Peygamberimiz (SAV) döneminde faiz ayet ve hadislerle yasaklanmış, bunun yerine “Karz-ı Hasen” müessesesi getirilmiştir.

İslam hukukunda karz, borç verme anlamında kullanılır. Karz-ı hasen ise faizsiz borç anlamına gelir. Karz-ı misli mal olarak da tanımlarlar. Örneğin (a) şahsı (b) şahsından bir masa veya masanın parasal değerini aldı, onu kullandı. Geri verirken masayı değil onun mislini, yani yeni bir masayı veya yeni alınacak masanın o günkü parasal değerini verecek. Bu karz-ı hasendir. Şayet aynı masayı verecek olursa buna İslami literatürde karz değil ariyet denir.

Kur’an-ı Kerim’de “Hani kim var Allah’a karz-ı hasen arz edecek ki Allah ona birçok katlarını katlayıversin. Allah (rızkı) hem sıkar, hem açar, O’na döndürüleceksiniz.” (2/Bakara 245) Allah-u Teala Kur’an’da altı ayette karz-ı hasen fiilini gerçekleştirenleri övmekte, kat kat artırmakla ve cennetle müjdelemektedir. Karz-ı hasenle ilgili diğer ayetler: 5/Maide 12; 57/Hadid 11,18; 64/Teğabün 17; 73/Müzzemmil 20.

Allahu Azimuşşan karz-ı hasenle ilgili bir ayette “Namazı kılınız, zekatı veriniz ve Allah’a karz-ı hasen ile ikrazda bulununuz.” (73/Müzzemmil, 20) buyurarak karz-ı haseni adeta namaz, zekat gibi ibadetlerle birlikte zikrederek ibadet mesabesine çıkarmış ve varlıklı Müslümanları buna teşvik etmiştir. İleride de görüleceği üzere Müslümanlar karz-ı hasen için vakıflar kurmuşlar, fonlar oluşturmuşlardır.

Bazıları karz-ı hasen (kredi, borç) vermenin sadaka vermekten daha hayırlı olduğunu belirtmişler ve buna dayanak olarak İbn-i Mace’de geçen bir hadis-i şerifi ileri sürmüşlerdir. Bu hadiste borç isteyenin ihtiyaca binaen istediğini, yani önemli bir müşkülünün o an çözülmesinin önemi belirtilir.

Ayet-i kerimelerde Allah’a verilecek karz-ı hasenden bahsedilmektedir, oysa Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığı (Samed) ve gördüğümüz görmediğimiz bütün varlıkların yaratıcısı ve sahibi olduğu bilinmektedir. Bu nedenle İslam alimleri ayeti kerimede geçen “Allah’a karz-ı hasen verilmesi” ifadesinin mecaz olduğu konusunda hem fikirdir. Tıpkı Kabe’ye Beytullah (Allah’ın evi) denilmesi gibi. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. O’nun bir eve ihtiyacı yoktur.

İslam hukuk literatüründe kullanılan “hukukullah” (Allah hakları) kamu hakları olarak değerlendirilir. Kur’an’da geçen hududullah (Allah’ın sınırları) yine kamunun nelerle sınırlandırıldığıyla ilgilidir, yoksa Allah’ın sınırlandırılmasından söz etmek mümkün değildir.

O halde Allah’a karz-ı hasen vermek; insana, topluma kredi vermek manasında kullanılır. Nitekim bir kutsi hadiste “Allahu Teala’nın ahirette bazı kullarına: hastalandım beni ziyaret etmedin, yiyecek istedim beni doyurmadın, su istedim vermedin diyecek. Kul ise “Ey Rabbim sen alemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret ederim, ben seni nasıl doyururum. Sen ki Alemlerin Rabbisin, ben sana nasıl su içirebilirim?” diyecek, Allahu Teala da “Falan kulum hastalandı sen ziyaret etmedin, etseydin beni yanında bulacaktın, falan kulum yemek istedi sen vermedin, falan kulum su istedi sen vermedin, verseydin beni yanında bulacaktın…” (Müslüm, Birr bahsinde) denilmektedir.

“Bir hadiste borç isteyenin ihtiyaca binaen istediğini, yani önemli bir müşkülünün o an çözülmesinin önemi belirtilir.”

Bunun gibi bir Müslüman borç istediğinde bunu ona vererek Allah’a mecazi olarak borç vermiş gibi mükafatlandırılmaktan bahsedilmektedir.

Allahu Teala bunu dünyada ve ahirette mükafatlandırılmaya gerekçe göstermektedir. Dünyadaki mükafat kat kat artırılmayla ilgili. Eğer verilen borç/kredi üretime, ticarete yönelikse alınan borç karşılığında piyasaya yeni mallar sürülecek, mal arzı kat kat artacak, fiyatlar düşecektir.

Peygamberimiz (SAV) kendisinden yemek isteyen Medineli fakir bir Müslüman’a “Senin evinde hiç eşya yok mu?” dedi, adam da ısınmak için ve yere sermek için bir çul ve su kabı olduğunu söyledi. Efendimiz (SAV) onları bana getir dedi ve mallar gelince etrafındaki sahabelere (R. Anhüm) “Bunları kim satın alır?” dedi, sahabenin biri 1 dirhem verdi, Efendimiz artırmalarını istedi, başka bir sahabe 2 dirhem verdi. Peygamber-i Zişan (SAV) bir dirhemle eve yiyecek almasını diğer dirhemle bir balta alıp kendisine getirmesini söyledi. Adam baltayı getirince Efendimiz (SAV) baltaya kendi elleriyle sap taktı ve “Haydi git bu baltayla odun kes, sat. On beş gün çalış sonra yanıma gel.” dedi. Fakir sahabe on beş gün sonra geldiğinde 10 dirhem kazandığını söyledi.” (Ebu Davud, Zekat bahsi)

Peygamberimiz (SAV) sahabenin 1 dirhemlik malı karşılığında ona 2 dirhem kredi vermiş oldu. Sahabe bu krediyi sermaye olarak kullandı ve balta aldı. Bu baltayla odun kesti. Hem miskinlikten, boş boş durmaktan kurtuldu, hem istihdam sağlandı, hem piyasaya odun sürerek belki odun fiyatının düşürülmesine neden oldu, hem de kendisi ve ailesi açlıktan kurtuldu. Devletin sırtına yük de olmadı. Efendimiz isteseydi, hiçbirini yapmadan ona biraz yiyecek bulup onu gönderebilirdi. Ama bunun yerine ona karşılıksız (hibe) kredi vererek onu da ticari hayatın içine çekti.

Osmanlı’da Kredi ve Bankacılık

Karz-ı hasen ayetlerinden yola çıkarak Müslümanlar çeşitli vakıflar kurdular ve sadaka niyetine ihtiyaç sahiplerine kredi mahiyetinde kullanılmak üzere çeşitli fonlar oluşturdular. Osmanlı’da da tüccar ve üreticilerin kredi ihtiyacını karşılamak üzere para vakıfları kuruldu. Zenginler sadaka niyetine paralarını buralara vakfediyorlardı.

Osmanlı tarihinin ekonomik ve sosyal yönünü derinlemesine araştıran Prof. Dr. Halil İnalcık, “Hayır kavramından türeyen kurumlar, servetin toplum içinde yeniden bölüştürülmesinde çok önemli bir rol oynuyordu. Osmanlı kent ve kasabalarında kalabalık yoksul ve işsiz grupları bu tür hayır kurumlarından geçiniyordu (…) İslam devletinde dini vakıfların çok önemli bir toplumsal ve ekonomik bütünleyicilik işlevini üstlenen temel bir yeniden bölüşüm kurumunu temsil ettiği açıktır.” demektedir. (Halil İnalcık, Seçme Eserleri – XII, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi-I, 1300-1600, Çeviren, Halil Berktay, sh. 51)
Para Vakıfları Rumeli ve Anadolu’da çok yaygındı. Osmanlı İmparatorluğu zayıfladıkça bu tür vakıfların gücü de zayıfladı. 1800’lü yıllarda imparatorluk da ekonomik manada bunalıma girdi. 1845 yılında Osmanlı hükümeti Galatalı iki sarraftan ciddi manada borç aldı ve bu borçlar karşılığında faiz yerine İngiliz sterlininin kur fiyatını esas aldılar. Galatalı sarraflar bu iyiliklerine karşılık banka kurma izni istediler ve 1847 yılında Dersaadet Bankası (İstanbul Bankası) adıyla Osmanlı’da ilk bankayı kurdular. Bu banka kısa bir süre sonra (1850 yılında) iflas etti. 1872 yılında İstanbul Bankası adıyla yeniden kuruldu. 1856 yılında merkezi Londra’da olan İngiliz Bankası, Bank-ı Osmani adıyla kuruldu. 1863 yılında da bu bankaya Fransız sermayesi ortak oldu. Banka yoluna Bank-ı Şahane-i Osmani adıyla devam etti. Bu banka merkez bankası görevi görmekle ve para basmakla birlikte ticaret ve yatırım bankası olarak da faaliyet gösteriyordu. Hükümet Rus Harbi nedeniyle 1877 yılında bu bankadan ve Galata sarraflarından yine borç aldı.

“Eğer verilen Karz-ı Hasen (borç/kredi) üretime, ticarete yönelikse alınan borç karşılığında piyasaya yeni mallar sürülecek, mal arzı kat kat artacak, fiyatlar düşecektir.”

Ülkemizde 1860’lı yıllardan sonra Benque de Turquie, Sociét Genérale de l’Empire, Credit Genérale Otoman, Avusturya-Osmanlı, Avusturya-Türk Bankası, Ziraat Bankası, Selanik Bankası, Credit Lyonnais gibi birçok banka kurulmuştur.

Ancak bu bankalar daha çok yabancı tüccarlara kredi veriyordu. Yerli halk gayri Müslim sarraflar ile dul ve yetimlerin mallarını işleten eytam ve eramil idaresine başvurarak kredi/borç alabiliyordu.

1863 yılında Niş Valisi Midhat Paşa yerli sermayeyle Rusçuk’ta çiftçi ve yerli esnafa kredi temin etmek amacıyla Emniyet Sandığını (Memleket Sandığı) kurdu. Sandıkla ilgili işler katılımcı köylüler tarafından seçilen ikisi Müslüman, ikisi Hıristiyan, dört kişilik sandık eminlerince yönetiliyordu. Bu sandıklarla ilgili yevmiye defteri ve defter-i kebir tutuluyordu. Eldeki paralar da ahşap sandıklarda (kasalarda) saklanıyordu.

1867 yılında “Memleket Sandıkları Nizamnamesi (Kanunu)” yürürlüğe girdi ve Rusçuk, Eski Cuma, Lefkoşe sandıkları devreye girdi, 1868 yılında da İstanbul’da açıldı. Kredilendirme işlemleri sonucu elde edilen gelirlerden, giderler düşüldükten sonra sandık karının 2/3 ile sandığın bulunduğu bölgenin okul, yol, köprü gibi ortak kullanım alanlarının yapım, onarım işleri karşılanıyordu. 20 yıl içinde Memleket Sandıkları (Emniyet Sandıkları) yozlaşmaya, etkinliğini yitirmeye başlayınca 1883 yılında aynı amaç doğrultusunda “Menafi Sandıkları” kuruldu. 1888 yılında da Ziraat Bankası resmen kuruldu ve bu sandıklar bankaya bağlandı. Menafi sandıkları Ziraat Bankası şubeleri olarak varlıklarını ve kuruluş amaçlarını sürdürdüler. (Bu nedenle olacak ki, Ziraat Bankası kuruluşunu 1863 yılında temelleri atılan memleket sandığına dayandırmaktadır.)

İslam ülkeleri 1900’lü yıllara kadar, kredi ve borç konusunda faiz sistemine teslim olmamışlar, İslam’a uygun alternatif sistemler oluşturmuşlardır. Çağımızda İslam ekonomi anlayışına uygun birçok model önermişlerdir. Bunun en uygulanabilir olanı şüphesiz Erbakan hocamızın yıllarca öncülüğünü yaptığı “ADİL EKONOMİK DÜZEN”dir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz