Öğrenme deyince nedense aklımıza ilk önce çocuk eğitimi (pedagoji) gelmektedir. Halbuki insan, okul ve hatta üniversite eğitimi almış olsa dahi bir ömür boyu hayata dair öğreneceği birçok şey vardır. İşte insanın psikososyal ve mesleki gelişimi açısından bunun önemi, ağırlıklı olarak yetişkinleri muhatap alan“hayat boyu öğrenme” kavramı ile açıklanmaktadır. Bu bağlamda “hayat boyu öğrenme”, “yetişkinler eğitimi” (androgoji) olarak da tanımlanabilmektedir. Androgoji, genel eğitim alanında özellikle yetişkinlerin hayat boyu eğitim ihtiyacını anlama (teori), tespit etmeve biçimlendirilmiş hâliyle hayata aktarma (uygulama) bilimi olarak da bilinmektedir. Eğitim kapsamına mesleki, sosyal, siyasî ve kültürel bilgiler girdiği gibi kişinin sorumluluk bilinci ekseninde şahsi gelişimine psikososyal destek unsurları da dâhil edilmektedir.

Buradan da anlaşılacağı üzere hayata dair sorunlar ve bunlarla baş edebilme meselesi, zorunlu eğitim sürecinden sonra da özellikle ortaya çıkmaktadır. Bu noktada sosyal hayatın içinde değişik engeller veya sıkıntılar ile karşılaşan ve bunlarla mücadele etmede zorlanan yetişkinlere yönelik maddî ve manevî destek vermek, eğitim sisteminin vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiştir. Bir sosyal ve manevî varlık olan her insan, hangi yaşta olursa olsun, bilgi ve eğitim seviyesi ne olursa olsun hızlı değişen dünya şartlarına adapte olabilmenin zaruri bir gereği olarak hayat boyu öğrenmenin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Hayat boyu öğrenme bağlamında genelde dört temel ilkeye vurgu yapılmaktadır:

  1. Bilmek için öğrenmek
  2. Uygulamak için öğrenmek
  3. Var olmak ve kendini geliştirmek için öğrenmek
  4. Toplum ve aile içinde sosyal sorumluluk sahibi olarak başkalarıyla birlikte barış ve huzur içinde yaşamak için öğrenmek.

İşte son ilke, toplum sağlığı ve huzuru açısından son derece önemlidir.
Hayata maddî ve manevî yönden sağlıklı fertler hazırlamak için her zaman, her yerde, herkese eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin verilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde birçok dertli insan, psikologların ve psikiyatristlerin kapısını çalmak zorunda kalacaktır. Zaten toplumda antidepresan ilaç kullanımı hızla artmaktadır. O hâlde hayat boyu öğrenme sistemimizin yaygın ve etkili olmadığını da itiraf etmeliyiz. Etkili olmadığının bir sebebi de hayata dair bakışımızın manevî değerler üzerine kurgulanmamış olmasıdır. Bunu şu günlerde “hayat boyu öğrenme”nin bir nevi psikolojik/psikiyatrik boyutunu temsil eden “Kırmızı Oda” TV dizisinde görmek mümkündür.

“Hayat Boyu Öğrenme” Hayata ve Kadere Nasıl Bakıyor?

Eylül 2020 tarihinden beri bir TV kanalından yayınlanan “Kırmızı Oda”, gerçek hayat hikâyelerinden esinlenerek uyarlanan bir filim dizisidir. İçerdiği konular, Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun romanı olan “Madalyonun İçi: Bir Psikiyatrin Not Defteri” isimli kitaba dayanmaktadır. Dizide psikiyatri kliniğinde doktorlara müracaat eden yetişkinlerin hayatları, Türkiye’nin son yıllarda içinde bulunduğu çarpık insan ilişkilerinin, bozulmuş aile düzenin ve “hayat boyu öğrenme” sisteminin bütün eksikliklerini yansıtan adeta acı bir tablonun özetidir. “Kırmızı Oda” TV dizinin başrolünde yer alan ve Doktor Manolya Yadigaroğlu isminde bir psikiyatristi canlandıran Binnur Kaya’nın hayata dair şu sözleri, manevi perspektiften incelenmeye değerdir:

  • “Hayat işte. Kararı hayat verince boynumuz kıldan incedir.”
  • “Bırak, hayat yine kendi bildiği gibi hükmümü versin, sen de huzuru yaşa.”
  • “Zor, ama hayat senden yana.”
  • “Umarım hayat, bundan sonra güzel davranır sana.”
  • “Hayat bu, bizim neyle sınanacağımız belli olmaz.”
  • “Hayat, bize birden fazla yol gösteriyor.”
  • “Acıya değil, hayata tutun.”
  • “Hayatın kendine ait gizemli bir matematiği vardır.”
  • İlk bakışta “bu sözler ne kadar anlamlı veya etkili” diyebilirsiniz. Ne var ki bu sözler, bana itikadi yönden sorunlu ve yanıltıcı gibi geldi. Hayat yerine kader olgusuna işaret edilmiş olsaydı, ifade edilmek istenen maksat daha isabetli olmaz mıydı? Bir tefekkür edelim:
  • Kararı veya hükmü veren hayat mıdır yoksa kader midir?
  • İnsanın yanında olan hayat mıdır yoksa kader midir?
  • Hayat, bize kötü veya güzel davranabilir mi? (Halbuki kader, insana hiçbir zaman kötü davranmaz).
  • Bizi imtihana tabi tutan hayat mıdır kader midir?
  • Sabır, şükür gibi insana birden fazla yol gösteren hayat mıdır kader midir?
  • Acıları unutmak için hayata mı yoksa kadere mi tutunalım?
  • Gizemli bir matematiği olan hayat mıdır kader midir?

Gerçi hayatın varlığı ve sebebi “hay” (diri) ve “muhyi” (dirilten, hayat veren) şeklinde zikredilen isimleriyle (Bakara, 255; Rûm, 50) Allah’tır. Buna göre hayat, kainata ve bedenimize sunulan ilahi soluğun bir neticesidir. Eğer hayat olgusu, seküler bir mantık ile değil de ilahi bağlamda kullanılmış ise ifade edilen sözlerin bir dereceye kadar sakıncalı olmadığı söylenebilir. Bu tabii ki benim hüsnü zanna dayanan temkinli bir değerlendirmemdir. Ama sohbet içinde kasıtlı olarak kader yerine “hayat” kullanılmış ve böylece hayat akışının Allah’ın külli iradesine dayanan kader esprisini gizlemek maksadıyla bilinçli olarak tercih edilmiş ise durum farklı bir boyut kazanır.

Kaldı ki hayatı ve sorumluluklarımızı doğru anlayabilmek için imanın altı esasından birisi olan kadere iman etmek gerekmektedir. Çünkü hayat gibi kader de Allah’ın mutlak iradesiyle, ilmiyle ve takdiriyle meydana gelmiştir ve gelmeye de devam etmektedir. O hâlde kader, insanın dünyevi ve uhrevi saadeti için yaratılmıştır. İnsan, cüz’i iradesiyle doğru kararlar vermek suretiyle Cenab-ı Hakk’ın takdiri ile hayatına bir anlam verebilir. Dolayısıyla hayatımızın iyilikler ve güzellikler ile donatılması, kaderin bize ikram ettiği bir lütuftur.

Hayatımızı ve Kaderimizi Şekillendiren Cüz’i İrademizdir.

Hayatımıza arzu etmediğimiz kötülükler ve çirkinlikler bulaşmış ise bunun sebebini kendimizde aramalıyız. Cüz’i irademizi akl-ı selime dayanarak değil de nefsimize göre kullanırsak başımıza birçok musibet gelebilir. Dizide ikide bir “kendinle barışık ol” ifadesi, bu yüzden izaha muhtaçtır. Kişi, nefsiyle değil ama ruhuyla barışık olmalıdır. Ruhuyla barışık olan bir insan, cüz’i iradesiyle hep kader çizgisinde mesafe alabilir ve hayatta muvaffakiyetler elde edebilir. İnsan, hayatın güzelliklerini yine de kendinden bilmemelidir. Bütün iyilikler, Cenab-ı Hakk’ın takdirine göre meydana gelir. Böyle durumda insana düşen görev, gaflete düşmemek ve Allah’a şükretmektir. Çünkü bize gelen her iyilik, Allah’tandır. Ama her kötülük de nefsimizdendir.” (Nisa: 79).

Hayat, bize gülmüyorsa bunun suçlusu veya sorumlusu kader asla değildir. Kader, aslında hayatımıza en nihayetinde maddî ve manevi boyutuyla hep güzellikler vermek ister. Lakin bizler, bazen sabırsız olduğumuz gibi cüz’i irademizi kaderin kodlarına göre ayarlamakta güçlük çekmekteyiz. Kaderin kodlarını biliyorsak er veya geç dünya ve ahiret saadetini yakalayabiliriz. Kaderin kodları nedir mi ve nerede mi bulabiliriz? Kaderin kodlarını, kulluk görevlerini ifa etmekte bulabiliriz.

Arayan, bulur.

Ne hayata, ne de kaderimize küselim. Hayatın bize gülmesini istiyorsak kadere teslim bilincini geliştirmeliyiz. Teslimiyet şuuru ile bütün kötülüklerden ve nefsimizin şer taleplerinden her an Allah’a sığınmalıyız ve sadece O’ndan daimî yardım ve kalıcı hidayet istemeliyiz. Kadere iman, Allah ile kul arasındaki bütün engelleri ortadan kaldıran hayatî bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendiren Müslümanlar, cüz’i iradelerini doğru kullanır.

Cüz’i İrademizin Üzerinde Külli İdarenin Varlığını Unutmamalıyız.

Cüz’i iradelerini doğru kullanan Müslümanlar dahi dünyada yine de bazı ummadık sıkıntılar yaşayabilir. İşte şuurlu Müslümanlar, böyle zor durumlarda da kadere iman noktasında hiçbir surette geri adım atmaz. Çünkü külli irade, bazen cüz’i iradenin üzerinde hükmünü icra eder ve Allah (c.c.), kulunu imtihana tabi tutar. Nitekim bu hususta Cenab-ı Hak, hazırlıklı olmamız bağlamında bizlere şu bilgileri vermektedir:

“Andolsun ki mutlaka sizi birazcık korkuyla, açlıkla, mal, can ve ürün noksanıyla sınayacağız. Müjdele sabredenleri.” (Bakara: 155).

İşte Cenab-ı Hak tarafından takdir edilen musibetlerle her insan imtihan edilebilir. Zihnimizde karamsarlığa yer vermemeliyiz. O hâlde doğal, sosyal ve ekonomik afetler ve bireysel sorunlar karşısında kadere inancımızı sükunet ve teslimiyet içinde korumalıyız ve ilahi müjdenin tahakkukuna kadar aktif sabır göstermeliyiz. Unutmayalım: Kadere iman, hayatı manen güzel kılar.

Hakikaten hadiselere feraset ile kader perspektifinden baktığımızda Allah’tan gelen bütün dertler, bizim için derman olabilir. Yeter ki haram kazanç, kötülük, şehvet ve şöhret mikrobu gibi kendi nefsani arzu ve heveslerimizin bir sonucu olan dertlerimiz olmasın. Gerçi Allah büyüktür, bu dertlerin de devası tövbe istiğfardadır. Demek ki her derdin, bir dermanı varmış. Önemli olan devayı, Allah’ın emirlerinde aramakmış.

“Eğer bir gün çok büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp büyük bir derdim var deme, derdine dönüp büyük bir Rabbim var, de!”

HZ.MEVLANA

Hiçbir nimet ebedî olarak kalıcı olmadığı gibi gam ve dertler de gelip geçicidir, tıpkı bizler gibi. Allah’a iman eden mütevekkil kullar, dertlerin geçici olduğuna tam bir teslimiyet bilinci ile inanır. Hz. Mevlana, ne güzel buyurmuş: “Eğer bir gün çok büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp büyük bir derdim var deme, derdine dönüp büyük bir Rabbim var, de!” Ulu Allah’ımıza sığınmakla başımıza gelen en büyük dertler bile bir hiç hükmündedir. Onun için dini bütün müminler, gam, keder ve dert deryasında boğulmaz.

Sabırlı müminler, peygamberlere ve Hak dostlarına terfi-i derecât için hayatları boyunca en ağır çile ve dertlerle imtihan edildiklerini bilir. İnsanlık tarihinde ise en büyük dertleri yaşamış olan ise bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır (sav). Şu hadis-i şeriften çektiğimiz dertlerin ne kadar hafif olduğunu anlayabiliriz:
“En çok çile çemberinden geçen peygamber, benim.” (Tirmizi, Kıyamet: 34/2472)
Öyle ise kahır veya musibet gibi gözüken dertlerimiz, aslında bir lutf-i ilahidir. Bu dertlerimiz, bizi Hakk’a daha çok yaklaştırmalıdır. İmanımızla Allah’a manen ne kadar yakın olursak O’nun lütuflarını ruhumuzda daha çok hissederiz. Sabır noktasında gevşeklik göstermeyenler, mahzun duruma düşmeyecek ve dertlerin üstesinden Allah’ın izniyle gelebilecektir (Âl-i İmran, 139).

“O ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır!”(Enfal, 40) diyen dertli gönüller, sabır ile “Bu da geçer ya hû” dedikçe bir gün gelir şükür ile “Bu da geçti ya hû” der. İşte hayatta öğrenilebilecek ve tatbik edilebilecek en büyük hakikat budur, vesselam.

Önceki İçerikDÜŞÜNEN İNSANDAN KORKMAMAK
Sonraki İçerikYÖNETİCİLİKTE FITRAT PAYLAŞIMI YA DA FITRATIN KORUNMASI
Prof. Dr. Ali SEYYAR
İktisatçı ve sosyal siyasetçi. 1 Mayıs 1960, Akçapınar köyü / Taraklı / Adapazarı doğumlu. İlkokulu (1968-72), ortaokul ve liseyi Almanya Ulm’da (1972-82) okudu. Yükseköğrenimini Mannheim Üniversitesi İşletme Fakültesinde (1982-84) yaptı. Aynı üniversitenin İktisat Fakültesinden mezun oldu (1988). Yüksek lisansını Mannheim Üniversitesi İktisat Fakültesinde “Geldpolitische Fehler und Optionen in der Weltwirtschaftskrise 1929-1933 / 1929-1933 Dünya Ekonomik Krizinde Malî Politikalar ile İlgili Hatalar ve Tercihler” adlı teziy-le (1988-90), doktora eğitimini ise İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümünde “F. Almanya’da Bakıma Muhtaçların Sosyal Güvenliği” adlı çalışmasıyla (1994-97) tamamladı. Almanya Ludwigshafen Belediyesinde Yabancılar Danışma Meclisi üyeliği, Eğitim Komisyonu başkanlığı ve Yabancılar Danışma Meclisi başkan yardımcılığı yaptı (1990-91). Aynı dönemde Batı Almanya Goethe Enstitüsünün yabancı dil uzmanı olarak Mannheim Akşam Akademisinde yetişkin yabancılara Almanca dersleri verdi. 1991-93 yılları arasında Doğu Almanya Saksonya Eyaletinde, Almanya İş Kurumu ve Sanayi Odasının meslek eğitim uzmanı olarak özel bir meslek akademisinde işletme ve sanayi asistanlığı dalında iki yıl meslekî eğitime tâbi tutulan yetişkin Alman öğrencilerine işletme-büro organizasyonu-sosyal güvenlik-muhasebe-insan kaynakları yönetimi ve meslekî İngilizce dersleri verdi. Çalışmalarını 1993-97 yılları arasında İstanbul’da sürdürdü ve 1997-98 yıllarında SÜ Geyve Meslek Yüksek Okulunda iktisat İngilizcesi dalında okutmanlık yaptı. 1998’de Sakarya Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Sosyal Siyaset ve Sosyal Güvenlik Anabilim Dalına yardımcı doçent olarak atandı. Aynı yıl KÜ İİBF İktisat Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak sosyal politika dersi verdi. 1999’da SÜ Sosyal Siyaset ve Sosyal Güvenlik Anabilim Dalı Başkanlığına atandı. Kasım 2000’de doçent, sonra profesör oldu. 2003’ten itibaren Başbakanlık Özürlüler Dairesi Başkanlığının danışmanlığını yaptı. ESERLERİ: ÇEVİRİ: Yengeç Kitabı-Çocuğunu-zu Yanlış Terbiye Ediyorsunuz (Christian Gotthilf Salzmann’dan, 1995). ARAŞTIRMA: Bakıma Muhtaçların Sosyal Güvenliği (1999), Sosyal Siyaset Açısından Kadın ve Aile-Politikaları (1999), Sosyal Siyaset Açısından Özürlülüğe Karşı Mücadele (2000), Sosyal Siyaset Açısından Özürlüler Politikası (2001), Teorik ve Pratik Boyutuyla Sosyal Bakım. ANSİKLOPEDİK SÖZLÜK: Sosyal Siyaset Terimleri (2002), Ahlâk Terimleri (2003), Davranış Bilimleri Terimleri (2004), Sosyal Güvenlik Terimleri. KAYNAK: İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz