Ana Sayfa Milli Şuur 54. Sayı HÜZÜN VAR ENDİŞE YOK

HÜZÜN VAR ENDİŞE YOK

Hüzünlenmek, insani bir duygu olup kalbî bir olgunluktur. Başkasının çektiği sıkıntılara üzülebilmek, gözyaşı dökebilmek, çözümler aramak için gayret sarf edebilmek kalpteki imanın dışa yansımasıdır.

91
0

Yaşadığımız şu günlerde en çok konuşulan konuların başında, Covid-19 salgını ve sonrasında bizleri bekleyen hayat gelmektedir. “Bu salgına ilaç ve aşı bulunabilecek mi? Bu virüs laboratuvar ürünü mü? Yeni salgınlar olacak mı? Tekrar eski hayata dönülebilecek mi?” gibi insanları korkutan sorulara verilecek en kısa cevap: “Hüzün var, endişe yok.”

Bu veciz ifade, müslümanın hayatına yön veren bir inancın ifadesidir. Müslümanlar hüzünlenir fakat endişelenmez, ümitsizliğe düşüp karamsarlık göstermezler.

Hüzün yani üzülmek, kalbimizdeki merhametin dışa vurmasıdır ve güzel bir duygudur. Daha ziyade başkalarının başına gelen “istenmeyen” durumlara verdiğimiz insani bir tepkidir. Sevdiğimiz birisinin bedensel veya ruhsal hastalığına, mali durumunun kötülüğüne, ölümüne veya ayrılığa karşı kalbimizdeki şefkat duygusudur.

Biz ümmetine, her söz ve davranışıyla örnek olan Hz Peygamber (sav) oğlu İbrahim vefat ettiği zaman duygulanıp ağlayınca kadim dostu Abdurrahman bin Avf: “Ya Rasülallah! Siz de mi ağlıyorsunuz? Böyle ağlamaktan halkı men etmemiş miydiniz?” deyince O şöyle buyurur:
“Ey ibn-i Avf, Ben size günah ve ahmaklığın ifadesi olan şu iki ağlayış ve bağırışı yasakladım: Nimete kavuştuğu sıradaki eğlence, oyun ve bağırıştan bir de musibet sırasındaki bağırışla yüz göz tırmalayıp üst baş yırtmaktan. Benim bu ağlamam ise şefkatin eseridir, acımadan ibarettir. Merhamet etmeyene, merhamet edilmez!” Sonra da gözyaşlarına hâkim olamadı:
“Göz yaş döker, kalp teessür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin razı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!”
Yine Hz Peygamber’in (sav) çok sevdiği iki önemli şahsiyet, eşi Hz Hatice ve amcası Ebu Talib’in vefat ettiği miladî 620 yılına “hüzün yılı” denmiştir. Çünkü bu ölümler gerek Hz Peygamber’i (sav) ve gerekse ümmetini derinden üzmüştür.

Hüzünlenmek, insani bir duygu olup kalbî bir olgunluktur. Başkasının çektiği sıkıntılara üzülebilmek, gözyaşı dökebilmek, çözümler aramak için gayret sarf edebilmek kalpteki imanın dışa yansımasıdır.

Hüzün yani üzülmek, kalbimizdeki merhametin dışa vurmasıdır ve güzel bir duygudur. Daha ziyade başkalarının başına gelen “istenmeyen” durumlara verdiğimiz insani bir tepkidir.

Bu virüsle gelen salgın döneminde ölen insanlara, onların yakınlarının hüznüne, mali kayıplar yaşayanların durumuna, işsiz kalanların sıkıntılarına, camilerin cemaatsizliğine üzülmek her kalp taşıyan insanın merhametinin eseridir. Bu yaşananlara üzülüp çözümler aramak, yardımlar yapmak ve insanların sıkıntılarının bitmesi için dua etmek en asli görevimizdir.
Fakat endişeye gelince ondan uzak durmak gerekir. Medyanın verdiği aşırı bilgi yüklemesi sonunda insanlardaki hüzün endişeye dönüşmüştür. Endişe, “gelecek” korkusudur. Yani henüz başımıza gelmemiş bir olumsuzluğun ileride başımıza geleceğini düşünüp korkmaktır. Bu korku bazen başkası için olsa da daha ziyade kişinin kendisi için duyduğu bir korkudur yani evhamdır.
Hüzün, geçmişteki ve şu andaki başa gelmiş bir duruma verilen tepki iken endişe, gelecekte başımıza gelmesinden korktuğumuz bir duygudur. Endişe, kader inancının eksikliğinden meydana gelen bir korku olup insanın gelecekte “kötü” günlerin beklediğinin kaygısıdır.
“Dünya kamuoyunu aylarca meşgul eden bu salgın biter mi, aşısı veya ilacı bulunur mu, yeniden artar mı, çok büyük ölümlere sebep olur mu, hep böyle mi yaşayacağız, hiçbir şey sonsuza kadar eskisi gibi olmayacak mı?” gibi sorular, insanların duyduğu gelecek korkusu yani endişesidir.

Bir sorunun sebeplerini bütün teferruatıyla öğrenmek ve ona çözüm üretmek elbette bizlerin temel görevidir. Bu çerçevede şunu öğrenmek hakkımızdır. Bu virüs belli mercilerin, insanlığı hükmü altına almak için veya doğayı biraz olsun temizlemek için laboratuarda ürettiği planlı bir virüs müdür? Yoksa insan iradesi dışında oluşan yaban hayvanlardan geçen bir hastalık mıdır? Bu soruların cevapları biraz bilimsel biraz da komplo teorisidir.

Komplo teorilerine nasıl bakmalıyız? Sorunun cevabı, bizim dünyaya bakışımızın merkezini oluşturur. Komplo teorilerine tamamen inanmamakla beraber, alternatif bir düşünce olarak her zaman değerlendirilmelidir. Unutmamalı ki sorunlara çözüm ararken her alternatif değerlendirilmeden sağlıklı bir sonuç alınamaz. Bu teorileri inkâr etmekle tamamen inanmak aynı “mercilere” hizmet eder. Ya perdenin ardındakileri görmeden öndeki kuklacıyla uğraşırız ya da tamamen onların propagandalarına kapılır endişelerin psikopatı oluruz.

Ne kadar büyük organize olursa olsun her plan sonuçta “insan eseridir” ve insan eseri olan her hain plan, bir başka insanın gayretiyle çöpe atılabilir. Tarih, zalimlerin çöpe atılmış tuzaklarıyla doludur. Dünyaya hükmetmeye kalkan nice hükümdar, nice teorisyen kendi tuzaklarının sonucunda mağlubiyeti tatmış ve yok olup gitmişlerdir.

Ayrıca biz müslümanlar tevekkül inancına sahibiz. Bu inanç ki bizi musibetler karşısında güçlü kılan ve ruh sağlığımızı koruyan bir etkendir. Allah, dermanını yaratmadığı bir derdi yaratmaz. Onun gönderdiği her musibet bizleri imtihan etmek içindir. Çünkü bizler bu dünyaya imtihan için gönderildik:

“Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan ederiz, sabredenleri müjdele. Onlara bir musibet geldiğinde: “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz” derler. İşte onlar var ya, Rablerinden, mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete erenler de onlardır.” (Bakara/155-157)

Müslümanlardaki sağlam Allah inancı, onların olaylara daha sağlıklı bakmasını sağlar. Çünkü bir müslüman bilir ki kul irade eder yani plan yapar fakat yaptığı plan ancak Allah’ın izin vermesiyle gerçekleşir. O’nun izni olmadan hiçbir plan başarıya ulaşamaz:

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır. Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid/22-23)

“Allah’ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” (Teğabün/11)

Biz müslümanların nimetlere ve musibetlere bakışı, inançsız birine göre çok farklıdır. Bugün covid-19 virüsü, yarın başka bir musibet hiç fark etmez. Müslüman bilir ki bu dünyada kendisi hiçbir zaman rahat bırakılmayacaktır. Çünkü bu dünyaya gelişinin imtihan gibi bir amacı vardır.
Bizler sadece ilahi müsaade içerisinde çözüm arar, imtihan görür ve ibret alırız. Hiçbir musibet “sebepsiz” gelmemiştir. Ya imanımızı güçlendirir, sevabımızı çoğaltır ve cennette dereceler kazandırır ya da terk ettiğimiz bazı davranışlarımızı tekrar hatırlatır, hatalardan dönmemizi sağlar ve terbiye eder.

Biz müslümanlar dünden ibret alır, ânı yaşar ve yarınlara planlar yaparız. Bu planları yaparken asla gelecek için kaygılanıp endişelenmeyiz.

Bugün bu salgın döneminde yaşadığımız “mahrumiyetler” aslında terk ettiğimiz ahlaki davranışlarımızı hatırlatmak içindir. Bunlardan bazıları:

Sosyal mesafe uygulamasıyla ziyaretleri bırakınca terk ettiğimiz akraba ve dostların kıymetini hatırladık.

Evde kal sloganıyla gönüllü olarak eve hapsedilince mülteci kamplarındaki veya ceza evlerindeki masum “mustazafları” hatırladık.

Camilerde Cuma dâhil cemaatle namazlar yasaklanınca normal zamandaki cemaatsiz camileri hatırladık.

Eve kapanınca yıllardır ihmal ettiğimiz ailemizi hatırladık.

Toplantıları internet ortamında uzaktan yapınca yüz yüze teşkilatçılık yaparken ihmal ettiğimiz toplantıların kıymetini hatırladık.

İşler durup da işçi çıkarımları başlayınca işçi ve patronlar olarak birbirimizin kıymetini hatırladık.

Okullar kapatılıp öğrenciler eve hapsedilince öğretmen, öğrenci ve velilerin değerini hatırladık.
Maskeleri, eldivenleri takınca makyajların, manikür ve pedikürlerin ne denli gereksiz olduğunu hatırladık. Ve kaybettiğimiz daha nice değerleri hatırladık. Bu virüs bizlere unuttuğumuzu hatırlatan bir ders verdi.

Biz müslümanlar dünden ibret alır, ânı yaşar ve yarınlara planlar yaparız. Bu planları yaparken asla gelecek için kaygılanıp endişelenmeyiz. Çünkü biliriz ki yarının sahibi “melikül-mülk” olan Allah’tır. Üzülmek ne kadar doğal ve insani ise endişelenmek o kadar gereksizdir. Hatta zamanla kalıcı hastalıklara dönüşen bu endişenin tedavisi İslam’daki “tevekkül” inancıdır. Tevekkül, kulun elinden gelen sebepleri yaparak tüm gayretini göstermesi fakat sonunda “hüküm Allah’ındır.” demesidir.

Ve inanırız ki zalimlerin planları, tuzakları ne kadar büyük olursa olsun, ancak Allah’ın izin verdiği kadarını gerçekleştirebilirler:

“Gerçekten onlar çeşitli hileler ve tuzaklar kurdular. Allah katında da onlara hilelerine karşı azap var; isterse onların hileleri dağları yerinden oynatacak olsun.” (İbrahim /46)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz