Her insan topluluğu gibi biz Müslümanlar da hep yeniliği, kemali arayan bir milletiz. Her arayan gibi bizler de aradıklarımızı buluruz, bazen iyi bazen kötü de olsa mutlaka buluruz. Önemli olan ne aradığımızı bilmektir.

Müslümanlar olarak dünya siyasetinde itibar kaybettiğimiz son birkaç asırdır her alanda arayış içerisindeyiz. Hukuk, teknoloji, bürokrasi, siyaset, kültür ve en önemlisi hepsinin çıkış noktası olan eğitim alanında hep yenilikler arıyoruz. Bu arayışlarımızı bugün hâlâ sonlandırılmış değiliz, yine aramakla meşgulüz. Acaba gerçekten ne aradığımızı tam olarak biliyor muyuz? Ben ne aradığımızı bildiğimize inanmayanlardanım.

Bir milletin bugününü ve geleceğini eğitiminin felsefesi veya paradigması belirler. Şahıslara veya hükümetlerin siyasi tavrına göre belirlemeye çalıştığımız eğitim felsefesi yüzünden “yapboz tahtası”na dönüşen eğitim siyasetimiz, işleri düzeltmek yerine daha da bozmuş ve felç etmiştir. Ne arandığına tam olarak karar verilemediği için her arayış hüsranla sonuçlanmaktadır. Oysa armamız gereken temel değer “hikmet”tir.
Hikmet “h-k-m” kökünden türemiş Arapça bir kelimedir. Aynı kökten türeyen ve dilimize giren “mahkeme”, “hüküm”, “hakim”, “hekim”, “tahkim”, “ahkam” gibi kelimelerde kullanılmaktadır.

Esmaü-l Hüsna’da Allah’ın hikmet kelimesi ile aynı kökten gelen iki ismi, “Hakîm” ve “Hakem” vardır. Bunlardan El-Hakîm emirleri, kelamı ve bütün işleri hikmetli olan anlamında; El-Hakem de hikmet sahibi olan, yaptığı her işte hikmeti gözeten anlamındadır.

Allah Resulü (sav) buyururlar ki: “Hikmet, müminin yitik malıdır, nerede bulursa onu alır.” Yani kullanım hakkına sahip olduğu kayıp hazinesidir. Müslümanlar, hikmet kavramının içerisinde olan her güzelliği alıp kendi potasında eritmelidir. Kendi öz malı gibi alabilmeli, kullanabilmelidir.

Yine Rabbimiz ilahî hitabında bizlere şöyle seslenmektedir: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri, düşünüp ibret alırlar (Âl-i İmran, 269).” Bu ve benzeri ayetlerde geçen Allah’ın dilediğine verdiği ve verdiği kimselere de çok hayır verdiği “hikmet” nedir?

“Kur’an hikmetli bir kitaptır (Yasin, 2).” onun her hükmünün mutlaka bir sırrı yani hikmeti vardır. Onda asla boş söz yoktur. Hikmet, kalpleri ferasete kapalı gafillerin anlayamayacağı kadar yüce bir ilim ve yüce bir anlayıştır. Allah onu dilediğine vermesi “ince” bir nüktedir.
Hikmet, birden çok manaya gelen “engin” ve “şümullü” bir kavramdır. Gerek ilahî hitap olan Kur’an-ı Kerim’de gerekse Hz. Peygamber’in (sav) hadislerinde ifade olunan hikmete geçmiş dönem ve günümüz mütefekkirleri çok değişik tanımlar yapmışlardır. Bu tanımlar içerisinde bazıları şöyledir:

Onun manalarından birisi feraset ve sezgidir. Yani görünenin arkasındaki görünmeyeni görebilme, yazılanların içerisinde yazılmayanı okuyabilme, söylenenlerin arasında söylenmeyeni duyabilme bilgisi veya yeteneğidir.

Hikmetin bir anlamı da her nesneye “sünnetullah” eseri olarak bakabilme ilmidir. Evrenin sırlarını çözme, ibadetlerin sırlarını kavrama, eşyanın hakikatini anlamaktır. Hikmet, her nesnenin ardındaki ilahî sırlara vakıf olabilmektir.

Yine hikmet, Allah’ın bütün emirlerinin insanın lehine, bütün yasaklarının insanın aleyhine olduğuna inanmaktır ve yaratılan her şeyin bir amaç için yaratıldığını kavrayabilmektir. Bu âlemde “boşa yaratılmış” hiçbir nesne yoktur.

İlahî kelam olan Kur’an-ı Kerim’de hikmetin bir anlamı da peygamberliktir. Yani hikmet peygamberî /nebevi bilgi ve nebevi yoldur. “Allah (c.c) Davud’a saltanat ve hikmet verdi (Âl-i İmran, 251).” Peygamberlere vahiyle verilen ledünni ilimleri birer hikmet ilmidir.
Yine hikmet, insanlara dini ulaştırmada ve yapılacak nasihatte uygulanacak ince davranıştır: “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et” (Nahl,125).
Elmalılı M. Hamdi Yazır ise “Hikmet; faydalı ilim ve salih ameldir.” diyerek hangi tür ilimlerin hikmet çerçevesinde algılanması gerektiğini anlatmaya çalışmıştır.

Hikmet, sevdiğini sadece Allah için sevmek, kızdığına sadece Allah için kızabilmektir. İnsanın hikmet ehli olması, Rabbinin razı olduğu bir kul olmasına bağlıdır. Hikmet, kâinatın sırrını kavrayabilmektir. Hakîm ise kâinat kitabını Allah namına ve Allah’ın ismiyle okuyabilendir.

Müslümanların tarihinde parlak ve sönük dönemler vardır. Yani diğer milletlerin tarihi gibi bizim tarihimizde de tek düze değil, inişli ve çıkışlıdır. Müslümanların inişini, çıkışını belirleyen temel etkenlerden birisi, belki de en önemlisi “hikmet”i aramalarıdır. Gerek İslami ilimlerde gerek diğer “tecrübî” ilimlerde en parlak dönem olan miladi 9 – 12. asırlarda Müslümanlar hikmetin hikmetini kavradıkları için ilmî ve siyasi olarak en parlak dönemlerini yaşamışlardır.

Bağdat şehrini ilmin merkezi yapan “Beytül-hikme”dir yani hikmetin evi. Öyle bir hikmet evi ki Çin’den Hindistan’a, İran’dan, Bizans’a, Roma’dan Mısır’a ve Endülüs’e kadar her yerde hikmeti aramışlar ve buldukları bu hikmeti önce kendi dillerine tercüme ederek okuyup özümsemişlerdir. Daha sonra üzerinde tefekkür ederek olgunlaştırmış ve nihayetinde bu hikmet parıltılarını uygulamaya koyarak bir İslam medeniyeti oluşturmuşlardır. Nihayetinde de bu hikmetin meyvelerini diğer medeniyetlere “ihraç” etmişlerdir.

Bağdat şehrini ilmin merkezi yapan “Beytül-hikme”dir yani hikmetin evi. Öyle bir hikmet evi ki Çin’den Hindistan’a, İran’dan, Bizans’a, Roma’dan Mısır’a ve Endülüs’e kadar her yerde hikmeti aramışlar ve buldukları bu hikmeti önce kendi dillerine tercüme ederek okuyup özümsemişlerdir.

İslam medeniyetini diğer medeniyetlerden ayıran temel özellik; inancın tevhid olması, öğrenimin bağımsız olması ve uygulamanın adalete dayanmasıdır. Çünkü Müslüman için bir ilmin veya tecrübenin hikmet olabilmesinin iki temel şartı vardır, bunlar tevhid ve adalettir. Müslümanlar, âlemin yaratıcısı olan Allah’ın “birliği” ile çelişmeyen ve insanlar arasında zulme -biyolojik, psikolojik ve sosyolojik anlamda- sebep olmayan bütün ilimleri hikmet kabul etmişlerdir.

Müslümanlar, ilim ararken bal arısı titizliği ile en temizini ve en faydalısını aradıkları için bu ilimleri hikmet saymışlardır. Çünkü akbabaların yaptığı gibi iyi kötü ayrımı yapmadan toplanan bilgiler hikmet kapsamına girmez.

Eğitimde hikmet nereden gelirse gelsin -ister eski medeniyetlerden olsun isterse yeni, ister doğudan gelsin ister batıdan- hiç fark etmez. İnanç, kültür ve adaletimizle çelişmeyen her ilmi ve her tecrübeyi hikmet kabul eder, nebevi bir tavsiye olarak kendi öz malımız gibi alırız. Sonra da kendi değer yargılarımızla onu “mayalar”, “bizdenleştirir” ve uygulamaya koyarız.

Başka medeniyetlerin akademik eğitiminden mesleki eğitimine, yükseköğretiminden ortaöğretimine ve ilköğretimine kadar her alanda dünya tecrübesinden faydalanma yoluna girer, bunları birer hikmet kabul ederiz. “Beytül-hikme”leri binasından önce zihinlerde kurarız. Zihinde kurgulanmayan projeler arazide kurulamaz.

Bizler Müslümanız, inanç ve fikir kaynağımız diğer gayri-müslim milletlerden mutlaka farklı olmalıdır. Diğer milletler materyalist (maddeci) eğitim anlayışına sahip iken biz Müslümanlar maneviyatçı bir düşünceye sahibiz. Materyalist düşünce sahipleri her nesneye “çıkar” gözüyle baktığı için yetiştirdikleri insanları emeği ve duyguları sömürülecek birer “pazar” ve “müşteri” olarak görürler. Bizim maneviyatçı eğitim anlayışımızın hedefi ise hikmet bilgisi ile saygın insan yetiştirmektir.

Eğitimde hedefimiz “hikmeti arayan eğitim” olmalıdır. Bizim eğitim paradigmamız maneviyat ve hikmet merkezli olmalıdır. Bizler farklılığımızın farkına varmazsak materyalist gayri-müslim medeniyetlerin pazarı olmaktan daha ileriye gidemeyiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz