Ana Sayfa Milli Şuur 51. Sayı EĞİTİMDE YARATILIŞA UYGUNLUK ESASTIR

EĞİTİMDE YARATILIŞA UYGUNLUK ESASTIR

155
0

CUMHURİYET döneminde, hep yabancıya özenme üzerine kurulan eğitimimiz bir türlü rayına oturmadı. Eğitimde “insanın yapısı” dikkate alınmadı. Taklitçi ve dayatmacı bir anlayışla eğitim adına bir şeyler yapılmaya çalışıldı. İnsanı tanımadan, el yordamıyla yapılan çalışmalar bir türlü tatmin edici sonuçlar vermedi.
Defalarca sistem değiştirdik ama nafile! Bakanlığın başına akademisyen bir eğitimcimizin gelmesiyle yeniden ümitlendik! Eğitimde yeni yapılanmaya gidileceği konuşuldu. “Devrim” niteliğinde bir sisteme geçileceğinden söz edildi.
Yeni sistem açıklanınca yeniden hayal kırıklığına uğradık. Dağ fare doğurmuştu. Ders sayısı azaltılıyor, yeni sosyal etkinliklerin kapısı aralanıyordu. Fakat, bazı temel dersler ya yeteri kadar yer bulmuyor ya da büsbütün kaldırılıyordu. Meşhur tarihçi Yavuz Bahadıroğlu şu eleştiriyi yaptı: “Tarih dersinin müfredattan kaldırılması köksüzleşmeyi hızlandıracaktır (21. 05. 2019).” Halbuki eğitimimizin en temel sorunlarından biri uygulama yetersizliğiydi.
Yeni yapılanmada içerik değişmiyordu, bu yapılanma sadece şekilden ibaretti. En göze batan tarafı, yarı yıl tatiline ilaveten iki ara tatilin daha konulmasıydı, yaz tatili biraz kısaltılıyordu. Bu yöntem uzun süredir Avrupa ülkelerinde uygulanıyordu. Mantığını da dinî, sosyal ve iklim gerçeklerinden alıyordu; Kurtuluş, Noel, Karnaval, Yumurta bayramları gibi…
ÖNCE İNSANI TANIMALI
DEFALARCA sistem değişikliğine gittiğimiz hâlde eğitimimizin bir türlü sağlıklı bir zemine oturmayışının sebebini hiç düşündünüz mü? Eğitim insan merkezli bir çalışmadır ve hedefinde yine insan vardır. Hem öğrenen hem de öğreten için durum aynı. Öyleyse önce insanı tanımak zorunluluğu var. İnsanı tanımayan eğitimci olamaz.
Öğrenci bir yarış atı değildir; Allah’ın bir kuludur, tasarımcısı ise Allah (c.c). Yaratılmışların en şereflisi yapmış insanı. Her birine farklı cevherler, yetenekler vermiş. Daha yaratılışta verilmiştir bu cevherler. Ancak bunlar ham madde hâlindedir. Aynen altın ve mücevherlerin bulundukları yerdeki ilk durumları gibi. Onları işlemek liyakâtlı öğretmenlerin işidir.
Eğitimcinin işi insana bilgi yüklemek değil, ondaki cevherleri açığa çıkarmaktır; güler yüzle, gönül dilini kullanarak. O zaman çocuğun duygu ve sevgi boyutunu beslemiş olursunuz. Çocuğu insan yetiştirir, kurumlar değil. Okullar eğitimin ambalajı, dıştan görüntüsüdür. Eğitimci çocuktaki hazineleri açığa çıkarır, bu hazineyi sabırla işler ve toplumun istifadesine sunar.
Herkes eğitimci olamaz. Sabır ve gönül işidir eğitimcilik, ilgi ve tecrübe ister. Saygı, sevgi, ilgi ve güven atmosferinde yapılır eğitim; öğrenciye kendisinin değerli, yeterli ve güvende olduğunu hissettirerek… Öğrenci ne ile beslenirse o özelliği güçlenir. Sevgi… Korku… Nefis… Önce sevgi cevherini güçlendirmekle başlamalı işe.
ÖĞRETMEN GÜNEŞE BENZER
ÖĞRETMENLİK, dünyanın en önemli mesleğidir. İnsanlığı yoğuran, yetiştiren, Allah’ın verdiği cevherleri işlemeyi bilen insandır öğretmen. Peygamberler de bunu yaptılar. Efendimizin (s.a.v) , “Ben muallim olarak gönderildim.” buyurması sebepsiz değil. Liyakâtli bir öğretmenle öğrencileri arasında zamanla bir “benzeşme” oluşur. Başlangıçta en kaba, canavar ruhlu, insanlığa yabancı olan Mekkelilerin zaman içinde Efendimizle (s.a.v) aralarında bir “benzeşme” oluştuğu gibi.
Öğretmen “güneş” olursa öğrencilerini karanlıktan kurtarır. İster öğretmenler ister anne babalar olsun, nasıl bir hayat yaşıyorlarsa çocuklarına da miras kalacak olan yaşantılarıdır. Niçin doğru, güzel bir örnek olmayalım?
Hani Akif, öğretmende bulunması gereken dört özelliği anlatır ya: “Muallim”im diyen olmak gerektir imanlı, / Edepli, sonra liyakâtli, sonra vicdanlı. / Bu dördü olmadan olmaz, vazife çünkü büyük.”
Türkiye, eğer toplum yapımızla örtüşen bir eğitim sistemi oluşturmak istiyorsa önce insanı iyi tanımalı, sonra da toplum yapımıza uygun bir öğretmen yetiştirme projesine sahip olmalıdır.
SONUÇ ORTADA DEĞİL Mİ?
TÜRKİYE’DE Millî Eğitim Bakanlığımız çok kere dıştan etkilenerek bir eğitim hizmeti veriyor ama sonuçlar da ortada. Başlangıçta John Devey’in raporlarıyla şekillenen bir eğitim sistemine sahiptik. 1950’den sonra Fulbright Eğitim Anlaşması’nın etki alanına girdi eğitimimiz.
Eğitimimizin hâli içler acısı. En az % 25 öğrencimizin mizacı, yeteneği uzun süre kapalı alanda bulunmaya, öğretmeni dinlemeye, okul şartları içindeki disiplin altına girmeye elverişli değil. Bunu, aldığımız sonuçlardan rahatlıkla görebiliriz. Liseyi bitiren öğrenciler içinde adını yazmayı bilmeyenlerin bulunduğundan haberiniz var mı? Matematikteki dört işlemi bilmeyenlerin sayısı hiç de az değil. Merkezî sistemle yapılan sınav sonuçlarını inceleyiniz. Sıfır (0) puan alanların sayısının arttığını göreceksiniz.
Niçin dersiniz? Çünkü eğitim “zorla” yapılmaz, bir gönüllülük işidir. Bu ülkenin başındaki en büyük belalardan biri de 12 yıllık “zorunlu eğitim”dir. İnsan ruhu öylesine hassas ki zorla yaptırdığınız her işe tepki gösteriyor, o konuda “kalıcı bir soğukluk” oluşuyor. Zorla okula getirdiğiniz öğrenci okulda boş durmuyor, ya arkadaşını yoldan çıkarmaya çalışıyor ya da okumak için gelen öğrencilerin ders disiplinini bozuyor. Eğitimin kalitesini düşürme rolü oynuyorlar. Aynı sınıftaki öğrencilerden birinin yapmaya çalıştığını diğerinin bozduğu çalışmaya “eğitim” diyebilir misiniz?
Yapı, “öğretmen”i de dersinden zevk alamaz duruma getiriyor. Sınıfta kalma olmadığı için öğretmenin de kıymet-i harbiyesi yok. Öğretmen ve öğrenci arasındaki saygı ve sevgi bağları hızla aşınıyor. Disiplin anlayışı da gevşemiş durumda. Adeta öğrenci “Beni zorla okula getiriyorsun ama senden de şu tavizleri isterim.” diyor hâl lisanıyla. Bu yapılanın adını “eğitim” koymakla “eğitim” olur mu?
GİRİŞİM RUHU KAYBOLUYOR
BECERİLER geliştirilemediği için öğrencide “girişimcilik” ruhu kayboluyor. Pratiğe dönüştürülemeyen bilgiler “faydasız” hâle geliyor, öğrencinin iş becerme yeteneği gelişmiyor. Yetenekli öğrencilere iş becerme ve girişimcilik ruhu kazandıracak uygulamalı bir yöntem geliştirmeye ihtiyaç var.
Maddeci eğitim, aile içinde yemek yapmasını bilmeyen ya da yemek yapmayıp dıştan satın alma kolaycılığına düşen kızlar hazırlıyor geleceğe. Öğrenciler daha öğrenim sırasında kolay iş, bol para kazandıran bir meslek hayali kuruyorlar. Çalışmadan sınıf geçen öğrenci, emek harcamadan para kazanmayı tabii görüyor.
Anne babasına bile faydalı olamayan öğrenciler var. Tek geçim kaynağı çiftçilik olan bir ailenin liseli kızı arazinin ekim günlerinde bakın ne diyor anne babasına: “Bana güvenip de tarlaları ekmeye kalkmayın!” Peşinen arazide çalışmayacağını hatırlatıyor.
İnsaf, vefakârlık, fedakârlık duyguları kazandıramayan eğitimden ne bekliyorsunuz? Daha da ötesi kitap okumayı bile sevdiremeyen eğitime “eğitim” diyebilir misiniz?