Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Böyle başladı yaratıcıyla onun yarattığı insan arasındaki diyalog. Bu soruya verilen cevap da en az soru kadar netti: “Evet, sen bizim rabbimizsin, biz buna şahitlik ederiz.” (Araf/172) Olayın “nasılı” tartışıla dursun, kesin olan şu ki, biz Ademoğulları Allah’ın rabliğini daha dünyaya gelmeden ruhlar aleminde kabullendik. Yani bir rabbe kulluk edecek fıtratla doğduk.
Rab; terbiye eden, eğiten, düzen veren, yetki sahibi ve kural koyan gibi manalara gelen Arapça bir kelimedir. Yine bu kelime ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, kemâle erdirmek, efendi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, başkanlık yapmak, sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat edilmek, üstünlüğü ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelmektedir.
Hz. Peygamber (sav)’e gelen ilk vahiy Alak suresidir ki:“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti” diye başlar. İslam’ın ilk yıllarında Mekke’de inen bu ve benzeri surelerde yüce Allah kendisinin rabliğini ön plana çıkarmaktadır. Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isim, 968 defa tekrarlanan “Rab” ifadesidir.
Kur’an’ın en başındaki ilk suresi Fatiha: “Alemlerin rabbi olan Allah’a hamdolsun.” diyerek başlamaktadır. Yani tüm alemi yaratanın ve yönetenin kendisi olduğunu bizlere hatırlatmaktadır rabbimiz. Allah alemi yarattı ve bıraktı anlayışındaki “deizmin” ile her şey kendiliğinden meydana geldi anlayışındaki “ateizm” düşüncelerinin yanlışlığını bildirmekle başlar yüce kitabımız.
“Âlemlerin rabbi” ifadesi dünyaya ve dünya dışındaki aleme bakışımızı netleştiren bir anlayıştır. Öyle ki, evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma göze çarpmaktadır. Gerek karada, gerek denizde ve gerekse havada canlı cansız bütün varlıkların uyumu, tarih boyunca insanların ilk dikkatini çeken husustur. Alemde kargaşa, kaos ve tesadüfilik yoktur. Aksine her şeyde bir mükemmellik vardır. Yaratıcı ilah anlayışını kabullenmeyenlerin “tabiat kanunları”, bizim de “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır tıkır işlemektedir. Yaşadığımız dünyadaki bütün problemlerin kaynağı onun yaratılışında değil, biz insanların yanlış kullanılışındadır.
En basitinden insan kendi vücudunu tanıyabildiği kadarıyla bu mükemmel sistemi gözleyebilmektedir. İnsan istemli ve istemsiz çalışan bütün organlarının ne kadar mükemmel olduğunu her gün biraz daha iyi kavramakta, en küçüğünden, en büyüğüne canlı cansız bütün varlıkların bir nizam, bir düzen içinde olduğunu görmektedir. Rabbimiz bu ilahi nizamı insanların sadece organlarına değil, peygamberleri aracılığı ile hayatlarının tamamına koyduğunu bildirmiştir ki insanlar dünyada huzur içerisinde yaşayabilsin.
İnsanı kendisini en güzel şekilde (ahsen-i takvimle) yaratan Allah, onun doğumundan ölümüne kadar bütün hayatı boyunca uyacağı kuralları da belirlemiştir. Bütün peygamberlerin ve onların getirdiği ilahi kitapların amacı insanlara bu “ilahi kuralları” hatırlatmaktır.
Allah bu alemde hiçbir şeyi boşuna ve iradesi dışında yaratmamıştır. O her şeyi bir amaç uğruna ve insanların menfaati için yaratmıştır: “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Al-i İmran/191).
“O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.” (Saffat/5)
“Çünkü Rabbin (her an) gözetlemededir.” (Fecr/14)
Buraya kadar rab isminin yaratma ve düzene koyma gibi anlamları üzerinde durduk. Şimdi bir de rab isminin “sığınılan” ve “istekleri yerine getiren” güç, otorite ve hakimiyet manaları vardır ki, rabbimiz duaların kendisine yapılmasını ve “rab” ismiyle yapılmasını istemektedir. Duaları kabul etmek, kendine sığınan acizleri korumak bir gücün varlığının kabulüdür:
“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara/186)
“De ki, sığınırım insanların Rabbine, insanların melikine, insanların ilâhına” (Nas/1-3)
“Rabbimiz, eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! “(Bakara/285)
“Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.” (Bakara/201)
“Rabbimiz! Hesap kurulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!” (İbrahim/41)
Yine Rab isminin bir manası da; yukarıdaki tanımlardan da anlaşılacağı gibi insanlar için helali ve haramı belirleyen yani hüküm koyan otorite anlamında kullanılmıştır. Özellikle Al-i İmran suresi 64. ayetiyle Tevbe suresi 31. ayet bunun en güzel örneğidir:
“De ki: Ey Kitap ehli, bizimle aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. (Ki o da şudur:) Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi Rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.”(Al-i İmran/64)
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Rableri olarak kabul ettiler. Halbuki bir tek Tanrı’dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir” (Tevbe/31)
Bu ayette geçen rab kelimesinin çoğulu olan “erbâb” lafızları, toplulukların ve milletlerin önder ve rehber edindikleri kimselere işaret etmektedir. İnsanlar bu önderlerin emirlerine itaat ederler, yasaklarından kaçınırlar ve onların koydukları kural ve kaidelere de uyarlar; onların hiç bir delile dayanmaksızın ileri sürdükleri helâl ve haram gibi değerlendirmelerini de kabul ederler. İşte Yüce Allah, onların gerçek manada rab olmayıp diğer insanlar gibi âciz birer insan olduklarını haber veriyor.
Yukarıdaki ayet nazil olunca henüz İslam’la şereflenmemiş olan Adiy b. Hatem: “Ey Allah’ın Resul’ü! Hristiyanlar, rahiplere ibadet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)” dedi. Bunun üzerine Hz Peygamber (sav): “Evet ama onlar (Hıristiyan rahipleri ve Yahudi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını haram; haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular. İşte onların bu tutumları, onlara ibadet etmeleri ve onları rab edinmeleridir” buyurdu.
Yaratıcı olarak Allah’ı ilah kabul etmekle beraber hayatlarına düzen koyma anlamında O’nun rabliğini kabullenmeyen Mekke müşriklerine Allah, Hz. Muhammed (sav)’i görevlendirerek kendi rabliğini hatırlatmıştır.
İnsanların kullandıkları bilim ve teknoloji ne kadar değişirse değişsin bazı alışkanlıkları değişmemektedir. Bunlardan birisi de rab bulma anlayışlarıdır. Daha yaratılış aşamasında “yüce” bir varlığı rab edinme fıtratıyla yaratılan insan, gerçek rabbi olan Allah’ı bilmeyince kendisine sahte rabler bulmakta gecikmemiştir.
Çağdaş dünyada insanlar kendilerine rabler edinirken, tıpkı eskiden olduğu gibi bazen “atalar ruhunu” yani ölmüş büyüklerin mezarlarını, bazen peygamberlerini, bazen emrinden çıkamadığı önderlerini, bazen de kutsadıkları kurumlarını rabler edinebilmektedirler. Bir şahsın veya otoritenin rab olması, onun koyduğu hükümlerin sorgulanılamamasıdır. “La yüsel” denilen yani hesap sorulmayan her varlık kendi rabliğini ilan etmiş demektir.
İnsanlar rabbin gerçeğini, hak olanı yani Allah’ı bulamazsa mutlaka batılını bulur. Çünkü inanç “boşluk” kabul etmez. Baştaki ayetten öğrendiğimiz kadarıyla her insanın fıtratı buna uygun olarak bir rabbe “kul” yaratılmıştır.
Tebaasına hiçbir zaman “Sizleri “ben yarattım” demeyen Firavun, Nemrut veya benzerleri açık bir şekilde halklarını kendilerinin yönettiğini, onlar hakkında kendilerinin hüküm verdiğini düşünerek, onların rabbi olduklarını iddia etmektedirler. “(Firavun) derhal (adamlarını) topladı ve bağırdı: ‘Ben, sizin en yüce Rabbinizim!’ dedi.” (Naziat/23-24)
“Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: Rabbim hayat veren ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.” (Bakara/258) ifadeleriyle rabliğin anlamını genişletmiştir.
Hz. İsa (as)’da olduğu gibi bazen insanlar Allah’ın tevhid inancını yerleştirmek için gönderdiği peygamberi bile ilah/rab edinerek şirk koşmaktan çekinmemişlerdir. Bazen ömrünü Allah yolunda tüketen nice Allah dostu veli kulları bile, sevenleri zamanla ilahlaştırmaktan çekinmemişlerdir.
İnsanların ilahlaştırdıkları putlara, şeytanlara ve tağutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uymak da aynen diğeri gibi şirktir. Bu durum, onlara olması gerekenden daha fazla değer vermek, ilâhî hükümlere muhalif görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile rab denilmese de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir. Bunu söyleyenler ve uygulayanlar ister dinsiz olsun veya isterse din adına konuşsun fark etmez. Allah’ın hükümlerine muhalif olarak hiç kimse hüküm koyma yetkisine sahip değildir.
Tevhid inancıyla Allah’ı tek ve sahih rab olarak tanımak; O’nun hükümlerine göre yürümek, O’na uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir. Allah’ın tek rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye sonsuz kudretiyle hükmedenin ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.
Rab, terbiye eden bir otorite olarak, yarattığı insanı aynı zamanda eğiten bir ilahtır. İnsan başıboş bırakılmamış ve rabbimiz tarafından peygamberler aracılığı ile terbiyeye tabi tutulmuştur. İnsanların öğretmeni peygamberler, eğitim materyalleri ise yazılı ve görsel “ayetlerdir.” Yani kutsal kitaplar ve çevremizdeki görünür alemdir. Rab sadece hüküm koyan değil, koyduğu hükümler Allah’ın hükümlerine muhalif mi? ve hüküm koyanlar sorgulanabiliyor mu? Bu iki sorunun cevabı insanların inancını belirler.
İnsanlar ancak Rabbinin terbiyesiyle “kâmil” sıfatına kavuşabilir. İlahi kitapların hükümlerinin ve peygamberlerin uygulamalarının gerçekte bir tek amacı vardır, o da insanı “olgunlaştırmaktır.” Yeni bir dünya kurma veya dünyaya nizam verme derdinde olan “halifetullah” sıfatını taşıyan biz Müslümanlar öncelikle eğitim anlayışımıza sağlam bir inanç yerleştirmeliyiz. Sahih (hak,doğru) rab inancını yerleştiremediğimiz eğitim müfredatı, mutlaka sahtelerini kendisi icat edecektir. Sahih nesiller, ancak ve ancak sahih inanç ve sahih ahlakla yetişir. Bunun da başlangıç noktası “tevhid” ve “rab” kavramlarını “sahih” şekilde kalplere yerleştirebilmektedir.