Önceki sayımızda kaleme aldığım “Eğitimde Vizyon Arayışı” başlıklı yazımda değindiğimiz konulara devamla, bu sayımızda da; eğitim, okul, öğretmen, yönetim ve toplumsal etkileri ile bilgiden üretime geçemeyişimizin derin analizi üzerine devam etmek istiyorum.
Önceki yazımı; “Okul müdürlüğü her şeyden önce bir yetki krallığı değil, etki liderliğidir. Bunun için iletişim ve erdem gibi önceliklerimiz vardır. Öğretmenlik ise her şeyden önce kişisel tatmin ve uygulama mesleği değil, kişisel öz veri ve akademik olgunluk icrasıdır. Okul yönetim ve öğretmenlik uygulamaları öğrenci merkezli olmayı başaramadığı müddetçe, velinin eğitim bilgisindeki eksiklik, yönetmeliğin özlük ve kamusal mesaj halindeki durumları; eğitim öğretim sürecinin üzüm salkımı gibi görünmesine devam edecektir. Her üzüm içinde bağımsız ama bir dala bağlı olarak.” cümleleri ile tamamlamıştım.
Meselemiz şu ki; eğitim uygulamalarının içinde uygulamaların sistemsel sorumluluğunu taşıyan, bakanlık ve bakanlık yetkililerinden daha ziyade, birbirine çok daha yakın kişiler olan öğretmenler ve okul idaresidir. Yani sistemsel uygulamalar icra edilirken, öğretmenler isteyerek ya da değil birbirileri ile yakın çalışıyorlar ve birbirlerini gözlemliyorlar. Var olan durum ise öğretmenlerin ve okul idaresinin günlü uygulamalar ile belirli gün ve hafta törenleri dışında birbirleri ile sistemsel uygulama ve pratiğe aktarılırken yaşanılan sorunlar ile geliştirilen yöntemler üzerine konuşmaya istekli görünmemeleridir.
Bir cümle ile özetlemek gerekirse “Daha iyi bir eğitim için nasıl öğretmenlik yapmalıyım?” şuurunda bir yükseliş olmadan, eğitimin ne sistemsel, ne uygulamalı, ne toplumsal kalitesi elde edilemez, edilse bile kalıcı olmaz. Asıl meselelerimizden birisi eğitimin meslek şuurundan ziyade, milli dava şuurunda görmesi için öğretmene nasıl bir katkı sağlanmasıyla ilgili olmalıdır. Öğretmene çocuğun teslim edilmesi ile öğretmenin itibarı artmaz. Öğretmenin itibarının artması için, öğretmenlik mesleğinin ilk tercihlerden arta kalan kısmet sonucu değil, ilk tercihlerden itibaren seçilmesini gerektirecek çalışma ve yaşam standartlarına kavuşturulması gerekir.
Konu dağılacağı için çok kısa bir cümle ile fikrimi belirteceğim: Öğretmenlik mesleği kendi içinde özel bir uzmanlık statüsü ile diğer memurluklardan ayrılmadan, milli şuur davasına yükselmesi şimdilik imkânsız görünüyor. Öğretmenin hem statü ve hem de özlük haklarında; hemşire, polis ve imamlarla birlikte anılması, toplum nezdinde ve öğretmen nezdinde yapılan işin farkındalığının gözden kaçmasına sebep olan bilinçaltı kodlaması oluşturuyor. Toplum, gelecek temellerinin kalitesini öğretmenler üzerinde değil, iyi öğretmenlere ulaşabilmesine sebep olan ekonomik gücüne bağlıyor. Elbette bu kaliteden maksat ise zihinsel ve bedensel gelişim gibi çok basit ve sadece iki boyutlu bir anlayışı ifade ediyor.
Toplumun akademik kalite temelleri ve gelecekteki yaşam standartları okullarda engelleniyor ya da okullarda ilerliyor. Eğitimde aldığınız kararlardan daha çok, eğitime dâhil olan insan kaynaklarının kalitesi daha önemlidir. Yani öğretmen sahip olduğu statü sorumluluğunun bedelini, maddi geliri üzerinden değerlendirebilecek yaşam standardına sahip olmalıdır.
Tüketim ve konfor alışkanlığının tetiklemiş olduğu para kazanma ihtiyacı, eğitim camiasında yeterli bir seviyeye ulaşmadığı müddetçe; profesyonel yaklaşımlardan çok, günü kurtaran idari yaklaşımlar görülmeye devam edecektir. Günümüz koşullarında -aslında en başından beride böyledir.- yapılacak işin zeki, çalışkan, üretken kişiler tarafından tercih edilmesi için; yaşam standartlarının yüksek, beceri kişiliğine saygı duyulduğu hissedilen ortam olması gerekir. Bu kişiler ise üniversite tercih diliminin, en az ilk yüz binde olan sıralamaya sahiptir. Başarılı olmak için bedel ödemeyi göze alarak çalışma alışkanlığı kazanmış olmaları, tercih ettikleri iş hayatına girdiklerinde ortaya koyacakları yüksek performansın referansı niteliğindedir. Ancak henüz Boğaziçi ve ODTÜ gibi belli başlı üniversite bölümleri dışındaki üniversiteler ancak ilk yüz elli binlik dilimden sonra öğretmenlik tercihini kabul etmek zorunda(!) kalıyor.
Bu anlamda eğitimde her yeni yapılanmanın sonucunu en erken yirmi yıl, en uzun yüz yıl sonra alabileceğimizi kabul edersek, siyasi teşkilatlanmanın siyasetten acil bir şekilde arındırılarak; eğitim işini liyakat ehli, motivasyonu yüksek, yaptığı işi milli dava şuurunda gören; ahlak ve maneviyata önem vermekle birlikte, bilimsellikten asla taviz vermeden kişisel akademik çalışmalarını yapmaya gayretli kişilerden seçilmesi elzemdir. Bu, KPSS sınav sonucu ve mülakata göre değil, ilk etapta derin kişilik analizine göre, daha sonra meslek ilk yüzbinlerde tercih edilmeye başlandıkça, derin evrensel uyum ilkesine sahip olma durumuna göre belirlenmelidir.
İnsan kaynaklarına yapılacak her kaliteli yatırım toplum geleceğine kaliteli nesiller olarak geri dönüşüm sağlayacaktır. Günümüz nesil ve modern(!) yaşam biçimlerine baktığımızda yapacağımız en samimi farkındalık, gerek sınav stresi, gerek yüksek beklentiler, gerek kontrolsüz medya vb gibi etmenler sonucu kişiliği henüz olgunlaşmadan bozuk nesiller yetiştiğini görmemiz olacaktır. Hepsi değil ama küçümsenecek kadar da basit bir konu değil. Lafa gelince “Kaybedilecek bir tek vatan evladına göz yumamayız.” denilebilir ama böyle bir sözün söylenmesi bile durumun vahim olduğunu kabul etmek demektir. Daha önceki yazılarımda defalarca neslin kalbi ve sosyal rahatsızlıklarından bahsettim. Zaten hepimiz durumun farkındayız. Çare ve çözüm olabilecek yaklaşımları en kısa zamanda en kısa yoldan hayata geçirmek gibi bir aciliyetimiz var.
Karşımıza çıkan bir diğer soru ise “Eğitimin kalitesinin göstergesi olan okullarımızı daha etkili nasıl kullanabiliriz?” sorusudur. Aslında buraya kadar yazılan görüşümle birlikte birçoğuna da cevap vermiş oldum. Ancak daha sonuç ve hedef odaklı olması açısından meseleyi birkaç başlık altında ele almak kavram kargaşasını engelleyecektir diye düşünüyorum. Okulda eğitimin kaliteli olmasının birinci ve en etkili bölümünü öğretmenler, ikincisi okul idaresi, üçüncüsü velinin sosyoekonomik ve eğitim düzeyi ile öğrenciler, dördüncüsü okulun fiziki yapısı beşincisi ise bakanlık merkez teşkilatıdır.
Öğretmenlerimizin -özellikle dil gelişim ve dil kalıplarının taklitle öğrenim çağı üzerinde çalıştıkları için sınıf öğretmenlerinin- düzgün Türkçe kullanım becerisine sahip kişiler olması çok önemlidir. Bu anlamda özellikle sınıf öğretmenlerinden oluşan bir guruba hizmet içi diksiyon dersleri verilmesi mümkündür. Düşünmeyi öğretmeleri için siyasi taraf tutma şartlanmalarından arındırılıp, akademik düşünebilme özgürlüğüne ulaşılması önemlidir. Öğrenci, zihninden ziyade önce kalbine hitap edebilecek, sevgi ve merhamet dolu bir yüreğe sahip olmalıdır. Bu anlamda özellikle sınıf öğretmenliğinde erkek öğretmenlerin en geç 50, bayan öğretmenlerin ise 55 yaşına kadar emekli edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü erkek öğretmenler yaşlandıkça sabır gücünü kaybederken, bayan öğretmenler yaşlandıkça sabır ve sevgi gücünü daha bir olgunlaştırıyor gözlemine sahibim.
Okul idaresinin öğretmene değil, öğretmenin okul idaresine tabi olduğu bir öğrenim ikliminin yerleşmesi, olgunlaşması önemlidir. Yine okul idaresine söz geçirmek için okullarda bir araya gelmiş ve müdürü etkisiz bırakmak için inisiyatifi eline almış alt çıkar guruplarının varlığını varsayarak, bakanlık merkez teşkilatı duruma uygun çalışma ilkelerini netleştirebilmelidir. Okulların örgütsel işlevselliği, okulların doğal ARGE birimleri haline gelmesini sağlayacaktır. Ayrıca okul idaresinin temel görevi, gelen ve giden evrak takibinden daha çok, kazanılan öğrenci ile kaybedilen öğrenci tespitinde bulunup, kazanım çalışmaları için akademik araştırma guruplarını oluşturmaktır.
Velilerin sosyoekonomik düzeyi okul kültürünün standartlarına her ne kadar olumlu bir katkı sağlasa da, burada başarı yönünden esas nokta velinin eğitim düzeyidir. Çünkü bütün çocuklar anasınıfı ve ilkokula aynı yüksek motivasyon ile başlarken, ilerleyen zaman diliminde bu motivasyonun düşmesini veya yükselmesini sağlayan unsur, veli dil kalıplarını oluşturan eğitim seviyesidir.
Okullarımızın fiziki yapısı, eğitimde bilgiye somut olarak dokunabilecekleri; başta laboratuar imkânları olmak üzere birçok atölye oyun alanını içinde barındırabilmelidir. Aynı zamanda çocuklarımıza okullarda doğadan bir parça örnek olabilecek yeşil, tepeli, ağaçlıklı alanları da sunabilelim. Çocuklarımız doğadan kopuk bir okul hayatı geçiriyor. İnsanı okula dolduran güç, neden okula doğadan bir parça dolduramaz.
Öğretmen, ebeveyn, öğrenci ve okul… Bunlar eğitimin temel öğesi değildir. Asıl öğe, bu dörtlüye yön veren bakanlık teşkilatıdır. Dolayısıyla eğitim yönetim vizyonu, bakanlığın sahip olduğu derinlik ve samimiyet kadardır. Çünkü bu vizyona, ne öğretmenin ne velinin ne okulun ne öğrencinin, etki etme şansı ve fırsatı olmamıştır. Ancak yapılan uygulamaların; toplumun tepkisine, öğrencinin çaresizliğine ve toplumsal seslerin yükselişine göre yön değiştirmesi durumu hâkimdir.
Belki de bakanlık teşkilatının da istediği ama temelde olması gereken kurum içi ve kurum dışı işbirliğine dayalı toplam kalite yönetimi esaslarına uygun yönetimdir. Ancak şu anki yapılanma; öğretmenin tükenmişlik sendromuna erken girişi, ideallerin yerini zamanı doldurma ve kendisini kurum içinde ve zamana bağlı mekânda kaybettirme isteği, sonunda etliye sütlüye karışmadan emeklilik zamanını başarı(!) ile tamamlama beklentisi; bırakın işbirliğini, aksine öğretmenin mesleki kimliğinin erozyona uğramasına sebep olmuştur.