tutulur, gözle görülür kısmına vârislik yapıyoruz, elimizden geldiğince inancımızı materyalleştiriyoruz ama maneviyatını algılamakta, tanımlamakta, yaşamakta hatta inanmakta büyük sıkıntılar çekiyoruz.

Oysa inancımızın temeli maneviyata dayanır. Daha en başından Allah’ı görmediğimiz, azametine havsalamız ermediği hâlde inanıyoruz ve seviyoruz. Peygamberimiz’in (s.a.v) iddiasına tam olarak teslim oluyoruz. Melekleri hiç görmedik ama varlıklarına ve görevlerine inanıyoruz, kitaplara inanıyoruz …

Ama iş, kitaplarda yazılanlara ikna olmaya geldi mi inancımızı ve maneviyatımızı inkâr edercesine aklımızı, gözümüzü, bilimsel verileri kutsallaştırıyoruz. Mesela depremlerin Allah tarafından insanların azgınlığına karşılık bela olduğunu savunmaktan imtina ediyoruz, yağmur duasına çıkmayı aklımıza sığdıramıyoruz.

Bu dünya boş değil, bu meydan boş değil. Hele de insan ve insanlık sanıldığı gibi başıboş değil. İnsanı ve insanlığı adım adım takip eden bir irade var, kuvvet ve kudret var.

Deccal’in tarihteki ve dünya siyasetindeki konumunu idrak etmekten aciziz, onlarca hadis-i şerife ve âlimlerin tasdikine rağmen Mehdi’nin geleceğine inanamıyoruz, Hz. İsa’nın (a.s) geleceğini ayete rağmen tevil yoluna gidiyoruz.

Gâvurun mantalitesi ile İslam’ı tanımlamak, sınırlandırmak da dâhil bütün yanılgılarımız, hatalarımız, dünyada nelerin olup bittiğini kavrayamayışımız Yahudi ve hristiyanların sahip oldukları zahiri güç ve iktidar karşısında duyduğumuz kompleksten kaynaklanıyor.
“İslam savunma dini değildir.” derdi Erbakan Hocamız, “İslam saldırı dinidir, taarruz dinidir.” derdi. Güç ve iktidar sahiplerinden, bilim insanlarından, kamuoyundan çekine çekine onların memnuniyetine zeval getirmeden İslam’a sahip çıkmaya çalışıyoruz.

Bu kompleks ve aşağılık duygusu da dâhil olmak üzere tam anlamıyla “ahir zaman”ı yaşıyoruz. Nitekim ahir zamanla ilgili Peygamberimiz (s.a.v):
“Sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış tabi olacaksınız. Hatta bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz.

  • Ya Resulullah, Yahudi ve Hıristiyanlara mı uyacağız?
  • Ya kime? (Tabii onlara uyacaksınız)!”
    buyururlar iken bir olayı değil zillete düşme sebebimizin mantalitesini anlatıyor.

Bu zillet ve meskenet ile yüz yüze gelme korkusuylakadim kaynaklarımızda ahir zamana dair ne varsa kimimiz görmezden geliyoruz kimimiz inanmakla inanmamak arasında bocalıyoruz, kimimiz de akla ve bilime aykırı olduğu gerekçesi ile inkâra yelteniyoruz.

İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveninin final bölümünü yaşıyoruz. Her ne kadar insanlığın ortak hissiyatı bu gerçeği hatırına getirmekten hoşlanmasa da dünyanın son demindeyiz. Biz belki göremeyiz ama şimdi diktiğimiz bir ağaç muhtemel ki kıyameti görecek.

İslam’ı Yahudi ve hristiyanların materyalist anlayışına sığdırmaya çalışmakla nelerden mahrum kaldığımızı bir anlayabilsek! Ahir zaman ile ilgili hadisleri ve ahir zaman şahsiyetlerini anlamamak maneviyatsız İslam anlayışının sonucudur.

Maneviyatı tam olan imanı bütün bir müslüman ahir zaman ile ilgili hadisleri basiret gözüyle değerlendirdiğinde net olarak görür ki günümüzde siyaseten olanlar ve olacaklar pazılın parçaları gibi birbirini bütünleyen olaylardır.

Küresel güç odaklarının pandemi oyunu ile neler yaptığı, bu oyunun sonunun nereye çıkacağı, küresel dünya devletinin kurulup kurulmayacağı, hangi devlet başkanının hangi konumda olduğuyani dünyanın nereye gittiği siyasete hem şer’i hem manevi gözle bakabilenler için ayrı bir âlemdir.

Günümüzün siyasetini ve yaşadığımız olayları inancımızla açıklamadıktan sonra dünyanın nereye gittiğini bu dünyada görme şansımız olmaz, dünyada neler yaşadığımızı ancak ahirette görürüz, o da işimize yaramaz.

Erbakan Hocamızın dünyada cereyan eden siyasi olayları anlatırken, kabımızı taşırmamak için anlatamadığı bir noktaya gelip de derin bir iç çekerek:
“Bir kimse bu dünyada ‘Ben Siyonizm’in ne olduğunu anladım.’ derse yanılır çünkü bir insan Siyonizm’in ne olduğunu ancak ahirette anlayacak. Yine bir kimse bu dünyada ‘Ben Millî Görüş’ün ne olduğunu anladım.’ derse yanılır, çünkü bir insan Millî Görüş’ün ne olduğunu ancak ahirette anlayacak.” demesi siyasetin maneviyata açılan kapısının işaret edilmesinden ibarettir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz