Bize çok sıradan gelen, hayatımızda fazla dilimize dolanmayan, belki ayda yılda bir, tesadüfen kullandığımız bir kelime; “göç”. Bana göre görünmeyen gizli kahraman… Hayatı, tarihi, sosyal olayları izah ederken pek başvurmadığımız, aklımıza bile gelmeyen bir kavram. Öyle sanıyorum ki bu yazıyı baştan sona okumayı devam ettirebilirseniz, sizleri bu konuda ikna etmiş olacağım.
En evvelde Adem (a.s.)’in cennetten Serendip’e, Havva anamızın Cidde’ye bırakıldığı, sonra her ikisinin Arafat’ta buluştuğu, dünyada ademoğlunun yaşadığı ilk serüvendir göç. Peygamberlerin hayatında ve hikayelerinde göç hep vardır. Büyük velilerin hayatında cihad ruhu ve fütuhat felsefesi doğrultusunda irşad için, tebliğ için manevi bir görevlendirme sonucu göç hep vardır. Mevlana Karaman’a, Konya’ya niçin gelmişti hatırlayalım.
Bizim devletimizin kuruluşu ve takvim başlangıcımız Hicret’le yine bir kutlu göçle başlar. Efendimiz (s.a.v)’in ashabının yine Habeşistan’a göçünü hatırlayıverelim. Medeniyetlerin sırasıyla eski Mısır, Eski Yunan, Eski Roma, Batı medeniyeti diye sıralayabileceğimiz
batıl medeniyetler ve Hak medeniyetlerin gece ve gündüz gibi bir birini takip etmesinde savaşların, fetihlerin ve göçlerin etkisi vardır. Rönesans Endülüs devletinden esinlenmiş ve etkilenmiş tercüme faaliyetleri bir diğer medeniyetin kuruluşuna zemin hazırlamıştır.
Türkler için yapılan hep bir Batı’ya akan nehir betimlemesinde yine bir göç vardır. Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesini hazmedemeyen batılı müşteriklerin ‘’Şark meselesi’’ tanımlanmasında yine bu kavrama müracaat vardır.
Türklerin Ergenekon’dan çıkışında ve bir destana dönüşünde belirleyici unsur göçtür. Ve her göç bir mecburiyetin sonucudur. İnsanlar durup dururken spor olsun diye yurt değiştirmezler. Savaş, soykırım, katliam, işgal ve talanlar, kıtlık ve istilalar, ekonomik zorluklar insanları kavimleri göçe mecbur kılar. Bazen bir sebep bazen bir sonuç olarak, hep bir göç vardır hayatta.
Mültecilik diye bir sorunun ve bunun Birleşmiş Milletler nezdinde komisyonunun oluşu, bu sorunun öznesi mültecilerin mağduriyetlerinin temsil edilmesi ve bu sorunun çözülmesi ve yönetilmesi içindir. Batılıların “şark” meselesi diye baş mesele gördükleri ve birçok olayı anlamaya yarayan anahtar kelime yine göçtür. Türklerin ve Müslümanların Anadolu’dan çıkarılıp tekrar geldikleri yerlere gönderilmesini adamlar büyük bir kinle sürdürüyorlar.
Gurbetçiler diye bir kesim var, nereye ait olduğunu tanımlayamaya… Anadolu bozkırında iş imkânı olmadığı için gâvurun kılıcını sallamak zorunda bırakılmış, onca özlemlere hasretlere katlanmış, bu uğurda çok acılar çekmiş bir milletiz biz.
Köyden şehre göç 60’lı yılların Türk filmlerinin temel konusudur. Doğu’daki feodal yapı diye başlayan cümleler, yine hep bir göçü anlatır bize. Bugün politik bir gözle istatistiksel olarak ispatlanmıştır ki; Türkiye’nin doğusu Batı’ya göç vermiştir. Köylerimizden de şehirlere göç olduğu ve köylerin viraneye döndüğü artık herkesin malumudur.
Akıllı sultanlar, hükümdarlar ve emperyal devletler beyin göçünü imparatorluk merkezine çekmeyi çok temel bir politika olarak benimsemişler. Büyük devletler devşirme yoluyla ya da günümüzde olduğu gibi türlü özendirmelerle üstün yetenekli beyin ve bireyleri bünyesinde toplayagelmiştir.
Bizde Yörük, Türkmen, Göçmen diye kavramlar göç ve göçebelik üzerinden türetilmiş ya da referans alınmış kavramlardır. Biz yüzyıllardır Doğu’dan Batı’ya, köyden şehre, şehirden yaylaya, yayladan sahile göçüyoruz. Göçebe topluluklar diye başlayan, biraz da kibir dolu cümleler, yeniden tahlile muhtaçtır. Yerleşik olmayan topluluklar medeniyet kuramazlar tezi tam doğru değildir.
Vizontele filmindeki şu repliği unutamıyorum. ‘’Bir insan memleketini niçin sever? Gidecek yeri yoktur da onun için’’ Sitem dolu bir cümle…
Moğol istilası, Rusların Ahıska ve Kafkas Türklerini mecburi göçe (tehcirden öte sürgün) tabi tutmaları, Osmanlıların Karamanoğulları’nı fellik fellik Devleti Aliye’nin her tarafına dağıtmaları; Yahudilerin İspanya’ ya sonra İsrail’e göçü, kavimler göçü, Bulgar zulmünden kaçan göçmenlerin Türkiye’ye sığınması, mübadeleyle gelen muhacirler, tarih hafızamızda hep saklıdır.
Kahrolası BOP ve 20. Haçlı seferleri İslam dünyasını perişan etmiş, mazlum Müslümanlar Avrupa’ya kaçmak için Akdeniz ve Ege’yi kana boyamışlardır. Kıyılara vuran Aylan bebek cesetleri hepimizin hafızasına demirden kalıplarla nakşolunmuştur. Bugün milyonlarca insan, yerinden yurdundan edilmiş, açlığa, sefalete, tecavüze maruz bırakılmıştır.
Suriyeliler diye toplumsal bir vakıa artık Türkiye’nin sosyolojik bir gerçeğidir. Milletimizin bu din kardeşlerimizi bağrına basması ve gösterdikleri misafirperverlik hiçbir surette küçümsenemez. Belki de bu Türk toplumunun türlü entrikalara rağmen payidar oluşu, İslam ümmetini her türlü himaye etmesinde gizlidir. En doğrusunu Rabbimiz bilir. Yalnız bunlar bir tarafa, Suriyeli toplum üzerinde devletimizin resmi, şeffaf, kapsamlı politikası yok. Öyle anlaşılıyor. Batılı devletler Türk toplumunu kendi devlet ve toplumlarına entegre etmek için planlı bir şekilde çalışıyorlar. Biz Suriyeli misafirlerimizi, toplumumuza entegre edemezsek bu konu ilerde bir gün başımızı çok ciddi boyutta ağrıtabilir. Mutlaka ve mutlaka şimdiden bu konu ile ilgili politikalar üretilmesi gerekiyor.
Diyebilirsiniz ki bu kavramı anladık, her şeyin altında bu kavram karşımıza çıkıyor. Peki, ne yapacağız? Bunu anlamamız belki sorunları ve konuları anlamlı olarak ortaya koymamız için büyük fayda sağlar. Her insan doğduğu yerde doymalıdır. İnsanın rızkını kendi memleketinde kazanması, büyük bir lütuftur ve saadet kaynağıdır. İnsan; iyinin, doğrunun, güzelin hâkim olması, mesut bir hayat ve yeni bir dünya için gerektiğinde göç edebilmeli, hicret edebilmeli. Ama normal şartlarda, herkesi kendi doğduğu topraklarda doyurmayı öncelikle tercih etmeli ve bunu temel mesele yapmalıyız kendimize.