Belki de bir insanın elde edebileceği en önemli vasıf öğretmenliktir. Çünkü içinde Peygamberlerin de bulunduğu bu meslek aynı zamanda Rabbani bir meslektir. Peki, günümüz eğitim sistemi perspektifinde baktığımız zaman öğretmene bu şekilde bir anlam yüklenmiş midir?
Bilginin bu kadar önemli olduğu bir dönemde, öğretmenlerin hakir ve önemsiz bir konuma getirilmesi oldukça hazin bir durumdur. Öğretmenler hemen yargılanmaktadır. Öğretmen, bir yol gösterici değil, adeta devletin en küçük rütbeli memurudur. Yıllarca ötelendiler ve ellerinden yaptırımları alındı. “Acaba şikâyet mi edileceğim?” korkusu ile veli, idare ve öğrenci arasında sıkışıp kaldılar.

Devletin öğretmenleri nispeten iş güvencesine sahipken özel okulların öğretmenlerinde bu da yoktur. Her an işini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır ve bu durum onu, öğrenciyi başına sultan yapan kişiliğe büründürür. Hatta öğrenciler bile, öğretmenleri kendi emirlerinde olan küçük bir emekçi olarak görmektedirler. Eğitimci, öğretmenlik vasfını kullanıp öğrenciyi derse ve ilme yöneltmek için biraz sıkıştırdığında, öğrenci tarafından tabiri caizse “yaramazlık yapan kişi” olarak değerlendirilip, hemen ailelerine söylenen ve azarlanan kişi durumuna gelmiştir. Umalım ki yeni bakanla birlikte, “Alo 147 Öğretmen Şikâyet Hattı” ve performans değerlendirme sistemi uygulamalarının kaldırılması gibi öğretmenlerin zedelenen itibarını düzeltmeye dönük uygulamalar sadra şifa olur.

“Bize batılılar böyle bir eğitim sistemini dayattılar ve biz bunu tanrı buyruğu gibi gördük. Değiştirmeyi ve hatta karşı çıkmayı küfür olarak niteledik.”

Öğretmeni bu şekilde bir duruma düşüren devlet ilerler mi? Eğitimi ve ilmi geliştirmek sadece bina yapmakla mı olur? Aristoların veya İbni Sinaların yetiştiği çağlarda böyle binalar mı vardı? Öğretmeni, tamamen öğrenciye ve veliye mahkûm eden anlayış, aslında ilmi bitiren bir anlayıştır. Onlar eğitimi bir otomasyon olarak gören hastalıklı zihniyetlerdir. Öğretmenlerine değer veren toplumlar medeniyet inşa ederler. Hocasının atının ayağından seken çamuru bir iltifat gören hükümdarlar geleceği inşa etmişlerdir. Tüm büyük medeniyetlerin arkasında büyük hocalar, öğretmenler vardır. Yunan medeniyeti, İslam medeniyeti ve hatta batı medeniyetinin arkasında büyük hocalar vardır.
Peki, bizim medeniyetimizin üzerinde öğretmenlerimizin etkisi var mı?
Yok!

Biz eğitimi sadece diploma olarak sınırlandırdık. Biz okulu sadece ansiklopedik bilgilerin derlendiği ve öğretildiği mekânlar hâline getirdik.
Biz okulları medeniyetin inşasını sağlayacak “üreten zihinler” yetiştiren mekânlar yerine; sadece diploma veren ve çocukların vakit geçirdiği mekânlara çevirdik.
Biz müfredat olarak öğretmenlere ve hatta öğrencilere hayatta karşılığı olmayan bilgiler dayattık. Biz akıl yürüten, muhakeme eden, sorgulayan bir öğrenci yetiştirmek yerine ezberleyen bir nesil yetiştirdik ve ezberi bilgi olarak gördük.
Biz, her öğrenciye ayrı müfredat yerine belli yıllara yayılmış bilgileri vermeyi maharet olarak gördük.

Biz öğretmenin gençlere bilgi sunumu yapma ve onların merak duygularını kamçılama sistemini uygulamadık.
Biz öğretmenlerimizi aciz ve zavallı konumuna düşürdük. Biz öğretmenlerimizi geçim kaygısı ile araştırmayan, okumayan kişiler hâline getirdik. Biz öğretmenlerimizi öğretmen okullarından sonra eğitmedik ve onlara misyon vermedik. Biz okullarımızı profesörlerin ve doktorların eğitim vereceği yerler değil de, tamamen zaman geçirilmesi gereken yerler hâline getirdik. Öğretmenlerimizi bir profesör hâline getirmedik. Onları hayattan kopardık ve onlardan hayatı anlayacak insan yetiştirmesini istedik.
Biz kitap yüklü merkepler yetiştirdik. Biz sadece kitabi bilgileri öğretmeye çalıştık. Öğrettiğimiz kitabi bilgilerin günümüz teknolojisi ile zihni açılmış olan gençlere bir şey vermeyeceğini anlamadık. Gençlerin bir cep telefonu ile bir dakikada ulaşacağı bilgileri öğretmeyi maharet saydık. Çağı ve teknolojiyi anlamadık. Hâlâ eski kafaya göre ileride lazım olursa diyerek bilgi vermeye çalışıyoruz. Biz ileride lazım olacak bilgilerin, ileride lazım olduğunda gençlerin ceplerinde olduğunu ve gencin onu hemen elde edeceğini görmedik.

Biz eğitim ile eski bilgilerin ezberlenmesi ve tekrarlanması gerektiğini düşündük ama asıl eğitimin usul ve yöntem olduğunu görmedik. Her ilimin yöntem ve usulünü ve o ilimden bir nüvenin öğretilmesi gerektiğini görmedik. Geri kalan bilgilerin ihtisaslaşma süresinde öğrenilmesini gerektiğini anlamadık. 12 yıllık eğitimin olmazsa olmaz olduğunu düşündük ama bu 12 yılda alınan bilgilerin 12 yıl dolmadan eskidiğini anlamadık. 12 yıldaki eğitimin sıkıştırılarak 8 yıla indirilebileceğini ve elde edeceğimiz fazla dört yıl ile gencimizi alanlara yönlendirip iyi bir uzman veya daha yetenekli olanların alim olarak yetiştirilmesini sağlayacağımızı düşünmedik.

Bize batılılar böyle bir eğitim sistemini dayattılar ve biz bunu tanrı buyruğu gibi gördük. Değiştirmeyi ve hatta karşı çıkmayı küfür olarak niteledik.
Biz gençliğimizi ve hatta paramızı anlamsız bir eğitim macerasına harcarken aslında medeniyet inşa etmek yerine taklitçiliği bile beceremediğimizi görmedik.
Muallimsiz toplumlar yok olur, geleceği olmaz, medeniyet inşa edemez. Muallimler yetiştirelim ve onların önünü açalım. Yoksa eğitim sistemimiz işsiz imal eden ve bu işsizlerin de potansiyel terör malzemesine dönüşmesini sağlayan unsur olur.
Geleceğimiz yok oluyor.
Geleceğimize sahip çıkalım.
Gelecek, binalarda değil; gelecek, muallimlerde ve müfredattadır.
Uyan! uykusu derin olan.
Uyanmak için hâla ne bekliyoruz?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz