Ana Sayfa Milli Şuur 48. Sayı HAPİSHANEME HOŞ GELDİNİZ

HAPİSHANEME HOŞ GELDİNİZ

Gençliğimiz akademik başarı sonucu elde edeceği yaşam ile dünya sevgisini artırırken elde edemediği başarı sonucu dünya küskünlüğünü artırıyor. Oysa ..

103
0

Sadece akşamları, İstiklâl Marşımız ile akşam 7.00’de başlayıp yine İstiklâl Marşı ile saat 00.00 olduğunda ekranı kararan TRT izlerdik: Altı milyon dolarlık adam, en macera Amerikan dizisi, Fury bir at hikâyesi, lassy Arı Maya yanında cabası… Günümüz bozuk(!) Türkçesi ile bonusu.

Daha o yıllardan başlamış yabancı istilası ve bizde bir özenti pir özenti. Düğünlerde gençler disko dedikleri garip ama coşkulu ecnebi oyunları oynar, birbirlerine “bak gördün mü en iyi diskoyu ben yaptım” derken hem kendilerine hem topluma yabancılaştıklarını görmezden gelirlerdi. Hele o yıllarda bir yabancı turist görmüş olmasınlar; saçlar anında yeniden taranır, kot pantolonlar sadece onlar için giyilir, bir de önlerinden geçip onlardan gülümseme aldıkları zaman “beni beğendi evet beni beğendi” sevinci ile kimliksiz ve hâlsiz uçuşa geçerlerdi bazıları. Oysa ne büyük gaflette idiler. “Kâfirleri dost edinenler onların yanında izzet, şeref mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139] Ayeti kerime bütün içinde bulundukları hâli olduğu gibi anlatmaya yeterdi.

Nereden bilecektik en saf, en temiz, en Batılı yerimizden vurulacağımızı. Kimliksizliğin vermiş olduğu karakter boşluğunun yabancı hayranlığımızla dolacağını. Gel zaman git zaman kanallar çoğaldı. TRT’ye rakip ilk kanal gece yarısı İstiklal Marşı okutmak yerine yarı çıplak bir kızcağızı oynatıyordu. “Türkiye çağ atladı.” nutukları ile inlerken meydanlar yıl 1990, zihinler boş, amellerde bir şeyler noksan.

Dolması gerekiyordu boşalan zihinlerin zehirli şırıngalarla. Enjekte edildikçe yaşamın sınıf atlaması gerekiyordu, oturulduğu yerden hiçbir çaba sarf etmeden. İnsanlarda kanaat bozulmuş, şans oyunlarına ümit bağlamak tavan yapmıştı. Hatta piyasa uyanıkları kaynanalar dizisinden bir oyuncu ile anlaşıp Mısır Kraliçesi Nefertiti başlıklı heykelcikleri uğur getirsin diye satıyorlar, sattıkça satıyorlardı. Halk bir yandan şans, bir yandan kumar, bir yandan şirk batağına daldıkça dalıyor; onların bu çılgına dönmüş dünya şehvetleri fırsattan kendine haramdan harem kurmak isteyen kişilerin ortaya çıkmasına neden oluyordu.

Şans oyunlarından, kumardan, fırsatlardan kaybettikçe kişiliğimizden de bir şeyler kaybetmeye başlamıştık farkına varmadan. Cuma namazlarının konusu “Ağaç Sevgisi” ile “Hayvan Sevgisi”nden bir tık öteye geçmiyordu. Anlatılmıyordu haramlar; içki, kumar ve faiz. Şans oyunlarının millî bir haram olduğu gerçeği.

Oysa gerçek Kur’anı Kerim’de haykırıyordu: “Ey İnananlar, içki, kumar, tapınılmak için dikilmiş taşlar (putlar), fal okları ancak şeytanın işinden birer pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” [Maide 90]

Yıl 1996. Türkiye ilk kez Prof. Dr. Necmettin Erbakan hocayı başbakan olarak tanıma fırsatı buldu. Önce D8’ler kuruldu. Hepimizin bildiği gibi tek cümle ile İslam Birliği idi kurulan.

Ardından darbe… Büyük umutlarla girildi yeni ikinci bin yıla. Yıl 2000. o gün doğanlar bugün on sekizler. Çanakkale’ye giden on beşlik kahraman yeni tüylü ecdadımın yerini, kariyer hırsı ile okula bağımlı olan, başarısızlık ve sevgisizlik nedeni ile maddeye bağımlı olan, kendine olan güven kaybı nedeni ile aileye bağımlı olan bir gençlik aldı şimdi.

“Okullar ve ofisler başarı bağımlıları için, parklar-arka sokaklar madde bağımlıları için, aileler güven kaybı yaşayan gençler için hizmet veriyor. Ve bir gençlik bağırıyor: “Ben kimim ve nerdeyim?”

Okullar ve ofisler başarı bağımlıları için, parklar-arka sokaklar madde bağımlıları için, aileler güven kaybı yaşayan gençler için hizmet veriyor. Ve bir gençlik bağırıyor: “Ben kimim ve nerdeyim?”

Ebeveynlerin dünyalık hırsı ile gençlerin materyalist şehveti birleşince ortaya et ve kemik yaratılışlı ruhundan haberi olmayan bir nesil çıktı. Başörtülü olanların sayısının artmasıyla birlikte başörtülü deist ve diğer dalalet içinde olan gençlerinde sayısı artmaya başladı. Gençlerde maneviyatın yerini çıkar mühendisliği davranışları aldı. Gerçek niyetlerini saklayıp maneviyatçı görünümlü yine kimliksiz ve kişiliksiz kişiler ortaya çıktı.

Bence asıl sorun burada başlıyor. Nasıl bu kadar hızlı çoğaldılar? Gençliğe adım atılan yer, okullarımız. Okullarımızın gençlikten beklentileri akademik başarı. Akademik başarı ile birlikte kabul ve ret arasındaki duygu ise değerlilik ile değersizlik gibi iki keskin uçta cereyan etmektedir. Gençliğimiz akademik başarı sonucu elde edeceği yaşam ile dünya sevgisini artırırken elde edemediği başarı sonucu dünya küskünlüğünü artırıyor. Oysa bilselerdi kalplerin ancak Allah’ı (cc) anmak ile mutmain olacağını düşmezlerdi ne şehvete ne yeise.

Siyah Beyaz TRT gençliğinin yerini bol ekranlı, internetli, sosyal medya gençliği alırken mazide kaldı bir dize: “Demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan.” Değişti şimdi “İnternet ağları ile ördük dünyayı sil baştan.” oldu.

Gençlik düştükçe düştü bu ikinci bin yılın en büyük sinsi tuzağına, internete açıldığı kadar açılmadı en yakından en uzağa hiçbir kimseye. Okullarda bilgisayar destekli eğitim, evlerde sosyal medya evlere şenlik ve biz hazırlıksız yakalandık haberleşme ve iletişim teknolojilerindeki bu ani hızlı değişime. Yararından çok zararını görmeyi tercih ettik çünkü içimizdeki değersizlik bilinci alt üst etti istikamet ilkemizi. Allah ve Resulü’nün muhabbetini vermedikçe gençlere, bu vebal bizi ahirette gençlikle birlikte hepimizi yakar.

Oysa gençler izzet ve şeref sahibi olmak için akademik başarı ile zenginlik isterken ne büyük bir gaflet içinde olduklarını hiçbir zaman bilemeyecekler. Çünkü biz onlara, izzet ve şerefin kime ait olduğunu, “İzzet ve şeref isteyen, bilsin ki izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır. [Fatır 10] ayeti ile öğretebilseydik onlar ne kadar zayıf ve değersiz bir kul olduklarının bilincinde olacaklardı.

Tek derdi üstünlük kurmak olan bir nesil ile üstün olamadığı için sapkın, küskün, bağımlı bir neslin tam ortasında kalırken gençliğimizi kendi dünyalık şehvet duvarlarından bir hapishaneye tıktık itiş kakış. Gardiyanı şehvet, kalbi gaflet, yaşamı ibret olan bir hapishane…

Bizi ebeveynlerini karşılıyorlar kapıda, “Hoş geldin hapishaneme.!” dercesine. Düşünce gayretinde olsalardı bir özgürlük arayışında kesişecekti yollarımız. Ya bizde o hapishaneye gireceğiz ya da evlat sevgisinden mahrum, gençlik nimetinden habersiz son nefesimizi vereceğiz.