Eğitim hizmetleri sürüyor. Bakanlık ve yöneticileri koşuşturma içinde! Öğretmenler görevlerinin başında. Öğrenciler derslere gidip geliyorlar. Görünüşte eğitim faaliyetleri sürse de bu işte bir eksikliğin olduğu belli. Öğretmen ve öğrenciler eğitimden yeterli zevki alamıyorlar. Yemeğin tuzunun eksik oluşuna benzer bir “yavanlık” var sanki.
Eğitimin merkezinde “insan” var. Duyguları, sevdikleri, tepkileri olan bir varlık. İnsanın en önemli özelliği sevdiği şeylerden zevk alması! Sevgi her insan için vazgeçilmez bir ihtiyaç. Seven insanın amaç ve idealleri olur. Eğitime bir de bu bakış açısıyla yaklaşılsa nasıl olur?

ÖNCE SEVGİYİ ÖĞRETMELİ

MEMUR-SEN Denizli Şubesi eski Başkanı Osman Tavşan, genel başkanının da bulunduğu bir toplantıda şöyle demişti: “Beni yetiştiren anne ve babam okuma yazma bilmiyor. Fakat, bize insanları sevmeyi öğrettiler. Şimdi insanlar, menfaati için arkadaşının bile ayağını kaydırmaya çalışıyor. Öğretmenler önce ‘insanı sevme’yi öğretmeli.”
Öğretmenler, öğrencilerin okul bitiş zili çalar çalmaz, boşanırcasına okuldan uzaklaştıklarını anlatıyorlar. Okullar, sadece para ve mevki elde etmek için kurulmuş mekânlar olarak görülüyor. Sosyal, insani, manevi havası dikkate alınmıyor. Okul dışı bir eğitim etkinliği “yük” olarak algılanıyor. Gençlerin çoğunun not alma dışında “kendisini geliştirme” diye bir dertleri yok. Bu yüzden okumaya ilgi en düşük seviyede.

İDEALSİZ OLMAZ

Bazan öğrencilere, “Hangi mesleği düşünüyorsun?” dediğimde, çoğu “belli değil” karşılığını veriyor. İdealsiz öğrenci, nereye gideceğini bilmeyen şoföre benzer. Hedefi olmadığı için eğitimden zevk alamaz. Hani, Alice’in bir sözü var ya!: “Nereye gittiğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin önemi yok.”

Başarı sevmekle başlar. Eğitim “insan sevgisi” üzerine kurulur. Öğretmen mesleğini, öğrenci okulunu ve öğretmenini sever. Değilse, eğitimle ilgili şikâyetlerin sonu gelmez.
Gelişmiş ülkeler, ilkokul seviyesindeki öğrencilere bilgi yüklemiyorlar. Önce eğitimi, insanı, okulu, çevreyi, yaptığı işi sevmeyi öğretiyorlar. Samimi bir ortamda öğrencinin yetenek, mizaç ve becerileri ölçülüyor. Başarılı olabilecekleri alanı belirliyorlar. Bilgi, gözlem, anket ve oyunlar hep bu amaca yönelik. Ortaokul sınıflarında, elde edeceği meslekle ilgili ilk bilgileri öğretmeye başlıyorlar. Sonradan farklı bir mesleğe yönelme çok nadir görülüyor.

EĞİTİMDE “millîlik” ESASTIR

Bir ülkenin en temel alanı eğitimdir. Çünkü, geleceği kuracak ve yönlendirecek kadrolar oradan yetişir. “Millîlik” eğitimin vazgeçilmezidir. Her ülke kendine özgü eğitimle varlığını sürdürebilir. Eğitim, dış müdahaleyi kaldırmaz. Türkiye’de eğitim her türlü yabancı etki ve maddecilikten arındırılmalıdır. Bu yapılmazsa eğitime sömürge tipi bir anlayış hâkim olur. Ülke bir türlü belini doğrultamaz.

Ülkemizdeki eğitim, son iki asırdır Batı etkisi altında. Maddeciliği esas almakta! Bir tarafta Batı normlarıyla yürüyen maddeci bir eğitim sistemi; diğer tarafta yüz yıllar ötesinden süzülüp gelen örf, adet, gelenekler üzerine kurulmuş bir sosyal hayat. Öğrencinin kişiliği hangisi üzerine şekillenecek? Evde ve sosyal hayatta yaşadığı değerler üzerine mi; okullarda dikte edilen Batı tipi bir hayat tarzı üzerine mi? Halk – aydın çatışmasının sebebi bu.

Eğitimde yabancı etkisi “çift kişilikli nesiller” yetişmesine yol açmaktadır. Tabii olandan uzaklaşınca jakoben, baskıcı bir anlayış oluşmaktadır. Bu da pek çok problemi beraberinde getirmektedir.

SİNSİ AKIMLAR CİRİT ATIYOR

Tabii olmayan ve Türkiye şartlarıyla örtüşmeyen bir eğitim fonksiyonunu icra edemiyor. Eğitim boşluğu oluşuyor. Böyle bir atmosferde eğitimi kurtarmak (!) adına FETÖ benzeri yapılar devreye giriyor. 1966’da başlayıp 15 Temmuz 2016’ya kadar tam 50 yıl ülkemizde kurtarıcı (!) gibi görülen FETÖ’cülüğün toplumumuzda yer edinmesini tesadüf mü sanıyorsunuz? Etkisi, daha toplumu sarsacak noktaya gelmemiş nice zararlı akımlar var. Eğitim bünyeye uygun düzenlenmezse, sinsi akımların cirit atması tabiidir.

Eğitimimize uzun seneler Amerikalı Siyonist John Dewey’in öğretileri egemen oldu. 1947’den beri, son tahlilde ABD’nin karar mercii olduğu Fulbright Eğitim Anlaşması’nın kıskacı altındayız. Eğitimin sonuçlarına bakın: Ne tam anlamıyla Müslüman bir kişilik oluşturabiliyor; ne de Avrupalı. Gençliğimizi iki arada, bir derede bırakmaya hakkımız var mı? Biz neysek oyuz. Biz, bize benzemeliyiz. Halkımız Müslüman. Dinimizi kendi kaynaklarından öğrenmeliyiz.

YABANCILAŞMA ZEHRİ

Şuurlu Öğretmenler Derneği (ÖĞ-DER) 2016’da okullarda okutulan ders kitaplarını tek tek inceleyerek bir “rapor” hazırladı. Bazı kitaplarda Hıristiyanlık propagandası yapıldığını ortaya çıkardı. Kitaplarda Newton, Darwin, Emile Durkheim vardı ama Mimar Sinan, İbni Sina, El-Cabir yoktu. 10. sınıf Türk Edebiyatı kitabında Malazgirt Zaferimiz “istila” olarak anılıyordu. Avrupa tarzı giyim, yemek, hayat tarzı ve inancı dayatılıyordu. Daha nice tehlikeli ifadeler. Söz konusu raporu bulup okumanızı öneririm.

“Türkiye’deki eğitim sistemi ciddi bir kimlik sorunu yaşamaktadır. Tarihte bizi yükselten değerlerden uzaktır. Yabancılara özenti ideal ve hedef yoksunluğunu da beraberinde getirmektedir. Zengin bir kültürel hazineye sahip bir ülke böyle olmamalı. Silkinip ayağa kalkma zamanıdır. “

Toplumların hayat tarzını etkileyen en önemli faktör “din”dir. İslam dini gibi, insana en yüksek çalışma, kendini geliştirme ve atılım gücü kazandıran hak bir dine mensup olmamız en büyük hazinemiz. İslam dininin kaynaklarından doğru öğretilmesine ihtiyaç var. FETÖ’cülük bu eksiklikten yararlanarak toplumda yer edindi. Halbuki, hayat boşluk kabul etmez. Doğru prensiplerle doldurulamayan boşluklarda zararlı akımlar yer edinir.
İslam, evlatlarımıza iyi öğretilmeli. Sahih inanç ve sağlam bilgi konusunda titizlik gösterilmeli. Cemil Meriç, “Biz topraklarımızı değil; ruhumuzu kaybettik” diyordu. Kaybettiğimiz kadim değerlerimizi yeniden kazanmalı; dünyadaki lâyık olduğumuz yerimizi almalıyız.

KİMLİĞİMİZE DÖNMELİYİZ

Türkiye’deki eğitim sistemi ciddi bir kimlik sorunu yaşamaktadır. Tarihte bizi yükselten değerlerden uzaktır. Yabancılara özenti ideal ve hedef yoksunluğunu da beraberinde getirmektedir. Zengin bir kültürel hazineye sahip bir ülke böyle olmamalı. Silkinip ayağa kalkma zamanıdır.

Erbakan Hoca bu gerçeği şöyle ifade ederdi: “Sorbon Üniversitesi’nde kürsüye çıkan akademisyenler bile, bizim âlimlerimizin ilim kıyafetini giymeyi bir iftihar vesilesi sayarlardı. Bugün bir bakıma, kendi maarifi kendisi için insan yetiştiremeyen tek millet hâline geldik. Öğretimimize, kendi tarih hazinelerini kötülemek için, yok farz etme, küçük gösterme ve ne olduğunu bilmeme hastalıkları arız olmaya başladı.”
Türkiye millî eğitimi yabancılaşma hastalığından derhal kurtulmak zorundadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz