Uzun bir manayı bir tek kelimeyle ifade eden kavramların ve bu kavramlara yüklenen manaların insan ve toplum üzerindeki etkisi büyüktür. Din ve bilim kavramlarla öğrenilir ve tatbik edilir. Bu yüzden her dinin ve bilim dalının kendine has kavramları vardır.

Dünya üzerinde kavram karmaşasını bizim kadar yoğun ve derin bir şekilde yaşayan başka bir ülke ve millet olduğunu sanmıyorum. Çünkü hiçbir milletin tarihinde, bizim kadar “yeniden kendi benliğine kavuşturmak” adına kullandığı alfabesinden kelimelerine varıncaya kadar diline tepeden müdahaleler olmamıştır. Dilin kendi benliğine kavuşması bahanesiyle değiştirilen kelimelere ve kavramlara da baktığınızda İslam’la şereflenmemizin bin yıllık birikimi neticesinde lisanımızı zenginleştiren kelime ve kavramlar üzerinde yoğunlaşıldığı görülmektedir. Bu bağlamda “eğitim” ve “terbiye” kavramlarını ele aldığımızda anlam ve hedefleri bakımından aslında zannedilenin aksine eğitim ve terbiyenin birbirinden mühim farklılıkları olduğunu görürsünüz.

Terbiye; insanın ruhen, edeben, ahlaken ve cismen yükseltilmesi, olgunlaştırılması, kemale erdirilmesi anlamına gelmektedir. Bu tanıma göre terbiye kavramı, ilim öğrenmenin yanı sıra öğrendikleriyle amel etme kapsamında saygı, edeb, görgü, nezaket gibi güzel ahlakın gerektirdiği davranışları kazanmayı ve kazandırmayı da kapsamaktadır. Kur’an ve Sünnette terbiye; Allah’ın (cc) “Rab” isminin bir gereği olarak, tüm varlıkların var olmalarından ölümlerine kadar, her türlü durumlarıyla ilgili kurallar koyması ve insanları vahiy göndermek suretiyle ıslah edip, arıtıp, saflaştırıp, olgunlaştırıp, terbiye edip yetiştirmesi, geliştirmesi ve kâmil insan hâline getirip yüceltmesi anlamına kullanılmaktadır.

Bu münasebetle nefislerimizdeki kusurları, eksikleri, zayıflıkları giderip kâmil bir insan olmak için çaba göstermeye “nefis eğitimi” değil, “nefis terbiyesi” deriz. Tüm insanların hiç şüphesiz en mükemmeli olan Resûl-i Zîşân Efendimiz (sav) “Beni rabbim terbiye etti ve terbiyemi en güzel (şekilde) yaptı.” buyurmuştur. “De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka Rab mi arayayım?” buyrularak Allah’tan başka rab aranmaması lüzumu vurgulanırken ruhumuzu, edebimizi, ahlakımızı yükseltip olgunlaştıracak düsturları koyacak; öğütlerini, emirlerini tutacak başka birini aramamak gerektiği de belirtilmektedir.

Eğitimin kelime anlamı ve kökenine gelince bu konuda birçok görüş bulunmakla birlikte TDK sözlüğünde “Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme” diye tarif edilmektedir. Görüldüğü gibi bu tarifte “ahlak ve maneviyat” kastedilmemektedir.

Bu eğitimin ihata ettiği konular faydalı ve güzel şeyler olabildiği gibi mesela barmenlik, opera, bale, dans, hırsızlık, kapkaççılık vb. şeyler de olabilir. İyi eğitimli barmen, balerin, ya da dansöz için hiç kimse iyi terbiye görmüş diyemez. Bu gün diploma sahibi olan birine eğitimli diyoruz ama terbiyeli insan da diyebilir miyiz? Her şeye rağmen kendimizi terbiye ve eğitimin aynı manalar ifade ettiğini düşünmeye zorlasak dâhi barmenlik, opera, bale, dans vb. eğitimlerine de “terbiye” diyebilir miyiz?

Eskiden eğitim yerine terbiye kavramı kullanılırdı. Çünkü terbiye kelimesinde rabbanilik vardır. Bilhassa ülkemizde terbiye yerine eğitim kavramını icat edenlerin bunu, bu rabbani vasfı yok ederek icat ettiklerini görüyoruz. Dolayısıyla terbiye manevi ve derûni manalar ifade eden Kur’anî bir kavram, eğitim ise manevi boyuttan soyutlanmış seküler bir kavramdır. Demek ki yöntemi itibariyle de eğitimin Kur’ân dışı ahlak, Kur’ân dışı yol ve yöntemleri ihtiva ettiğini görülmektedir.

Mamafih eğitimi terbiyeye dönüştürmek, ona rabbani bir maya katmakla mümkün olur. Fıkıhta “pis olan bir maddenin temiz olan bir madde hâline dönüşmesi” anlamına gelen “istihâle” diye bir kavram vardır. Buna verilen örneklerden birisi de şarabın sirkeye dönüştürülmesidir. Şarabın içerisinde oluşan etil alkol biyokimyasal süreçler sonucu oksitlenerek asetik aside dönüşür ve etil alkolün sarhoş edici ve diğer olumsuz etkileri ortadan kalkar ve elimizdeki sıvının adı şarap değil sirke olarak değişmekle kalmaz; haram iken artık helale dönüşmüş olur.

Bugünkü eğitim sisteminde hedef akademik başarıdır, terbiyede ise hedef çocuğun kalbine ne konulduğudur. Hâlbuki çocuğun kalbine ahlak ve maneviyatı koymak onun akademik başarısından çok daha mühimdir. Terbiyede başlangıçta tayin edilen hedefe ulaşmaya “muvaffak olmak” denirdi. Şimdi terbiyenin yerini eğitim kavramı alınca başlangıçta tayin edilen hedefe ulaşmaya “başarı” denilmeye başlandı. Dikkat edilirse herhangi bir başarıyı kazanan bugün “Ben kazandım.” diyor. Oysa eskiler önce Allah’a hamd ederek “Elhamdülillah, muvaffak oldum.” derlerdi. Bu iki sözün sahibinin bilinçaltını analiz edecek olursak birincisinde başarıyı tamamen kendi marifeti saymak, ikincisinde ise Hz. Şuayb’ın (as) lisanıyla rabbimizin “Muvaffakiyetim de ancak Allah’ın yardımı ile olacaktır.” ayetinde buyurduğu gibi bu başarının kendisine Allah’ın (cc) lütfu ve ihsanıyla olduğuna inanmak vardır.

Nerede bir yanlışlık, huzur bozuculuk, çirkinlik görse “Eğitim şart..!” diye dertlenenler toplumun asıl huzurunu kaçıracak işlerin planlayıcılarının ve öncülerinin iyi eğitim görmüş, yüksek başarılar elde etmiş, yüksek mevkilere gelmiş ama terbiye noktasında sıkıntıları olan kimseler arasından çıktığını görememektedir. Oysaki “eğitimsiz” denilen insanlar arı-duru, saf ve temiz bir şekilde ahlaki ve manevi değerleri çok daha iyi korumaktadırlar. Çünkü bu insanlar denildiği gibi eğitim görmemişler ancak iyi birer terbiye almış tertemiz kimselerdir.

Öte yandan terbiyede, ahlâk ve maneviyat, şuur, doğruluk, dürüstlük, diğerkâmlık, namusluluk, îsâr (mümin kardeşini kendi nefsine tercih etme) vb. söz konusudur. Meselâ bir insana eğitimsiz denildiği zaman, herhangi bir konuda beceriksiz veya acemi olduğu anlaşılır. Fakat herhangi bir kişiye terbiyesiz denildiğinde, haddini aşan, ahlaksız manasında anlaşılır, dolayısıyla hakaret olarak kabul edilir. Demek ki “eğitim şart” yerine “terbiye şart” desek daha doğru olacaktır.

Çünkü İslami-Kur’anî terbiyenin referansı Hakkı üstün tutan Kur’an ve Sünnettir. Temelinde dünya hesabından kaçabilse de ahirette hesaba çekileceğine iman vardır. “Kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip isteme” vardır. Bu münasebetle biz gerçek huzur ve saadeti, imanda ve İslâm’da görürüz.

Referansı vahiy olmayan bir eğitim terbiye edemez, terbiyeyi ifsat eder.

Kur’an dışı, seküler eğitimin ruhlarda hâsıl ettiği kötülükler dün ne ise bu gün de odur. Referansı vahiy olmayan bir eğitim terbiye edemez, terbiyeyi ifsat eder. Çünkü terbiye yerine eğitimi koyanların referansı kuvveti üstün tutarak dünyayı kan gölüne çevirip yaşanamaz hâle getiren Batı kültürü ve medeniyetidir. Maddeci, menfaatçi, dünyacı, bencil, “rabbenâ hep bana” anlayışına götürmektedir. Paran varsa gücün, gücün varsa arkan kuvvetlidir; insanı “Kimse sana dokunamaz.” inancına sürüklemektedir. Seküler bir eğitim neticede güce sahip olunca Firavunlaştırır, güç elden gidince güçlülerin ayağını öpecek kadar zelil, zavallı ve sefil yapar. Güçlü olanın haklılığına inanır, kaba kuvvete teslim olmayı telkin eder.

Referans aldıkları Batı’nın siyasetçilerine, pedagog, psikolog ve sosyologlarına göre toplumu oluşturan fertler iyi yer, iyi giyerse mesutturlar, bahtiyardırlar. Onlara göre bütün problemlerin giderilmesi, huzura ve saadete erişilmesi iktisadi durumun mükemmeliyetine bağlıdır. Mutluluğu maddi refaha ulaşmakta görürler. Yani cüzdan doluysa devletleri de güçlüyse toplum huzurlu demektir.

Ancak eğlencenin bin bir çeşidini geliştirerek kendilerini tatmin etmeye çalışmaları, her gün ayrı bir kılık ve kıyafetle toplum huzuruna çıkmaya mecbur hissettiren moda hareketleri, çöken aile yapıları, yığın yığın intiharlar gösteriyor ki bu toplumlarda çok ciddi bir tatminsizlik ve huzursuzluk bulunmaktadır ve mutlak saadet için maddi refah yetmediği görülmektedir.

Böyle bir felsefeyle yapılan eğitim; karakterleri bozar, kişiliksizliği ve kimliksizliği kimlikleştirir. Ötekileştirici bir karaktere sahiptir, kendisi dışındakine söz hakkı vermez, varlığına dahi tahammülü yoktur. Felsefesi diyalektik ve demagojiye dayanır. Irkçılığa götürür. Taassup ve muannitlik en belirgin vasıflarındandır hakikati ne görmek, ne duymak ister.

Günümüz Müslümanlarının dünyevileşmesi, İslami edep ve ahlaki değerlerden uzaklaşması, hakkı hâkim kılma konusunda tembelleşmesi terbiyelerinin eğitime dönüşmesinden olmasın sakın!