Okullarımız iki büyük insan faktörü üzerinde faaliyet gösterir: Okul idaresi ve öğretmenler. Okullarımızı çağın en son teknolojileri ile donatabilirsiniz, en pahalı metal yatırımları yapabilirsiniz ama bunları yüreğini ortaya koyarak kullanacak insan kaynaklarına sahip değilseniz metal teknik yatırımların tamamı kısa bir süre içinde teknik çöplük haline gelecektir.
Toplumsal başarı yeni yetişen genç kuşakların zaman kaybetmeden işe başlaması ile yeterlilik kazanır. Neslin üretkenliğe yönelik yetişmesi için okul insan kaynaklarının, öğrencinin yüreğine, zihnine, bedensel gelişim dünyasına, yaşam planlamasına etkili bir şekilde dokunabilmesi önemlidir. Bir o kadar da devletin iş sahalarını koruması ve geliştirmesi kadar, üreticiyi destekleyen tavır içinde olduğunu samimiyetle göstermesi önemlidir.
Bu açıdan okullarımızı zihinsel potansiyelin gelişim merkezi olarak gördüğümüzde PISA başarı sonuçlarımız ortada. Merak eden webden araştırır. Türkiye 72 ülke arasında 50. sırada yer alırken önceki testlere göre de performansı geriledi.(https://www.bbc.com/turkce/haberler -dunya-)
Okullarımızı kalp gelişim merkezleri olarak gördüğümüzde deizm, ateizm, cinsel deneyim tehlikelerinden söz etmeden geçemeyiz. İntihar vakalarının yirmi yaş altına sıkışması göze çarpıyor. Camiler ve imam hatipler ilim öğrenme ihtiyacı yerine sadece sosyal iletişim merkezi haline gelmiş gibi görünüyor.
Okullarımızı bedensel gelişim merkezi olarak gördüğümüzde; bu gelişime katkıda bulunacak alt yapıya sahip okulların yok denecek kadar az olduğunu belirtmek zorunda kalıyoruz.
Okullarımızı yeteneklerin keşfedildiği merkezler olarak görmek mümkün değil. Okullarımızda henüz laboratuvar ortamından söz etmek mümkün olmadığı gibi, olsa bile sınava hazırlık için test çözmeye ayrılan zamandan dolayı bu ortamları kullanacak zaman yok. Atölye sınıflarımız az ve iş teknik öğretmenlerimizin yetenek gelişimi üzerine çalışmaları yeterli değil.
Son yirmi yılımızı eğitim yapılanması ve sistem arayışına vermiş bir ülkeyiz. Henüz tüm bu arama tarama çalışmalarına rağmen sonuç alabilmiş değiliz. Petrol değil ki “Yabancılar buldu; üstüne beton döktü, çekti gitti” diyelim. Bu arayış içinde uluslararası değerlendirmede başarı rekorları kıramadık ama üniversite giriş sınavlarında sıfır çeken öğrenci sayısında rekor kırmış durumdayız.
Üniversite giriş sınavında yaklaşık iki milyon öğrenciden yaklaşık otuz altı binden fazla öğrenci son dört yıldır sıfır çekiyor. (ÖSYM’nin web sayfasından bilgi alabilirsiniz.)
Okullarımızdan önce okullarımızın insan kaynaklarından fiziksel donanımına, okulda uygulanacak ders müfredatından okul içi etkinliklerin zenginleşmesine kadar sorumlu merkezin MEB olduğunu düşünüyorum. Okullarımızın en az elli yılın üzerinde sisteme bağlı istikrarlı devam süreci olmalı ki eğitimde geleneksel Türk eğitim sisteminden söz edip çağın getirdiği koşullara göre bu sistem kendi içinde kendini yenileyebilmeli. Hâl böyle iken bizim karşımızda son yirmi yılını en az yedi sekiz kez sistem değişikli arayışı ile geçirmiş bir kurum var. Üstelik on yedi yıldır aynı siyasi gücün iktidarına rağmen. Anladığım kadarıyla bilginin her saniye kendini güncellediği bir zamanda bilgi üretim merkezlerini takip etmenin dışında bir şey yapamıyoruz. Oysa okullarımız; çocuklarımız ve gençlerimizin yetişkinlik hayatını şekillendiren yaşam laboratuvarı ve atölye alanlarıdır. Öğrencilerimizin nitelikli eğitim görme hakları vardır. Bu hakkın korunması ise devlet politikası ile mümkündür.
Dünyanın diğer ülkelerinden eğitim konusunda örnek vermeyi eğitim anlayışıma aykırı buluyorum. Çünkü eğitim dediğiniz durumun özü millî ve manevi karakterden ibaret bir cevherdir. Siz bu iki element gibi değerin üzerine ithal cevherler akıtırsanız kendi mayanız bozulur. Ancak bilgi paylaşımı ve gelişim akışkanlığının evrensel ahengi açısından uyumunu sağlamak, eğitim uygulamalarının yine vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu anlayışla eğitiminde gelenekselliği yakalamış başta Japonya, Malezya, Finlandiya gibi ülkelere baktığımızda eğitim sistem arayışı içinde olmak yerine var olan sistemi zamanın koşullarına uygun yenileyip istikrarlı bir şekilde devam politikaları izlediğini görüyoruz. Bu ülkeler okulda yetiştirdiği nesiller ile siyasi laflar değil, bilgi üretiyorlar.
Bu ülkelerle ilgili gelişim istatistiği açıklamaları yaparak sayfamı doldurmak istemiyorum. Basit bir sıralama ile aynen şöyledir: Bilgi → Bilim→ Teknoloji→ Üretim→ Pazarlama→ Zenginlik
Bu bir devinim halinde sürekli devam eder ve güçlü bir ekonomik yapı meydana geldiğinden dolayı öncelikle eğitim başta olmak üzere sanayi ve üretim ağırlıklı sektörde eğitimden sonra en son yeni teknolojik yatırımlara öncelik verilir. Ve önemli bir şey daha bu ülke vatandaşlarının özellikle Japonya, Malezya gibi ülkeler başta olmak üzere kendi hayatlarından başlayarak tüm insan yaşamına olumlu katkı sunmak gibi bir dertleri var. Üretim ve potansiyel beceri dertleriyle gelişimi devinim haline getiren, muhteşem yapısal döngü periyodunu olgunlaştırmış durumdalar.
Şimdi gelelim ülkemizdeki eğitim kuşağına: Çocuklarımız bırakın “Neden” diye başlayan sorular sormasını, “Nasıl” soru zarfı ile başlayan cümleler kurmadan üniversite hayatlarını tamamlıyorlar.
Peki, öğretmenlerimiz, anne babalarımız, okul yöneticilerimiz bu işin sorumluluğunu paylaşırsa kime ne kadar hisse düşecek?
Bu yazının haritasını okul idaresi ile öğretmen ilişkileri üzerine kurgulamaya çalıştığım için meseleyi çok fazla dağıtmak gibi bir niyetim yok. Ancak bu yazının yarım kalacağı şimdiden belli olduğu için ikinci seriyi inşallah bir sonraki sayıda yazmak kısmet olur.
Şu kadarını söyleyebilirim ki; öğretmeni gelen evrak, giden evrak sayı numarası mantığında gören veya görmek zorunda kalan okul idaresinin öğretmen motivasyonunu sağlaması mümkün değildir.


Okullarımızın toplumsal, bireysel, kültürel ve teknik gelişim sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukların yerine getirilmesi okul teşkilatındaki rollerin amaca uygun yerine getirilmesi ile mümkündür. Okul başarısının niteliği okul müdürünün oluşturduğu etki alanı ile birlikte oluşan öğretmenler ve diğer personelin birbirleri ile sağladığı kaynaşma ile mümkündür. Bu çok basit gibi görünen cümle, maalesef okullarımızın büyük çoğunluğunda görülen çekişmeleri ifade eder. Bu çekişmelerin içeriği, vatanı kurtarmak yerine eğitimi kurtarmak olsaydı çok daha farklı gelişim odaklı çalışmalar yapıyor olacaktık sanıyorum.
Bir okulda öğretmenler odası okulun kalbi ise okul idaresini de okulun beyni olarak görebiliriz. Sınıflar ise kendi kendini sürekli yenileyen ve geliştiren hücreler gibidir. Kalp ile beyin arasındaki uyum ne kadar huzur verici ise hücrelerin kendini yenileyip geliştirmesi ise o kadar sağlıklı olacaktır.
Böyle bir huzur mümkün müdür? Hayır. Peki neden?
Çünkü başta eğitim olmak üzere yapılacak en büyük yatırım, insan kaynakları yatırımıdır. İnsan kaynakları yatırımı yerine önceliği teknolojik yatırıma vermiş olmak ve bu teknoloji ile ancak dünyasının büyüklüğü kadar eğitim veren öğretmenler topluluğu halinde olmak, görüldüğü üzere sıfır çeken öğrenci sayısını yok etmediği gibi, ülkemizi uluslararası PISA sonuçlarında ellinci sıradan ilk ona dahi yükselmesini sağlayamamıştır.
Okullarımızda sınıflarımıza takılan akıllı tahta malzemelerine ayrılan bütçenin yarısı kadar bir değer öğretmene hak ettiği saygınlık yönünden verilebilirdi. Böylece durum toplum nezdinde öğretmenin saygınlığını artıracak ve üniversite tercihlerinde ilk iki yüz binden sonra başlayan tercih ilk elli binlere çekilerek daha sistemli çalışma alışkanlığı olan zıpkın gibi bir neslin yiğit delikanlı öğretmenleri olacaktı.
Zaman merhamet üzerine kurulu romantik duygularla çalışma ilkelerini taşıyamayacak kadar gerçekçi bir mücadele haline gelmiştir. Seçmek için, seçilmeyi tercih edecek kadrolara ihtiyaç vardır. Bu ifade okul için, okul kültürü ve sistemi içinde barındırıyor. Maalesef yine öğretmen sınıfa girdiğinde andan itibaren belirlenmiş okul kültürüne göre değil, anlık duygularıyla oluşturduğu sistemi olmayan kendi kültürüne göre eğitim veriyor. Bilimsellik ve araştırma heyecanı olmadan. Daha da ötesi böyle bir sorumluluklarının olduğundan haberleri bile olmadan. Okul kültürü ve bu kültürün sisteminden kim sorumlu? Müdür.
Okul kültürü ve sistemi olan okullarda öğrenci kaydı öğretmene değil okul müdürüne yapılır. Bu cümleyi okuyan hemen “Dünyanın neresinde böyle bir uygulama var?” diye soruyorsa eğer sorumluluktan kaçacak bir çıkış yolu arıyor demektir. Peki, böyle bir uygulama mümkün mü? Diye sorarsanız, tabii ki cevap yine hayır olacaktır. Okul çalışanları ile okul yönetiminin aile gibi olma olgunluğuna ulaşmış olması gerekir ki ancak böyle bir durumda ortak amaçlar için takım mücadelesi verilebilir. Okulda etkili nesil yetiştirme derdi olmalı ki okulun kendine ait kültürü ve sistemi olabilsin. Bu sistemin parçası olma samimiyetini gösteren öğretmenlerden de takım kurulabilsin. Bu şartlar sağlandığında okul müdürü öğrenci kaydını öğretmene değil özgüveni yüksek bir şekilde kendisine yapar. Öğretmenler ise gönüllü olarak müdüre tabi olur, müdür “aman bir tatsızlık çıkmasın” diye öğretmene tabi olma çaresizliğini yaşamaz.
Özlem içinde açıklamaya çalıştığım bu sistem neden mümkün değil?
Liyakat, iletişim, akademik gelişim olgunluğu, takım ruhu, ve önce sen anlayışından önce; önce benim sendikam, önce benim siyasi tarafım, önce benim torpilim, önce benim iznim, önce benim ders programın vs. gibi bireysel günü birlik tatmin çıkarları, öğrenci olgunluğuna ulaşamamış öğrenmekten bıkan nesillerin doğmasına neden oluyor.
Okul müdürlüğü her şeyden önce bir yetki krallığı değil, etki liderliğidir. Bunun için iletişim ve erdem gibi önceliklerimiz vardır.
Öğretmenlik ise her şeyden önce kişisel tatmin ve uygulama mesleği değil, kişisel öz veri ve akademik olgunluk icrasıdır.
Okul yönetim ve öğretmenlik uygulamaları öğrenci merkezli olmayı başaramadığı müddetçe, velinin eğitim bilgisindeki eksiklik, yönetmeliğin özlük ve kamusal mesaj halindeki durumları eğitim öğretim sürecinin üzüm salkımı gibi görünmesine devam edecektir. Her üzüm içinde bağımsız ama bir dala bağlı olarak…
Bu nedenle görevler net belirlenmeli ve herkesin görevini yerli yerince yapması için fırsat verilmelidir.