Milli Şuur: Efendim, öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Malumunuz bugünlerde Mescid-i Aksa’ya ve Gazze’ye saldırılar yapılıyor. Bizlere 2002 yılında gerçekleşen “Canlı Kalkan” olayından bahseder misiniz?


Fethullah ERBAŞ: Bismillahirrahmanirrahim
Söze başlarken bugünlerde yaşanan olayları ibretle takip ediyor, dua ediyoruz. Kardeşlerimize maddi ve manevi destek olan herkese teşekkür ediyorum. Şehitlerimize rahmet, ailelerine sabırlar diliyorum. İnşallah emekler zayi olmayacak, birlikte Mescidi Aksa’nın ve Kudüs’ün özgür olduğu günleri göreceğiz.

MŞ: İnşallah Efendim.

FE: 2002 Nisan ayı başında Filistin devlet başkanı Yaser Arafat’ın Ramallah’taki çalışma ofisi İsrail askerleri tarafından kuşatılmış, getirilen buldozerler vasıtasıyla da yıkılmaya başlanmıştı. Olay basına intikal ettiği zaman, Dünya ayağı kalkmıştı. Nobel Barış Ödülü Sahibi Yaser Arafat, İsrail tarafından öldürülmek isteniyordu. Bunu duyan Erbakan Hocamız, başta ben ve milletvekillerini çağırarak Arafat’ın bu muameleden kurtarılması için neler yapılabileceğini sordu. Birçok seçenekten sonra Saadet Partisi grubu olarak, TBMM’de İsrail’in Filistin devlet başkanına reva gördüğü bu muamelenin kınanması için önergeler verilmesini ve meclis kabul ettiği takdirde her partiden bir grup milletvekili ile birlikte İsrail’e gidilmesini, Arafat’ın ve Filistin Devleti’nin bu muameleye maruz kalmaması için girişimlerde bulunulması kararlaştırıldı. Hatta hocamız Saadet Partili milletvekillerinden icap ederse buldozerlerin önüne uzanarak yıkımı engellemelerini istedi. Genel Merkezden ayrılıp meclise geldik, mecliste önergeyi yazdık. Meclis Başkanlığı’na verdik. Ertesi gün grup başkan vekilleri acilen görüşmeyi gündeme aldılar. Görüşmeler sonunda Her partinin grup başkan vekilleri kalkıp konuştular. Sonuçta İsrail’in Arafat’ı öldürmeye giden bu eyleminin kınanmasına karar verdiler. Ayrıca Parlamentodan bir heyetin durumu yerinde tespit etmek için Filistin’e gitmesine karar verdiler. Bu karar üzerine biz her partiden birer milletvekili almak için teklifte bulunduk. Saadet Partisi dışında diğer partiler üye vermediler. Bizde grupta İsrail’e gelmek isteyen milletvekillerimizi tespit ettik.

MŞ : Hocam heyette kimler vardı?

FE: Genel başkan yardımcımız Adana Mv. Prof. Dr. Ali Gören, bendeniz Van Mv. Fethullah Erbaş, Kocaeli Mv. rahmetli Mehmet Batuk Türkiye- İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu üyesi İstanbul Mv. Mukadder Başeğmez, Hatay Mv. Süleyman Metin Kalkan, Ağrı Mv. Celal Esin, Diyarbakır Mv. Sıbgetullah Seydaoğlu, MSP döneminde devlet bakanı olan Hasan Aksay, ile Milli Gazete Ankara Bürosu Haber Müdürü Rahmetli Ferhat Koç’tan bir ekip kuruldu.

MŞ: Gidişiniz nasıl oldu, hangi olaylarla karşılaştınız?

FE: Hazırlıklarımız yapıldı. İsrail’e giden THY’den biletlerimiz alındı. 10 Nisan günü İsrail’e giden uçağa bindik. Bengoryun havaalanına indik. Havaalanında bizi Kudüs başkonsolosu karşıladı. İsrail’e girmek için vize işlemlerimiz yapılırken, aynı anda Kanada’dan gelen heyete vize verilmedi ve aynı uçakla geri gönderildiler. Havaalanından çıktık. Tel Aviv’de Sheraton Moriah Oteli’ne yerleştik. Türkiye’den İsrail’e göç eden Türkiyeli Yahudilerin kurmuş olduğu dernek mensupları otele geldiler. Akşam bize Şabat zamanı olduğu için yemek verdiler. Yemekten önce tanışma faslında herkes kendini tanıttı. Bende kendimi tanıtacağım zaman “Kendini tanıtmaya gerek yok seni çok iyi tanıyoruz.” dediler. “Nerden tanıyorsunuz?” diye sordum. “Biz Evimizde Türkçe konuşuruz, Türkiye’den en çok Show TV izliyoruz. Seni oradan iyi tanıyoruz.” dediler. Biz onlara geliş gayemizi anlattık. Onlarda bize yardımcı olacaklarını söylediler. Sohbet koyulaştı kendi sorunlarını bize anlattılar. En küçük bir tehlikede Türkiye’ye geçtiklerini, evlerinin Türkiye’de olduğunu, ticaretlerinin Türkiye’de olduğunu ve kendilerini Türk olarak hissettiklerini söylediler. Buraya halen uyum sağlayamadıklarını, Rusya’dan gelen göçmen Rus Yahudileri ve Ortodoks Yahudilerinin sabahtan aksama kadar ağlama duvarı önünde kendilerince dua ettiklerini, hiçbir iş yapmadıklarını, hanımlarının başını sıfıra vurduklarını, sebebini sorunca da hanımlardan zevk almamak için olduğunu; hanımların her sene doğum yaptığını, evin geçimini kadınların sağladığını ve her türlü ağır işleri hanımların yaptıklarını beyan ettiler. Onları benimsemediklerini anlattılar. Yine Saddam Hüseyin’in Filistinlilere çok para verdiğini, her an canlı bomba olarak kendilerini patlattıklarını, her canlı bomba kendini patlattığı zaman Saddam Hüseyin ailelerine 50.000 dolar para verdiğini; bu yüzden çocuklarına süt almak için markete gidemediklerini, kalabalık yerlere gidemediklerini, otobüs duraklarından en az 15 metre uzak durduklarını anlattılar. İsrail’in insan haklarına saygılı olmadığını, Ramallah’ta Yaser Arafat’a yapılan haksızlığı da kabul etmediklerini ve üzüldüklerini beyan ettiler. Ayrılırken de dernek olarak Kinesit’teki muhalefet grubundan randevu alacaklarını söylediler. Ayrıca Dışişleri Bakanı Şimon Perez Enstitüsü’nden de randevu aldılar. Bizde kendilerine teşekkür ettik. Ertesi gün Kudüs’teki konsolosluğa gidip bir tercüman aldık. İsrail Parlamentosu’na (Kinesit) uğradık. Muhalefet Partisi Lideriyle görüştük. Muhalefet Partisi Lideri insan haklarına bağlı olduğunu, insan haklarının vazgeçilmez olduğunu söyledi ve birçok vaatlerde bulundu. Önümüzdeki engelleri kaldırmak için her şeyi yapabileceğini söyledi. Bunun üzerine Mukadder Başeğmez, kendisine Siyon protokollerine rağmen bu dediklerini yapacak mısın diye sordu. Muhalefet Lideri ve yanındaki milletvekilleri sustular, cevap veremediler.

Parlamento salonuna gittik, orada Arap bir milletvekilinin Arafat’a yapılan muameleyi protesto ettiğini gördük. Başbakan Ariel Şaron’a bağlı Yahudi parlamenterlerde onu protesto ettiler, üzerine yürüdüler. Filistinli bayan milletvekili sert sözler söyleyerek parlamentoyu terk etti. (Not: O tarihte İsrail’in 6 milyon nüfusu vardı. 4,5 milyonu Yahudi 1,5 milyonu Arap vatandaşlardan oluşuyordu.)
Parlamentonun duvarında bizim Arz-ı Mevud dediğimiz, onlarında İbranice dedikleri harita vardı. Haritayı dikkatlice incelediğimizde onlara göre vaat edilmiş olan topraklar; Nil Nehri’nin doğusu ile Fırat Nehri’nin batısı arasındaki topraklardı ve bu haritada Türkiye’den Van Gölü’nün batısından başlayarak Muş, Bingöl Elazığ, Diyarbakır, Urfa, Antep, Adana illerini içerisine alan ve Ege Denizi’nden Nil Deltası’na giden, alt tarafta da Basra Körfezi’nin altından Mısır’da Nil Havzası’nı içine alan yerler gösteriliyordu. Buraların Allah tarafından, kendileri için vaat edilmiş topraklar olduğuna inanıyorlardı. İsrail milletvekillerine “Türkiye’nin birçok yerinin bu haritanın içinde olduğunu, Türkiye ile İsrail’in dost devlet olduğunu söyledim. “Bu Dostluğa sığar mı?” dedim. İsrail’in milletvekilleri sustular, soruma cevap vermediler. Biraz üzerlerine gittiğimiz zaman da bir milletvekili biz bunu yapmadık bunu bize Allah vaat etmiş, bu bizim inancımızdır. Bizim bunu değiştirme hakkımız yoktur. Kusura bakmayın bu ütopyadır dedi.

Akşam otele döndük. Sabahleyin Ramallah’a gitmek üzere araçlara bindik. Sınıra yakın kontrol noktasına geldik. O noktada bir İsrail askeri duruyordu. Yan tarafta da Filistinliler Ramallah’a gitmek için sıraya girmiştiler, belgeleri incelenerek geçiyorlardı. Bu arada geçmek için bekledik. Bizi çağırmadılar. Arkadaşlar dediler ki “Bunlar bizi bırakmayacaklar. Sen judocusun, tekvandocusun bu adamın silahını elinden al, beklemeyelim geçelim.” Bende öne atıldım askere pasaportumu gösterdim. Parlamenter olduğumu, Türkiye’den geldiğimi söyledim. Asker elini kaldırdı, yasak, dedi. Geçemezsin. Bende arkadaşlara mahcup olmamak için önce bir etrafı kolaçan ettim; kontrol noktasının hemen üzerinde bir makineli tüfek gördüm, namlusu bizim üzerimize çevrilmişti. Sol tarafımda ise 100 metre ileride bir tank o anda namlusunu bizim üzerimize çevirdi. Ben o anda yandaki Filistinlileri de görünce “Biz ölürüz ama bu insanlara yazık olur.” diye düşündüm, işin farkına varıp teşekkür edip geri geri 5-6 adım gittim. Arkadaşlar bağırıyorlardı. Yuh bir de tekvandocu, silahını alamadı adamın elinden sana yuh olsun dediler. 25-30 metre gerideydiler. Bende arkadaşlara makineli tüfeği gösterdim. Tüfeğin ve yandaki tankın namlularının üzerimize doğru olduğunu izah ettim. Biz ölebiliriz ama bu Filistinlilerin ne günahı var dedim. Onlarda durumun vahametini görünce arabalara binip geri dönmek zorunda kaldık.

MŞ: Şimon Perez’le yaşananları anlatır mısınız?

FE: Ertesi gün Perez Enstitüsü’ne randevumuza gittik. Şimon Perez bizi kabul etti. Kısaca durumu kendisine izah ettik. Türkiye’deki parlamentoyu temsilen geldiğimizi söyledik. Ve Arafat’a yapılan bu muamelenin insanlık dışı olduğunu izah ettik ve buna mani olmasını kısaca izah ettik.Karşılıklı konuşmalardan sonra Şimon Perez, yanımızda Ramallah’a telefon açtı. Oradaki yetkililere haber verdi ve Arafat’ın çalışma ofisinin önünden buldozerlerin çekilmesini ve kuşatmanın kaldırılmasını istedi. Biraz sonra haber geldi. Arafat’ın serbest bırakıldığını söylediler. Şimon Perez herkesle teker teker konuşuyordu. Bizimkiler “Arafat’ı ziyaret edebilir miyiz?” diye Şimon Perez’e sordular. O da “Artık bunuda İsmail Cem’e bırakalım.” dedi.

Konuşma sırası bana geldiğinde Ben Perez’e hitaben şöyle dedim.

Siz Yaser Arafat ile birlikte Oslo’da Nobel Barış Ödülü almış önemli bir insansınız ama şimdi Şabra ve Şatilla kamplarında binlerce Filistinli’yi katleden Ariel Şaron’un dışişleri bakanlığını yapıyorsunuz, bu nasıl oluyor? Ya Ariel Şaron’un dışişleri bakanlığından istifa edin. Etmiyorsanız -enstitüde duran Nobel Barış Ödülü’nü işaret ederek- bu ödülü Oslo’ya iade edin, diye söyledim.

Bizim tercümanımız (Kudüs’teki konsolosluktan aldığımız): “Ben bunu çeviremem. Bu bir siyasi krize neden olur.” dedi.

Ben ısrar edince, Şimon Perez’in hemen yanında duran birisine (Türkçe tercüman getirmiş), sordu ne diyor diye, oda benim dediklerimi tercüme etti.

O anda Şimon Perez ayağa kalktı, toplantı bitmiştir dedi. Bizde kendisine teşekkür ettik ve ayrıldık. 2 hafta sonra Şimon Perez’in dışişleri bakanlığından istifa ettiğini basından öğrendik.

MŞ: Kudüs’te Mescid-i Aksa’ya gittiniz mi? Filistinli yetkili kimselerle görüştünüz mü?

FE: Kudüs’ü ziyaret etmemizin iyi olacağını düşündük ve arabalarla Kudüs’e gittik.
Kudüs’e geldiğimizde, orada Kudüs’ün muhafızı bize Kudüs hakkında bilgiler verdi. Mescid-i Aksa(Harem-i Şerif) 1044 dönümlük bir arazidir. Bu kısma Harem-i Şerif deniliyor. Buraya kimseyi sokmayız, buna el atarlarsa dünyayı ayağa kaldırırız dediler.

Kudüs’ü gezdik. Birinci bölümde Kubbet-üs Sahra’ya girdik. Girişte Filistinli ve Araplardan 15 yaş ile 40 yaş arası kimsenin Harem-i Şerife giremediğini söylediler ama bizi aldılar. Kubbet-üs Sahra’da muallâka taşının altında namaz kıldık. Oradan çıktık Mescid-i Aksa’ya gittik, o zaman Mescid-i Aksa’nın içine bir grup Yahudi askeri ayakkabılarıyla girip, her tarafa ateş etmişlerdi. Ayrıca yangın çıkarmışlar, bir Yahudi fanatiğin Mescid-i Aksa’daki Nurettin Zengi’ nin yaptırdığı ve vasiyet olarak Kudüs fethedildiğinde Mescid-i Aksa’ya konulmasını emrettiği mihrabı ve minberi nasıl yaktığını anlattılar.

Harem-i şeri’ften çıktıktan sonra Filistin Hükümeti’nin kültür merkezine gittik. Orada bizi, Filistin Hükümeti’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Milletvekili Hannan Aşravi karşıladı. Toplantı salonuna geçtik. Bize şunları söyledi: “Filistin halkının elektrik, su, yiyecek dahil tüm ihtiyaçlarını kestiler. Filistinliler her gün öldürülüyor, idam ediliyor, evleri yıkılıyor. Evlerine keyfi ateş açılıyor. Filistin Devleti’ne ait tüm resmi binalar, okullar, kütüphaneler, arşivler yakılıp yıkılıyor. 15 yaşın üzerindeki tüm Filistinliler sebepsiz alınıp götürülüyor.” dedi. Sonra birden bire bir telefon çaldı. Hannan Aşravi telaşlandı. Rengi bez gibi oldu, dışarı çıktı. Biraz sonra geldi, sebebini sorduğumuzda; Ramallah’taki evinin yanına bir bomba düştüğünü, çocuklarından endişe ettiğini ama çocuklarına bir şey olmadığını söyledi ve her anlarının böyle olduğunu anlattı.

Hannan Aşravi çıktıktan sonra Filistin Parlamento Başkanı Ahmet Kurei geldi ve bize hitaben dost kötü günde belli olur, dedi. Oturduktan sonra; dünyada insanlığın vicdanı uyuşmuş, tepki yok. Terörizme karşıyız. İsrail’in Filistin Devleti’ne yaptığı, işgal ve terörizmdir. İsrail’in kendisini hukuk üstü bir güç olarak takdim ettiğini ifade etti. Özellikle Hocamıza ve TBMM’ye çok teşekkür etti.

Ziyat Ebu Ziyat… Kudüs’ün Sorumlu Bakanı geldi. Oda özetle yeni nesil şehadeti onursuz ve vatansız yaşamaya tercih ediyor. Tüm bu olayların müsebbibi Şaron’dur. Cuma günleri Mescid-i Aksa’ya 15-40 yaş arası Filistinlileri almıyorlar, dedi. Kendileriyle helalleştik, teşekkür ettik, ayrıldık.

MŞ: Erbakan Hocamız Filistin’de o zaman nasıl biliniyordu?

FE: Mehmet Batuk, Ürdün de uzun yıllar öğretmenlik yapmış; o bölgenin örf, adet ve geleneklerini bilen bir arkadaşımızdı. Bize Kudüs’te yapılan bir köfteden bahsetti. Bizde ondan tadalım diye ısrar ettik, bizi lokantacı esnafların olduğu yere götürdü ve bir dükkâna girdik. Mehmet Bey “Bize felafil verir misiniz?” dedi. Lokantayı çalıştıran kişi bizim konuşmalarımızdan Türk olduğumuzu anladı, “bizim Türklere verecek yemeğimiz yok!” dedi ve bizi kovdu. Biz dükkândan çıktık 5-6 adım atmamıştık ki bize seslendi.

-Siz Erbakan’ı tanır mısınız? Dedi. Mehmet Batuk eliyle beni işaret ederek: “Bu kardeşimiz Erbakan’ın yakın çalışma arkadaşıdır. Bizlerde Erbakan’ın milletvekilleriyiz.” Bunun üzerine “Durun durun!” dedi. Dükkâna girdi bir kazan felafili aldı önümüze koydu.

“Madem Erbakan’ı tanıyorsunuz madem onun arkadaşlarısınız o zaman bu felafillerin hepsini yiyebilirsiniz.” dedi. Biz merak ettik. Mehmet Batuk’a dedik ki “sor bakalım önce bizi niye kovdu?” Oda sordu. Türkiye’de Erbakan’a çok zulüm ediyorlar onun için ben Türklere kızıyorum. Bizi bu Siyonistlerin zulmünden kurtaracak tek lider Erbakan’dır. O İsrail’i ve Siyonizm’i iyi bilen bir insandır ama Erbakan’a fırsat vermiyorlar dedi. Ve Erbakan ı çok sevdiğini ilave etti.
Biz felafillerimizi yedikten sonra ne yaptıksa parasını almadı. Otele döndük. Sıbgetullah Seydaoğlu’nun Türkiye’den getirdiği beyaz bir güvercininin, temizlikçiler camı açınca kaçıp gittiğini öğrendik. Sabah Bengoryun Havaalanı’ndan Ankara’ya döndük. Hocamızın yanına gittik. Ferhat Koçher gün Milli Gazete’ye hadiseleri bildirdiği için, Hocamız her şeyden haberdardı. Ancak felafil olayını anlatınca gülümsedi, bize dua etti.

Her gezimizde olduğu gibi bu görevi de Allah’ın yardımı, hocamızın duasıyla başarı ile bitirdiğimizi biliyorduk. Birçok heyetin sınır dışı edildiği bir ülkede, Allah’ın takdiriyle biz, dışişleri bakanı vasıtasıyla Arafat’ı öldürülmekten kurtardık.

MŞ: Efendim Milli Şuur Dergisi olarak bizlere zaman ayırdığınız, Filistin ve Mescid-i Aksa tarihinde yaşanmış önemli bir olayı ayrıntılarıyla paylaştığınız için teşekkür ederiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz