Bir ülkenin eğitim felsefesi, temelde, onun geleceğe yönelik “Nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?” sorusuna yanıt veren bir yapıyı içerir. Türk eğitim sistemi tüm cumhuriyet tarihi boyunca Ziya Gökalp’in savunduğu sosyolojizm kökenli Durkheimci bir eğitim sistemi olmuştur. Türkiye’de eğitim, modern ve dinamik toplum oluşturmak için başvurulan bir araç olmanın ötesinde politik, ekonomik ve kültürel bağımsızlığın da gereklerinden birisi olmak mecburiyetinde olduğu hâlde 27 Aralık 1947 tarihinde ABD ile Fulbright eğitim anlaşması imzalandı. Bu tarihten sonra 1950’li yıllarla birlikte eğitim sistemimizin felsefesinde/paradigmasında bir değişim görülür. Birçok eğitimcimiz yetiştirilmek ya da yüksek lisans, doktora öğrenimi için ABD’ye gönderilmeye başlanır. Bu eğitimcilerimiz yurda geri döndüklerinde Amerikan davranışçılığını eğitim sistemimize yerleştirirler. Eğitim sistemimiz o tarihten bu yana ABD etkisine girmiştir.

Günümüzde ise eğitim politikalarımız Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında oluşturulmaktadır. AB ülkelerinde bir sistem var, bu sistem kimin hangi lise ve fakülteye gidebileceğini belirliyor; Türkiye’de ise bir sistemsizlik mevcut.
Eğitim politikaları devlet politikaları ve hükümet politikaları, olmak üzere ikiye ayrılır. Eğitim politikalarımızın en olumsuz yönlerinden biri istikrar olmamasıdır. Bunun sebebi eğitim politikalarının devletleştirilememesidir. Ne yazık ki ülkemizde eğitim politikaları iktidarda bulunan siyasi partilerin ideolojik düşüncesine göre şekillenmekte ve bu yüzden süreklilik arz etmeyip günü kurtaran kısa süreli değişiklikler olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği on beş yılda denenip değiştirilen liseye geçiş sınavları LGS, OKS, SBS, TEOG’dur.

Beş yılda bir değiştirilen ancak bir türlü hedefine varılamayan müfredat değişiklikleri de günü kurtarma telaşıyla uygulanan politikalardan öteye gidememiştir. 28 Şubat darbesi süreciyle başlayan 8 yıllık kesintisiz eğitim meslek liselerine ve sanayide çırak olarak çalışan ara elaman yetiştirilmesine vurulan en büyük darbe olmuşken Ak Parti iktidarının uygulamaya başladığı 12 yıllık zorunlu eğitim, sanayiye ve üretime dönük ihanet boyutundaki bir düzenleme olmuştur. Yapılan sınavlarla başarılı öğrenciler fen ve Anadolu liselerine yerleşirken meslek liseleri, okuma istidadı olmayan ve başarısız öğrencilerin doldurulduğu kurumlar oldular. İmam hatip liselerine devam eden öğrencilerin %75’i namaz dahi kılmıyorken bu öğrencilerin mezun olup imam adayı olacağı gerçeği doğrusu korkutucu bir manzara. Başarılı imam hatip talebeleri zaten hukuk ve siyasal fakültelerine yöneliyorlar.

Meslek liselerinin durumu daha da içler acısı. Bugünkü meslek liselerinin çoğu atıl durumda. Dünyadaki genel eğilim, öğrenci sayısının yüzde 65’inin mesleki eğitimde, yüzde 35’inin ise genel eğitimde olması yönünde. Getirilen sınav sistemleri, katsayılar ve zorunlulukmuş gibi üniversite okuma isteği ülkemizde bu tabloyu tam tersine çevirmiş. Almanya’dan Güney Kore’ye teknoloji devrimi yaratan ya da Fransa’dan Avustralya’ya yaşam standardını yükselten ülkelerin eğitim modellerine baktığınızda ara insan gücü yetiştiren her kademedeki mesleki okulların çok önemli bir yeri vardır. Bizde ise tam tersi. Bu yetmezmiş gibi bir de meslek liselerine öğretmen yetiştiren Teknik Eğitim Fakülteleri teknoloji fakültelerine çevrilerek meslek liselerine adeta kilit vurulmuş oldu.

“Uygulanan eğitim politikalarının sonuçları 15- 20 yıllık bir sürede elde edilmektedir. 12 yıllık zorunlu eğitimin topluma olumsuz yansımaları on beş yıl sonra daha net ortaya çıkacaktır. Şu anda can çekişen birçok zanaat dalı yirmi yıl sonra yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. “

Meslek liselerine giden öğrencilerin büyük bir oranı devamsızlık yapıyor. Bunların bir bölümü devamsızlık nedeniyle örgün eğitim dışına çıkıyor. Ders çeşidinin ve saatinin çok olması meslek liselerindeki devamsızlığı ve başarısızlığı etkileyen etmenlerdendir. Zaten başarısız olduğu için meslek lisesine yönelen öğrenciye fizik, kimya, matematik gibi dersleri vermenin mantığı ne olabilir! Dört işlemi bilmeyen öğrenciye türev, integral anlatmaya çalışan öğretmenin durumunu düşünün. Tam bir zulüm.. Hem öğretmene zulüm hem de öğrenciye zulüm.. Yeni programda 10 ve 11. sınıflarda ikişer saat felsefe dersi var. Bu programı hazırlayan aklı evvellere sormak lazım; felsefe dersinin meslek lisesi öğrencisine katkısı nedir? Günde 10 saat ders gören öğrencilerin nerdeyse 5 saati boş geçiyor. Öğretmen derse girse dahi boş geçiyor. Çünkü öğrenci de öğretmen de tükenmiş oluyor. Pratik hayatında ve meslek hayatında işine yaramayacak bilgileri içeren dersleri öğrenciye dayatmanın hiçbir mantığı yok. Onun yerine mesleki beceri kazandırmak amacıyla işletmede yarım günlük çalışma öğrencinin yetişmesi açısından daha faydalı olacaktır.

Küçük sanayinin, ara eleman ihtiyacının yegâne kaynağı meslek liseleri ve usta çırak ilişkisidir. 8 ve 12. sınıfı bitiren bir gencin çırak olarak çalışması mümkün olmuyor. Ağaç yaşken eğilir özdeyişinden hareketle 12 yıllık zorunlu eğitim ihanetinden vazgeçilmeli. Okuma istidadı olmayan çocuklar bir mesleğe yönlendirilerek zanaatkâr olmaları sağlanmalı. Meslek liselerindeki birçok zanaat dalı öğrenci azlığından veya öğretmen yokluğundan kaldırıldı ve kaldırılmaya devam ediyor. Uygulanan eğitim politikalarının sonuçları 15- 20 yıllık bir sürede elde edilmektedir. 12 yıllık zorunlu eğitimin topluma olumsuz yansımaları on beş yıl sonra daha net ortaya çıkacaktır. Şu anda can çekişen birçok zanaat dalı yirmi yıl sonra yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ayakkabımızın pençesini çakacak ayakkabı ustası bulamayacağız. Pantolonumuzun paçasını dikecek terzi, koltuğumuzun ahşabını boyayan astarını değiştiren mobilya ustası, kapımızı tamir edecek marangoz, arabamızın kaportasını tamir edip boyayacak usta bulamayacağız.

Büyük sanayi kollarında ve tarımda dışa bağımlı hâle getirildiğimiz yetmezmiş gibi küçük zanaat dallarında da dışa bağımlı hâle getiriliyoruz. Bu da gösteriyor ki AB uyum süreci kapsamında eğitim sistemimiz ve eğitim kurumlarımız işlevsizleştiriliyor. Bunun da arka planında Haim Nahum Doktrininin “işsiz bırakmak, aç bırakmak” alt yapısının olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu nedenle meslek liselerini sil baştan yeniden dizayn etmek mecburiyetindeyiz. Zanaatkâr yetiştirecek bir yapıya büründürülerek toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek alanlar açılmalı. Müfredatlar yeniden ele alınmalıdır. Mühendislik fakültelerine gidecek öğrenciler dâhi teknik mesleklerden seçilmeli. Kontrol kalemiyle dolma kalemi ayırt edemeyen düz Anadolu lisesi öğrencilerinin mühendisliklere alınmasından böylece vazgeçilmeli.

Ülkeleri ve toplumları kalkındıran birinci unsur eğitimdir. Ülkeleri ve toplumları yok etme sürecine getiren unsur da eğitimdir. Kalkınmış ülkelerin hepsinin eğitimde başarılı olduğu görülür. Eğitimde başarılı olan ülkelerin de eğitimi devlet politikası olarak uyguladıkları görülmektedir. Ne yazık ki eğitimimiz yazboz tahtasına dönmüş durumda. Günübirlik politikalarla ve ben yaptım oldu, mantığıyla yapılan bütün değişiklikler eğitimimizi yok olma sürecine getirmiştir. Bir ülkeye ihanet sadece terör estirerek, darbeye teşebbüs ederek veya ülke aleyhine yabancı basına demeçler vererek yapılmaz. Eğitim yapımızı bu hâle getirerek işlevsizleştirmek de ülkemize ve milletimize yapılan en büyük ihanettir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz