Felsefe bizde hep “dinsizlik” ile özdeşleşmiştir. Lisedeki felsefe hocam bu özdeşliğin vücut bulmuş hâliydi. Lise yıllarımda felsefeye karşı bir nefret oluşturmuştu bende. Sonradan anladım ki felsefe aslında insanın “Niye yaşıyorum? Ben kimim? Bir yaratıcım var mı? Dünyaya geliş amacımız ne?” gibi soruları sorgulama ve cevap arama bulma süreci imiş, her insanın zaten geçirdiği doğal bir süreç… Felsefe bütün bilimlerin çıkış noktası imiş.

Bizim ülkemizde üniversitelerde en düşük puanlı yerlerden biri felsefe bölümleri. Felsefeye önem vermeyişimizin sonucu olarak iş alanının kısıtlı olması etkili tatbiki bunda.

İkinci dünya savaşı sonrası ABD ve Sovyet Rusya arasında yapılan görüşmelerde “Dünyanın Avrupa’nın insiyatifine bırakılmaması gerektiği, dünyayı iki büyük savaşa soktukları, iki ülke kendi aralarında görüşerek Avrupa ülkelerini saf dışı bırakmayı” kararlaştırıyorlar, aralarında bir ittifak kurmayı planlıyorlar.

İngiltere bunu duyunca ABD’ye götürülen Alman felsefecileri finanse ederek bir “Londra solu” oluşturuluyor. İngiltere başbakanı Churchill’in ABD halkına yaptığı bir konuşmada “Bir gün uyandığınızda komünist askerlerin kapınızda olduğunu görebilirsiniz.” şeklindeki konuşması ile bu süreç ateşleniyor. ABD kamuoyunda bir Sovyet Rusya korkusu pompalıyor İngiltere. ABD seçimlerine müdahale ediyorlar. Bu Alman felsefeciler ile “devrimcilik” yerine “hümanizm” konuyor zihinlere. Sovyet Rusya düşmanlığını medya ile de destekleyip gençliği “hippi” akımlarına teslim ederek ABD ve Avrupa gençliğini yönlendiriyor, dünyayı da senelerce “Soğuk savaş var!” diye hazırladıkladıkları senaryo ile oyalıyorlar. (Daha sonra bunlar CIA belgelerinde de yayınlanıyor.)

Böylece İngiltere, ABD-Sovyet Rusya ittifakını parçalıyor. Bugün bizim ülkemizdeki sol da bu soldur. Hasan Cemal’in “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” kitabında da bu itiraf vardır. Sovyet Rusya’ya giden bizim solcuların nasıl aşağılandığını, küçümsendiğini anlatır. Senelerce bizde de “Komünizm geldi, geliyor, …” diye algı oluşturuldu. Halbuki bizdeki sol da “Londra solu” idi ve Ruslar bile bizdeki solcuları kâle almıyordu.

Sovyet Rusya’nın düşman olamayacağı, güçsüz düştüğü görülünce yeni bir “düşman” üretiliyor: “İslam Dünyası”.Erbakan Hoca’nın Almanya’da iken Alman hocasının yerine gittiği toplantıda Müslümanlar için söylenenleri dinleyip kendi adına gitmediği için müdahale edemediği, İslam ve Müslümanlar için çok ağır sözlerin söylendiği zamanlara denk geliyor bu dönemler.

Sonra birden “düşman” Sovyet Rusya iken “İslam Dünyası” oluyor. Çünkü bu ülkelerin ekonomileri savaşa dayalı, dünyada savaş olmalı ki para kazanabilsinler.Bu da yine kendi düşünürlerinin türettiği bir düşman. Aslında İslam dünyası içine yerleştirdikleri Lawrenceler, Philbylerle zaten parmağın oynatıyordu ama yeterli değildi. Bir “düşman” pompalanmalı ki barış bile olsa insanlar silaha yatırım yapsınlar. Ve bu silah satışları hiç açıklanmasın. “Dünyada silah satışı açıklansın.” diyenlerin sözlerini duymamazlıktan gelsinler. İşlerine gelmeyen herşeyi duymazlıktan geliyorlar zaten.

Canlarının istediğini de herkesin gözüne gözüne sokacak şekilde gündemde tutuyorlar. Bizim algımıza oynuyorlar ve istediklerini düşündürüyorlar bize. “Bir yalan ortaya atacaksınız, onu tekrarlayıp duracaksınız. İnsanların nasıl attığınız yalana inandıklarını göreceksiniz…” diye dolaşıp duran bir video var, işte aynen öyle… Hep tek yönlü okuyan (ya da hiç okumayan, sadece kendine seçilip hazırlananı seyreden, malesef) insanlarımız, insanlar ne de kolay manipüle oluveriyor.

Yani herşey bizim ne düşüneceğimize karar verenlerce oluşturuluyor, dost da düşmanda. Biz de bu oyunun figüranları olarak yerimizi alıyoruz.

Yıllardır haberlerde ABD’deki düşünce kuruluşlarında yapılan planları okuyoruz, dinliyoruz. Ayşe Merve Kamacı, Dr. Raphael Wakabwa ARINAITWE’nin makalesinden yaptığı çeviride “Düşünce kuruluşlarının danışmanlık süreçlerinde, karar alıcıların ve politika geliştirenlerin yanı sıra nüfusu da ikna edebilecek teknik ve kapsamlı çalışmalardan yararlanmaları gerekmektedir.” diyor. Çok önemli kısmı “karar alıcıların ve politika geliştirenlerin yanı sıra nüfusu da ikna edebilecek” hem karar alıcıları hem kamuoyunu “ikna” ediyorlar!

Kamacı, aynı makalede Wikipedia’dan yaptığı alıntıda düşünce kuruluşlarının tarihini anlatırken “1831 yılında kurulan Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü Savunma ve Güvenlik Çalışmaları, Dük Wellington tarafından başlatılmıştır. Toplumsal değişikliği teşvik etmek amacıyla 1884 yılında da Britanya menşeli Fabian Society kurulmuştur. 1914 yılında Dünya Ekonomi Çalışmaları Enstitüsü Almanya’da açılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise 1910 yılında Uluslararası Barış için Carnagie Yardım Sermayesi; 1916 yılında da Brookings Enstitüsü oluşturulmuştur. Sonrasında ise 1943 yılında Amerikan Girişim Enstitüsü kurulmuştur.” diyor.

Lütfen dikkat! İlk düşünce kuruluşu “Birleşik Krallık” yani İngiltere kökenli ve 1831 yılında kurulmuş. Yıllardır bizim hep fitnenin başı olarak gösterdiğimiz; Osmanlı’yı yıkan, İslam coğrafyasını darmadağın eden İngiltere…

“Düşünce Kuruluşu Grupları, genellikle siyasi odaklı araştırma örgütleri ve kurumlarıdırlar. Kendileri, devletlere uzmanlık hizmetleri sağlarlar.” diyor makalede. Yani devletlerin politikalarını yönlendiren kuruluşlar bunlar. “Politika analizi, araştırma, karar alma ve değerlendirme yollarıyla demokratik/çoğulcu, şeffaf ve hesaplanabilir süreçleri savunurlar. Lobi grupları olarak çalışırlar.” diyor makelede yine.

Lütfen dikkat! Bu kuruluşlar “lobi” faaliyetlerini yönetiyor. Hani biz ve bizim gibi birçok ülke kendi haklı oldukları konuları ABD parlementosunda duyurabilmek için milyonlarca dolar ödeyerek yaptırdığımız “lobi faaliyetlerini” bu kuruluşlar yapıyor! Bizim paramızla zengin oluyor, sonra yine bize karşı daha fazla para verenlerin fikri için lobi faaliyeti yapıyorlar. Parayı veren düdüğü çalıyor. Gerçi bugüne kadar ödenen paraların gerçekten karşılığını veriyorlar mı, o da sorgulanır.

Düşünce Kuruluşları

Bizdeki düşünce kuruluşlarını merak ettim. Bizde ilk kurulan düşünce kuruluşu ESAM olarak geçiyor. Bu gurur verici. Esam yaptığı çalışmalar ile hâlâ takdir toplayan bir düşünce kuruluşu olarak yerini koruyor. Ama kuruluş yılı 1969. O yıla kadar bizde hiç düşünce kuruluşu olmaması ne büyük eksiklik. Zaten takip eden yıllarda da (2000’e kadar) iki elin parmaklarını geçmeyen bu kuruluşların sayısı 2000’den sonra hızla artmış. Son üç dört yıldır yeni düşünce kuruluşu açılışında yine düşüş var. Bizde düşünce kuruluşları bile politize olmuş durumda(herşeyimiz gibi). Herkes kendi kuruluşunu takip ediyor ya da bizde daha çok anket şirketi gibi çalışıyor bazı düşünce kuruluşları.

Avrupa ve ABD kendi ülkelerinin kıt kaynakları ile yetişmiş insanları toplayıp kendisi için çalıştırıyor. İngilizce’yi dünya dili hâline getirerek de zaten bütün yayınları kendi dillerinde sundurup kim ne yapmış, anında ulaşıyorlar. Bu apayrı bir konu, benim bir türlü kabullenemediğim.

Yale Üniversitesinde okumuş sonra ülkemize dönmüş bir kızımızın videosunu seyretmiştim: “Bizim gibi ülkelerden gelen öğrencileri hep kendi ülkeleri ile ilgili araştırmalara yönlendiriyorlar. Kendi giremedikleri kaynaklara bu öğrenciler ulaşıyor, üstelik de İngilizce’ye çevirerek kendilerine veriyorlar. Bu yüzden ben farklı alanda çalışma yaptım.” demişti. Öğrenci aracılığı ile senin en ince ayrıntıdaki bilgine hem de kendi dilinde kolayca ulaşmak… Hap bilgi olarak elinin altında hazır, istediğin zaman kullanabileceksin, ne güzel!

Bizim eğitim sistemimiz içinde düşünen, eleştiren, tartışan, hemen kabul etmeyen, sorgulayan insan yetiştirmemiz gerekiyor. Ablamlar ortaokul-lise yıllarında okul çapında münazaralar yapardı. Çalışırdı konusuna, evde de bir telaş olurdu, onun hazırladığı ateşli konuşmalarını dinlerdik. Karşısındakine savunduğu fikri kabul ettirirdi genellikle, ablamın grubu kazanırdı. Biz hiç böyle etkinlikler yapmadık okulda. Hep imrenirdim, hoşuma giderdi o hazırlanırken.

Öğretmen olunca ben de yapmaya çalıştım sınıf içinde, çocukların çok hoşuna giderdi. Hazırlık aşamasında çocuklar araştırma yapmak zorundalar, büyüklerine danışmak, okumak zorundalar. Tartışma esnasında ise ikna kabiliyetleri, hitabetleri, hazır cevap olmaları çok önemli bu yönleri gelişiyor.

Eğitim sistemimizde ilkokuldan başlayarak bu türlü etkinliklere daha fazla yer verilmeli. Çocuklarımıza düşünmeyi, düşündüğü fikri savunmayı öğretmeliyiz ki çocuklarımız düşünmeden, önlerine konulan herşeyi sorgulamadan kabul etmesinler. Etki altında kalmasınlar, onlar kendilerini yetiştirip onlar etkilesinler.

Zaten dijital ortamda yetişen çocuklar konuşmaktan, yazmaktan aciz hâle geliyorlar, onları zorlamalıyız biraz. Hele pandemi süreci, çocukların konuşmayı bile unuttukları dönem olacak neredeyse. Herşey çevrimiçi iken biz de öğrencilerimize çevrim içi münazarlar yaptırabiliriz.

Ülkemizi daha iyi yerlerde görmek için eğitim yatırım yapacağımız en iyi kalem. Bilim insanlarımızı ülkemize çekmeliyiz. Aslında teknolojisi gelişmiş Avrupa ve ABD kendi insanları ile bu teknolojiyi üretmiyor. Dünyadaki bilim insanlarına çok para vererek onlara imkânlar sunarak bunu yapıyor. Koronavirüse karşı ilk aşıyı geliştiren bilim insanları, kanser araştırmacıları, BioNTech şirketinin kurucuları Dr. Özlem Türeci ile Prof. Uğur Şahin’e Almanya’nın en üst düzey devlet madalyası olan Yıldızlı Liyakat Nişanı verildi biliyorsunuz. Uğur Şahin’in konuşması çok ilginçti törende: “Bu aşı 16 farklı ülkeden bilim insanının çalışması sonucu ortaya çıktı. Ben bu ödülü tümü için alıyorum.” dedi. Bu çok önemli bir detay. Bilim insanlarımızı ülkemizde tutmalı, hatta dünyadan bilim insanı toplamalıyız ki teknolojimiz gelişsin, ülkemiz kalkınsın.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz