FULBRİGHT ANLAŞMASI VE EĞİTİMDE TESLİMİYET

Bugünlerde eğitim ve eğitimin sorunları Türkiye gündemini en çok meşgul eden konuların başında gelmektedir. Bir ayda, bir haftada, hatta bir gecede geleceğimizi ilgilendiren ve etkileyen kararlar verilmektedir. Bu kararları kim vermektedir? Geleceğimizi kimler şekillendirmektedir? Bu soruların cevabını bu yazıda bulacağınızı ümit ediyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile diğer devletler arasında eğitim alanında son yüzyılda onlarca anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaların bir kısmı Müslüman kimlikli devletler ile yapılırken, büyük kısmı batılı devletler ile yapıldı. Böylece eğitimde batı rüzgârı esmeye başladı. Bunun sonucunda elimizde manevi değerlerden kopuk, erozyona uğramış, içi boşaltılmış bir eğitim sistemi kaldı. Batı ile yapılan diğer anlaşmaları daha sonra değerlendireceğiz. Bu yazımızda eğitim alanında ABD ile yapılan tek anlaşmayı ele alacağız.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti (İsmet İnönü Hükümeti) ile Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde Kahire’de kredi anlaşması yapılır. Bu anlaşmaya göre Amerika Birleşik Devletlerince, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin eğitim harcamalarında kullanılmak üzere bir miktar para hibe edilecek(!) ve temin edilen paraların kullanılabilmesi için Ankara’da iki devlet arasında süresiz bir anlaşma daha yapılacaktır. Bu anlaşmanın adı kısaca Fulbright’dır. Anlaşma ve komisyon ismini eğitim, kültür ve dış politika konularında uzman J. William Fulbright adlı Amerikalı bir senatörden almaktadır.

Fulbright hakkında internette ve kütüphane kaynaklarında çok fazla bilgi, belge bulmak mümkün değildir, var olanların çoğu da spekülatif bilgidir. Eğitim alanında çalışanlar bugüne kadar bu anlaşmanın künhüne vakıf olamamıştır; ancak çok az insan bunun ciddiyetinin ve sonuçlarının farkındadır. Fulbright Anlaşması eğitimde bir nevi yarı sömürgeyi kabul etme ve teslimiyet anlaşmasıdır. Fulbright Türkiye Eğitim Komisyonunun internet ana sayfasında J. William Fulbright’ın bir sözü dikkat çekmektedir. ‘…a modest program with an immodest aim…’, ‘Amacı belli olmayan mütevazı bir program’. Bu yoruma açık bir cümledir, zira aşağıda anlaşma maddeleri bize tersini söylemektedir. Bir ülke hibe olarak verdiği paranın karşılığı olarak niçin eğitim sistemimizi kontrol etmek istesin? Aklımıza ilk gelen soru bu olmaktadır.

Bu anlaşmanın yıllardır uygulanmasını takip eden ve yarar sağlayan tek taraf ABD’dir. Çünkü komisyon bizim ülkemizde, Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında kurulmuştur. ABD vermiş olduğu parayı Kahire Anlaşması’na göre vermiştir. Bunun karşılığında da açık ve net bir biçimde eğitimi istemiştir. Bu sebeple bu paraya hibe demek zordur.

Anlaşmanın genel mantığı bir ülke ile eğitimde işbirliği yapmak, nakil, tahsil giderleri, maişet (yaşam), araştırma, öğretim ve sair eğitim faaliyetlerini karşılıklı olarak düzenlemek olsa da; maddelerin muhteviyatına baktığımızda eğitimde teslimiyetin olduğu, bu karşılıklı ilişkinin sadece ABD’ye yaradığı görülmektedir. Anlaşmanın orijinal halini alan kısıtlığı nedeniyle burada yayımlamak mümkün olmadığından, ne anlama geldiğini kısaca madde madde sizler için açıklamak arzusundayım.

Anlaşmanın ilk maddesine göre Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu (Fulbright Komisyonu) kurulacak, bu komisyon hibe edilen(!) paralarla finanse edilecek, her iki ülke tarafından da tanınacaktır. ABD gözetimindeki bu komisyon, hibe edilen paraların karşılığı olarak Türkiye’deki eğitim programlarının idaresini kolaylaştıracaktır (ele alacaktır). Bu durum talim ve terbiyede tam bir teslimiyettir. İlişki karşılıklı olduğuna göre, Amerika’da Amerikan müfredatını ele almak üzere bir komisyon kurulması gerekmez miydi? Ya da hibe edilenin karşılığı olur mu?

İkinci maddede komisyonun görevleri sayılmakla birlikte, onuncu maddeye atıfta bulunulmuş ve komisyonun aldığı kararları bizzat ABD Dış İşleri Bakanı’nın gözden geçirebileceğini açık açık yazmıştır. Komisyon bütün görevlerini ve atamaları ABD Dış İşleri Bakanı’nın bilgisi ve gözetimi dâhilinde yapacaktır. Bu salahiyetler ve tavizler hususunda ise bizim bir şey yapma şansımız yoktur. Yine bu maddeye göre komisyon Türkiye’de bulunan talebe, profesör, araştırma görevlisi ve eğitim kurumlarından hangileriyle çalışacaklarına kendileri karar verecektir. Yani çıkarlarına ters (Amerikan Emperyalizmi) biriyle çalışmayacakları aşikârdır. Bugüne kadar binlerce öğrenci, akademisyen ve araştırmacı Fulbright bursundan yararlandırılmıştır.

Üçüncü maddeye göre komisyonun bilumum harcamaları ABD Dış İşleri Bakanı’nın kabul edeceği bir bütçe ve çıkarılacak yönetmelikle belirlenecektir.

Dördüncü maddede komisyon veznedarının görevi kısıtlanmıştır. Yetkileri çizilmiştir.
Beşince madde ise önemli düzenlemeler içermektedir yani bir nevi teslimiyetin dışa vurumudur. Buna göre, komisyon sekiz üyeden oluşacaktır. Bu üyelerden dördü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, dördü ABD vatandaşı olmak durumundadır. Buna ilaveten ABD’nin Ankara Büyükelçisi (Misyon Şefi) komisyonun fahri başkanıdır ve istediği kişiyi komisyon başkanı yapabilir. Alınacak kararlarda oyların eşit olması halinde misyon şefinin kararı bağlayıcıdır. Misyon şefi, dört Amerikan vatandaşı üyeden ikisini büyükelçilik çalışanlarından atayabilir. Maddenin devamında azaların (üyelerin) görevi hangi sebeplere binaen bırakabilecekleri ve tarihi belirlenmiştir. Dikkat çeken husus ise, üyelerin bu kadar önemli bir vazifeyi bilâ bedel (ücretsiz) yapacak olmalarıdır.

Altıncı maddede komisyon ABD Dış İşleri Bakanı nezdinde hazırlanacak yönetmelikleri kabul edecek ve gerekli komiteleri kuracaktır.
Yedinci maddede yine ilgili dış işleri bakanının istediği şekilde, komisyon tarafından bir rapor tanzim edilecek ve bu rapor her yıl Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine ve ABD Dış İşleri Bakanı’na verilecektir. Yani tek muhatap, bütün kararları veren ABD Dış İşleri Bakanı’dır.
Sekizinci maddede komisyonun merkezinin Ankara olduğu, icap eden hallerde değiştirilebileceği ifade edilmiştir.

Dokuzuncu madde komisyonun idaresiyle ilgili müdür atama kriterlerine yer vermiştir.
Onuncu madde komisyonun bütün kararlarının ABD Dış İşleri Bakanınca gözden geçirilebileceğini bir kez daha deklare etmiştir.

Onbirinci madde bu anlaşma çerçevesinde kullanılabilecek para miktarları, hangi hesaplarda tutulacağı ve nasıl kullanılabileceği ile ilgili hususları içermekle birlikte soru işaretlerine neden olmaktadır. Hibeli esaret eğitimde altmış yedi yıldır devam etmektedir.
Onikinci madde Amerika Dış İşleri Bakanı’nın istemesi halinde yetkilerini kendi namına başka vazifelilere de devredebileceği ile ilgilidir.
Onüçüncü madde ise anlaşmanın karşılıklı diplomatik notalarla düzeltilebileceğini ifade etmektedir. Bugüne kadar böyle bir nota verilmiş midir, bilemiyoruz.

Ondördüncü maddeye göre anlaşma, TBMM tarafından onaylandıktan sonra ABD’ne tebliğ edildiği tarih itibariyle yürürlüğe girecektir, Buna göre 15 Mart 1950 tarih ve 5596 sayılı kanunla yürürlüğe girmiştir.

Bir sonraki yazımızda yukarıdaki anlaşma ışığında yozlaşan ve kimliğinden yavaş yavaş uzaklaşan eğitim sistemimizi ele alacağız ve anlaşmayı yapan hükümetin başı İsmet İnönü’nün itiraflarına yer vereceğiz.
Yukarıda bahsettiğimiz yaklaşık yetmiş yıllık hibeli esaretten kurtulabilmiş değiliz. Merhum Erbakan Hocamızın ifadesiyle; ‘Banane Amerika’dan!’ denilmediği müddetçe tam bağımsızlık mümkün değildir. Vesselam.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz