Türkiye’de eğitim sisteminden yakınmayan cumhurbaşkanı, millî eğitim bakanı, idareci, öğretmen, öğrenci, veli gibi yönetici veya paydaş var mı? Ağzını açan eğitimizin yanlışlığını veya eksikliğini anlatıyor. Bunun bir sebebi olmalı.

Her şeyden önce, eğitim sistemi ve müfredat ile uygulanacak toplum arasında uyum olmalı. Uyum o kadar önemli ki… Kainatta muazzam bir ahenk-uyum görürsünüz. Dünyanın hareketleri, gece ve gündüzün arka arkaya gelişi… Gagası ve başı arasında uyum olmayan bir kuş var mı? Gözü ayaklarında olan bir insan gördünüz mü? Çevrenize bakın, bu uyumu her yerde göreceksiniz!

Peki, eğitim sistemimizle toplum yapımız niçin “uyumlu” değil? Kimliğimizi niçin gizliyorsunuz? Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz. Kimliğimiz açık bir şekilde eğitime niçin yansımıyor? Aslını, cevherini koruyamayan bir insan çevreye rezil olur. Ülkeler de öyledir.

EĞİTİMİMİZ BİZE BENZEMELİ

Cumhuriyet döneminde eğitimimizin yönü Batı’ya çevrildi. Eğitimimiz başlangıçta Amerikalı Filozof John Dewey’in hazırladığı raporlarla şekillendi. Daha sonra eğitimimize Fulbright Eğitim Anlaşması yön verdi. Başka ülkelerin şartlarına göre hazırlanan eğitim sistemleri bizim bünyemize uymadı. 5 yaşındaki çocuğa 42 numara ayakkabı giydirmek gibi bir garip görüntü oluştu.

Kendi değerlerinden korkan bir toplum görüntüsüne sahip olmak ne kadar acı! Hâlbuki, bizim ilk emri “Oku.!” diye başlayan bir dinimiz var. O dinin peygamberi, “Beşikten mezara kadar ilim öğrenmeyi” emrediyor. Mesela, kitap okuma alışkanlığı konusunda öğrencilerimiz ne durumda?

Öğrencilerimizin önemli bir kısmı, “not almak için” yalnız ders kitaplarını okumakla yetiniyor. Mevcut eğitim sistemi öğrencilerimize okuma zevki kazandıramıyor. Edebiyatımızın zirve örnekleri arasında yer alan Fuzulî, Baki, Şeyh Galip, Nâbi, Mevlâna, Yunus Emre, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Mehmet Akif, Necip Fazıl gibi değerlerimizi bile okuyan o kadar az ki!

İstiklal Marşı’mızın kabulünün 100. yılındayız. Sorun bakalım, İstiklâl Marşı’nın yazılışı öncesi yaşanan 1. Dünya Savaşı’nı, Çanakkale’yi, Kurtuluş Savaşı’mızı, Mehmet Akif’i ne kadar biliyorlar? Çanakkale harikasını oluşturan bir milletin çocukları aşağılık kompleksine kapılır mı? Başka ülkelerde yaşamaya özenir mi?

AYDINLAR UYARIYOR

ÖSYM tarafından yayınlanan YKS, 2020 Yılı Değerlendirme Raporu eğitimdeki acı tabloyu ortaya koydu. 2.296.138 kişinin girdiği TYT oturumunda Fen Bilimleri test sorularının tamamını bilemeyenlerin sayısı 553.129. Manzara düşündürücü değil mi? Bu öğrencilere 4 senede bir şey öğretilmedi mi? Yoksa, öğrenciler mizaç ve yeteneklerine uygun olmayan ders ve bilgileri öğrenmeye mi zorlanıyorlar?
Millî Eğitim eski Bakanı Erkan Mumcu, öğrencilerin yetenek ve ilgileri ile uyumlu olmayan sınav sisteminin “cinayet” olduğunu anlattı: “Seçme, yerleştirme, yani sıralama sınavları cinayettir. Tasarlanmış bir cinayet. Dünyanın hiçbir yerinde bu cinayet yok.” (Haber Global, 24. 09. 2021)
Eğitim, kültür alanındaki yazılarıyla tanınan Yusuf Kaplan, eğitim üzerinden, “Sömürgeci ve emperyalistlerin yapamadığı ölçüde bir yıkımla karşı karşıya kaldığımızı” anlattı: “Eğitimde, medyada, kültürde büyük bir kuşatma ile karşı karşıyayız. Üçünde de ülke işgal altında. Yani, beynimizi koruyamıyoruz, zihin inşa edemiyoruz.” (Yeni Şafak, 29. 03. 2021)

EĞİTİM YENİDEN ELE ALINMALI

Eğitim deyince çoğumuz okul, derslik, akıllı tahta, bilgisayar, laboratuvar, okul servisi, öğretmen açığı gibi yalnız şekli ihtiyaçları anlıyoruz. Şüphesiz bunlar da eğitimin tamamlayıcı unsurudur. Eğitimin asıl sorunu içerik, sistem ve müfredattır. Sıkıntı ve eksiklik daha çok “içerik” ile ilgilidir.

İçerik eksikliği giderilmeli ki, öğrenciler bizi biz yapan değerleri öğrenebilsinler. Öğrenciler dinini, tarihini, kimliğini, ülkesini, ailesini, birlikte yaşadığı insanlarla anlaşabilmeyi öğrenmelidir. O zaman hedefleri, idealleri olan bir “millet” olduğumuzun farkına varırız. İnsanlar birbirini sever. Akrabasına, komşusuna, yurttaşlarına karşı görevlerini bilir.

Eğitim, bu anlayışla yeniden masaya yatırılmalı. Konu enine boyuna tartışılmalı. Eğitimde kaliteyi yakalamış ülkeler, eğitimle doğrudan veya dolaylı ilgili olan herkesin görüşünü alıyorlar. Yönetici, öğretmen, öğrenci, veli, çevre gibi herkesin görüşünü. Eğitimde “katılımcılık” sağlandığı zaman herkes bu konuya katkı sağlıyor, fedakârlık yapıyor. Mesela, Almanya’da eyaletlerde az çok farklı eğitim uygulamasının görülmesi bu yüzden.

EĞİTİM “ZORUNLU” OLMAZ

Eğitimin hedefinde “insan” vardır. Eğitim, insanı tanımakla başlar. Öğretmen, önce öğrenciyi tanıyacak. Mizacını, yeteneklerini, ilgi ve meraklarını… Hem onda bulunan cevherleri tanıyacak hem de o cevheri işleyerek faydalı hâle dönüştürecek.

Öğrenciye eskiden “talebe/isteyen” denirdi. Öğrenci ne ister? İlim, irfan ister; kendinde bulunan cevherlerin işlenmesini ister. Öğrencinin bunu “sözlü” olarak ifade etmesi gerekmez. Öğretmen, bilgi ve ferasetiyle öğrencisinin mizaç ve yeteneklerini; ilgi ve meraklarını ortaya çıkarır ve bunları işleyerek toplumun faydasına sunar.

Gelişmiş ülkeler, ilkokul sınıflarında öğrenciye bilgi yüklemekten kaçınır. Önce öğrencilerin yetenek ve ilgileri ölçülür. Meselâ, salona 30 ayrı meslek grubuna ait çalışma aleti, oyuncaklar konur. Öğrencinin önce bunlardan hangisine yöneldiği gözlenir. Anlama, kavrama becerisi kontrol edilir. Bu çalışma, gözlem ve anketlerle 4 sene sürer. Neredeyse yanılma payı sıfır noktasına gelir. Öğrenci, bu eğitimin sonucuna göre mesleğe yönlendirilir.

Herhâlde bu gerçekler eğitimin “zorunlu” olamayacağını göstermiştir. Tek tip eğitim yaratılışa ve pedagojik gerçeklere aykırıdır.

EĞİTİM “GERÇEKÇİ” OLMALI

Aynı zekâ ve beceri seviyesinde olmayan öğrenciler yarıştırılamaz. Meselâ sınıfta zekâ yaşı 90 ile 130 aralığında, becerileri de farklı öğrenciler var. Bu sınıftaki öğrencileri yarışma yoluyla çalışmaya teşvik edemezsiniz. Çünkü şartlar eşit değil. Bu farklılıktaki öğrencilere takdir, teşekkür, onur belgeleri vererek gayretlerini artıramazsınız. Çünkü zekâ yaşı 100’ün altında olan öğrenciler 50 sene okusa bu belgeleri alamaz. O noktaya ulaşamayınca bu belgeyi alanlara düşman olur veya soğuk bakar.

Eğitimimizin o kadar çok problemi var ki! Medyada, “Eğitimimiz yerlerde sürünüyor”, “Okul insana bir şey kazandıramıyor” gibi sözler duyuyoruz. Bunlar kabul de gördüğüne göre eğitim sisteminden yakınma sonsuza kadar sürecek mi?
Vakit geçirmeden öğrencilerin mizaç, yetenek, beceri, ilgi ve merakları dikkate alınarak “gerçekçi” bir eğitim sistemi ortaya konulmalıdır. Bu sağlanamazsa eğitim sistemimiz el yordamıyla ilerlemekten kurtulamayacaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz