Öncelikle Şuurlu Öğretmenler Derneğine teşekkür ediyorum, beni sizlerle böylesine önemli bir konuda buluşturduğu için.
Şimdi bugün tabii ki dertli olduğumuz, canımızın acıdığı bir konu üzerinden konuşacağız. Çocuklarımızı gençlerimizi eğitimi ve aileyi konuşacağız. Çünkü bizler Türkiye’de çok farklı alanlarda sorunlar yaşıyoruz ama yaşadığımız en dramatik en trajik sorunu insan üzerinden yaşıyoruz, çocuklarımız üzerinden yaşıyoruz, gençlerimiz üzerinden yaşıyoruz, aile üzerinden yaşıyoruz. Aile bozuldum mu eğitim de bozulur, aile bozuldum mu her şey bozulur.
Dünyada bütün ülkelerdeki tabloya bakın eğer bir ülkede boşanma oranları artmışsa orada adli suçlar artar, orada ahlaki bir kriz başlar, ahlaki bir erozyon başlar. İnsana dair ne kadar sorun varsa bunların hepsini tek tek toplum yaşamaya başlar. Aile bu anlamda son derece temel bir kurumdur. Hz. Adem bu dünyaya tek başına gelmedi, Hz. Havva ile birlikte geldi. Kur’an’da pek çok yerde ailenin önemine sürekli atıf yapılır, göndermeler yapılır. Öylesine ciddi bir problemle karşı karşıyayız.
2002-17 yılları arasında 15 yıl içerisinde Türkiye’de bir milyon yedi yüz seksen dokuz bin çift boşandı. Türkiye’de boşanmalar artıyor evlilikler azalıyor. Evlenme yaşı kızlarda 25 erkeklerde 26’ya yükselirken çocuklar artık çok daha erken yaşlarda ergenliğe giriyor. Şimdi bu ne demektir; lütfen dikkat edin. Yani bir kişinin bir aile kurmasıyla cinselliğe ilk adım attığı yaş arasındaki aralık artıyor.
Boşanma sorunları ve boşanma rakamlarının artması ile aile çözülüyor fakat tek sorun bu değil. Bununla bağlantılı onlarca sorun var. Madde bağımlılığı da artıyor, uyuşturucu yaygınlaşıyor, madde kullanım yaşı düşüyor. Online oyun bağımlılığı dediğimiz bir sorunla karşı karşıyayız. İşte K-pop, Kore dizileri dalgası, dediğimiz bir sorun var. Bakın online oyun bağımlılığı literatürümüze yeni giriyor. 9 yıldan bu yana aynı online oyunu oynayan öğrenciler biliyorum.
Bizim soracağımız soru şu, bu sorunların temel kaynağı nedir? Tabii ki bütün sebepleri bütün faktörleri anlatma şansım yok. Ama bahsettiğim tablonun burada sebeplerinden birisi üzerinde konuşacağız. “Toplumsal cinsiyet” eşitliği dediğimiz kavram üzerinden konuşacağız.
Bildiğiniz gibi son birkaç aydır özellikle eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliği projesi ile birlikte kamuoyunun gündemine daha geniş ölçekte geliyor. Fakat biz biliyoruz ki toplumsal cinsiyet eşitliği denen kavram bugünün kavramı değil. 15 yıldan beri uygulanmaya çalışılan ve sadece millî eğitimde uygulanan bir proje olmanın da ötesinde Türkiye’nin ana akım politikalarından birisidir.
Eğer bir proje bir politika bir devletin ana akım politikası hâline geliyor ise devletin bütün organlarına entegre edilmek durumundadır. Hatta 9 ve 10. kalkınma planları toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olarak hazırlamıştır. Demek ki toplumsal cinsiyet eşitliği dediğimizde sadece mikro alanda, lokal bir bölgede uygulanan politikadan bahsetmiyoruz. Bu aynı zamanda, bunun lütfen altını çizerek ifade ediyorum, Avrupa Birliği kurulum sürecisinin makro göstergelerinden birisidir.
Ayet-i kerime’de “Öyle bir insanlar gelecek ki konuştukları zaman hoşunuza gider, güzel şeyler söylerler.” (Kadın erkek eşitliği der, Kadına şiddet olmasın! der, Kadını ezmeyelim! der.) “Ama onlar öyle kimselerdir ki iktidara geldikleri zaman, erk oldukları zaman, ellerine bir güç geçirirlerse ekini ve nesli helak etmeye koşarlar.”
Toplumsal cinsiyet konusunun İslami ve dindar kesimlerde çok iyi anlaşılmadığı ile ilgili bir endişem var. Bu sorun teorik midir, bilimsel midir? Yoksa politik bir şey midir? Bu proje ile Avrupa Birliği nasıl bir toplum tasarlıyor, nasıl bir insan inşa etmek istiyor? Bu toplumsal cinsiyete dayalı politikaların hangi belgelere dayandığını, bu belgelerin içeriğinin ne olduğunu açıklayacağım.
Genel eğilim olarak hukuki metinleri okumuyoruz, bir sorunu ancak kucağımıza geldiğinde ya da sorun ortaya çıktığında konuşmaya başlıyoruz. Çocuklar ile ilgili bir sorunumuz olduğunu, gençlerle ilgili bir sorunumuz olduğunu, çocuklarımız bağımlı olduktan sonra, çocuklarımız LGBT gibi mecralara kaymaya başladıktan sonra, ahlaki krizi gözlerimizle görmeye başladıktan sonra fark ediyoruz. Halbuki o süreçleri var eden, doğuran metinler var; orda onları legal hâle getiren, koruyan ve o çocukları o mecralara sürükleyen oralara gittiğinde de oralara yönelmesinin engellenmesini istemeyen şartlar var.
Bugün koskoca bir ülkeyi çok küçük azınlık fantastik bir feminist kulübün projeleri yönetiyor. Bakın dikkat ediyorsanız aile bakanlığımızın ismini de sürekli değiştiriyorlar. Aile diye bir kavram var ama Türkiye’nin aile politikası yok; kadın politikası ya da bir kadın projesi var.
Uluslararası belgeler tarafından “İstanbul Sözleşmesi”nde “Sedav” gibi sözleşmelerde Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından taahhütte bulunulmuş bir politikadan, projeden bahsediyoruz. Dolayısıyla bu ne bu bakanla ilgili ne daha önceki bakanla ilgili ne de devletin şu ya da bu organıyla ilgili bir proje. Bu politikalar uluslararası belgelere dayanır. Anayasanın 90. maddesine göre uluslararası sözleşmeler bizim kanunlarımızdan daha üstte.
Kızın ve erkeğin bir diğerinden farklı olmayacak şekilde yetiştirilmesi her ikisine de aynı şekilde davranışların yüklenmesi esasına dayanan bir proje. Cinsiyeti biyolojik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet olmak üzere ikiye ayırıyor. Biyolojik cinsiyete sex diyor, toplumsal cinsiyete “gender” (jendır) diyor.
Kızlar ve erkekler arasında bir eşitsizlik var, bir ayrımcılık var. Siz kızlara ve erkeklere farklı davranıyorsunuz ve erkeklerin lehine, kızların aleyhine bir sistem kurguluyorsunuz. Bu ayrımcılığın kaynağı da kültür ve dinî inanç dediğimiz şeydir. Örneğin kızlar bebekle oynar, erkekler kamyonla tüfekle oynar; bunların hiçbiri doğuştan gelmiyor, sizin kültürünüzden kaynaklanıyor ve siz farklı davranmaya devam ettikçe bu kadınlar ve erkekler arasında eşitsizlik devam ediyor. Bunun sonucunda şiddet doğuyor, kadının ezilmesine bunlar sebep oluyor. Bunu gidermek için önce aileden başladılar sonra okullarda projeler geliştirdiler, sonra diyanet kurumunda birtakım projeler …

Bu bilimsel bir politika mı yoksa politik mi? Bize sanki bilimselmiş gibi sunuluyor. Biz sosyal rollerimizi toplumdan öğreniyoruz argümanı ile karşımıza çıkıyor. Bilimsel araştırmalar bunun tersi sonuçlar gösteriyor. Şurada işte birçok otuz civarında araştırma konusu görüyorsunuz. “aileakademisi.org” diye bir sitemiz var, o sitede bilimsel araştırmalarda kadın erkek farklılıkları diye bir çalışmamız var, oradan bununla ilgili birçok araştırmayı bulabilirsiniz. Amber Ruigrok bakın ne diyor: Kadınlarda, beyinler arasında cinsiyete göre asimetrik bir bağlantı vardır, biz nörobilimciler artık cinsiyete göre farklı gelişimi görmezden gelemeyiz, beyinlerimiz farklı bizim.
Bunu daha net söyleyen kişiler de var. Beyin yapısı çok net olarak cinsiyet farklılıklarını yansıtıyor. Profesör Baron Cohen doğum öncesi hormonlar ve kromozomlar cinsiyete dayalı farklılıkları getiriyor, diyor. Ayrıca doğumlarının üzerinden henüz 24 saat geçmemiş kız bebeklerin diğer bebeklerin stresten kaynaklanan ağlamalarına ve yüz ifadelerine erkek bebeklere kıyasla daha fazla tepki verirler. Doğumdan sonraki ilk üç ayda kız bebeklerin göz teması kurma ve gözle iletişim yeteneği yüzde dört yüz artarken erkeklerde bir gelişme yok kızlar duyarlı. Demek ki bunun gelenekle görenekle alakası yok. Kardeşim sonuçta bu ortada ya da en azından şöyle söyleyeyim sen eğer bilimsel bir teoriysen ve dürüstsen birde bu araştırmalardan bahset. Bu araştırmalar politik olduğunu belgeliyor.
Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan, bu projeyi savunan kişiler acaba cinsiyetin toplumsal boyutuyla mı yoksa gerçekten cinsiyetin biyolojik boyutuyla mı kavgalı? Bunlar bize davranışların listesini verebilecekler mi? Verecek olsalar bile kızlar ezilmeyince erkekler ezilecekse bunu gündeme taşıyacaklar mı? Hayır! Öyleyse bu adamlar aslında cinsiyetin toplumsal boyutuyla değil, biyolojik boyutuyla mücadele ediyorlar, bununla savaş hâlindeler. Nitekim feministler hemcinslerine: “Ey kadınlar, sizler doğurmaya devam ettiğiniz sürece bu eşitsizlik devam edecektir.” diyorlar. İstiyorlar ki kadınlar da erkeklerden geri kalarak onların hükmü altına girmesin. Onlara mahkum olmadan ve onlara meydan okuyarak yaşasınlar.
Kadınların ezilmelerine ve haklarının verilmemesine biz de karşıyız ama cinsiyetin toplumsal boyutuyla ilgili bütün problemleri bitirmiş olsak bile olayın bir de biyolojik ve doğal tarafı var. Fakat madalyonun diğer yüzüne bakınca şunu görüyoruz. Kapitalist piyasa insanın zamanının tamamını istiyor, konsantre olmanı istiyor, dikkatini dağıtmamanı istiyor, 7 gün 24 saat gerekirse çalışmanı istiyor. Hâl böyle iken kadın anne olduktan sonra onun ilgisini emeğini duygularını emen başka bir varlık var. Bu hâliyle kadınların piyasada erkekler kadar hızlı koşması mümkün değil, dolayısıyla geri kalıyorlar. Adamlar bunun farkındalar o yüzden diyorlar ki kadın doğurmayı bırakmadıkça bu yarışta geri kalmaya devem edecektir. Doğurmak benimle ilgili değil ki! Doğurganlığın kültürle, dinle gelenekle bir ilgisi yok ki! Bu onun biyolojisine bağlı bir şey.
Feministlerin görüşlerinin sapık ve saçma olduğunu söylemekle yetinenler şunu bilmelidir ki sperm bankaları, yumurta bankası, süt bankaları ve taşıyıcı annelikten başka yapay rahim geliştirdiler ve bunu sağlamaya çalışıyorlar şimdi. Bir kadın bir masalı anlatmıyorum, bir bilim kurgu filminden de enstantane değil bunlar. Her an var olan bir şeyden bahsediyorum. Türkiye’de de açılacaktı Allahtan tepki geldi de açmadılar.
Son cümle olarak Türkiye’de ben feministim diyen, Taksim’de yürüyenleri de ben mağdur olarak görüyorum. Onları da birileri organize ediyor. Onlar bunun farkında değiller ve biz de onlara ulaşamıyoruz.Kukla düşmanlar üretiyoruz kendimize, asıl düşmanı göremiyoruz. Kandırılmış mağdur onunla uğraşıyoruz. Uyarınca birçok ifsadı engellediğimizi gördük. Millî Eğitim 162 okul hazırlamıştı ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesini çatır çatır uygulayacaktı. Ama frene basmak zorunda kaldılar.
Al-i İmran suresinde diyor ki: Düşmanınızı takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer bunlarla mücadele etmezseniz yeryüzünü ifsat kaplar.” Kültürel yozlaşma ve ahlaksızlık konusunda duyarlılık gösterirsek Allah’ın adımlarımıza bereket vereceğini, kalbimize sükunet vereceğini düşünüyorum. Öyle niyaz ediyorum. Bugünlük sözlerimi bitireyim. Allah Razı olsun.