İlahi haberler deyince noktası dahi değişmediğine inandığımız ve inanmak zorunda olduğumuz kitabımız Kur’an-ı Kerim’in içinde bulunan geçmiş dönem, kavim ve peygamberlere ait bilgileri kastediyoruz. Ayrıca içeriği ilahi olmakla beraber Peygamber Efendimizin ifadesiyle bildirilen ve doğruluğuna inandığımız hadis kitaplarında bulunan, aynı türden haberleri de buna ilave etmemiz gerek.

Tarih deyince de bu günkü bize öğretilen şekliyle geçmiş dönemlere ait ve ilim olarak nitelenen bilgi ve belgeleri kastediyoruz.

Kuran’ın oldukça büyük bir bölümünü oluşturan geçmiş kavimlerin haberleri, kuşkusuz üzerinde düşünülmesi gereken konulardır. Çünkü Allah, bunları düşünüp ibret almamız için bize bildirdiğini, yine Kur’an-ı Kerim’de zikrediyor. Bu kıssaları anlatılan kavimlerin çoğu, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamış hatta onlara düşmanlık göstermişlerdir. Yaptıkları taşkınlıklardan dolayı da Allah’ın azabıyla karşılaşmışlar ve yeryüzünden silinmişlerdir. Kur’an ayetlerinde bu helak olaylarının sonraki insanlara da birer ibret olması gerektiği bildirilir. Bazı kavimlerin ise peygamberlerin dedikleri şekilde inanıp yaşadıklarından dolayı yüksek medeniyetler kurdukları anlatılır. Hazreti Yusuf Peygamber’in Mısır’da kurduğu düzen ve medeniyet gibi.

Bu yazımızda Kur’an ve sünnette bildirilen geçmiş kavim ve peygamberlerin kıssaları ile bugünkü tarih ilminin birbirleriyle ilgisini konu edineceğiz.

Bize öğretilen ve adına tarih ilmi denen bilgiler, “laik bakış açısı” ile hazırlanıp bize sunulmaktadır. Bu bilgiler hazırlanırken “ilahi haberler” adeta yok sayılıyor ya da onlardan bağımsız ve apayrı bir geçmiş önümüze konuluyor.

Mesela tarihi kazılar ve bulgular anlatılırken Mezopotamya’nın, Ur, Uruk, Kiş ve Şuruppak isimli yerleşim yerlerindeki bulgulara göre, Milat’tan şu kadar bin yıl önce buralar su baskını felaketi ile karşı karşıya kalmış, karalar şu kadar derinlikte, şu kadar süre ile suyun altında kalmış olduğu tespit edilmiştir. Bu felaketin üzerinden de günümüze kadar şu kadar yıl geçmiştir, ifadeleri yer alır da bunun ilahi haberlerde bildirilen “Nuh tufanı” olduğu yazılmaz, söylenmez. ilahi haberlere atıf yapılmaz. (Araf ve Yunus Sureleri)

Mesela ilkel insanın denizde yüzen araçları nasıl bulduğu, bunun insanın teknik seviyesinin gelişmesi ile nasıl paralel olduğu, yapılan kazılar ve elde edilen bulgular ışığında anlatılır. Ama ilahi haberlerde peygamberlere bazı bilgilerin Allah tarafından öğretildiği, mesela Hazreti Nuh’a gemi yapımının vahiy yoluyla tarif edildiği gerçeğinden hiç bahsedilmez. Üstüne üstlük “Cudi” yani yüksek yerlerde gemi kalıntılarına ulaşmak için kazılar yapıldığı, bazı bulgulara erişildiği ifade edilir. Ağrı Dağı ve Cudi Dağı en önemli kazı sahalarıdır ama bunun Kur’an-ı Kerim’de haber verildiği gerçeği dillendirilmez. (Hud Suresi’nin muhtelif ayetleri)

Mesela, Yemen, Umman ve Aden civarında kazı yapan arkeologlar, bir zamanlar burada güçlü bir medeniyetin, yüksek binaların, bayındır şehirlerin, muhteşem bağ ve bahçelerin, ileri teknoloji kalıntılarının bulunduğunu ama daha sonra buraların yok olup bütün yeşilliklerin çölleştiğini ifade ederler, bu da tarihe geçer. Ama bir zamanlar bu topraklarda Ad kavminin bulunduğundan, onlara gönderilen Hazreti Hud’u dinlemeyip yalanladıklarından, şirki terk etmediklerinden, içlerindeki fakir ve zayıfların, güçlü ve zenginler tarafından sömürülüp ezildiğinden dolayı yurtlarının kuraklıkla helak edildiğini bildiren ayet ve hadislerden asla bahsetmezler. (Hud Suresi’ndeki ayetler)

Mesela Ürdün ile Arabistan arasında halen mevcut bulunan kayalara oyulmuş ev ve saray kalıntılarının, bu bölgede bir zamanlar teknolojide ileri gitmiş insanların devlet kurup yaşadıklarının delili sayan tarihçiler, Kur’an’da ve hadisi şeriflerde bahsedilen Semud kavmi ve Hazreti Salih’ten hiç bahsetmezler. Helak olan Ad kavminden imanları dolayısıyla kurtulanların, bu bölgede yeniden bir medeniyet kurdukları, yüksek binaların yıkılıp yok edilmesinin hatıralarını bildiklerinden dolayı, bu defa ev ve saraylarını yer altına ve kayaların içine oyarak ve delerek yaptıkları, sonradan azdıkları ve şirke düştükleri için Hazreti Salih Peygamber’in kendilerine gönderildiğini ama onu yalanlayıp şirkte ısrar ettikleri için deprem, rüzgar ve ses dalgaları ile helak edildiklerini bunların yazdığı tarihi okuyanlar bilmezler.

Mesela bugünkü Filistin’in güneydoğu tarafındaki Lut Gölü civarında kazılar yapan arkeologların, eriştiği bulgulardan yola çıkan tarihçiler, bu civarda bir medeniyetin, yanardağ püskürmesi ve depremlerle yok olduğunu yazarlar. Ama bu tarihi okuyanların Kur’an ve sünnetin haber verdiği ahlaksız bir kavmin, Hazreti Lut Peygamberin getirdiği esaslara inanmayıp sapıklıklarına devam ettikleri için, yere batırılarak helak edildiğini, Lut Gölü’nün bu yüzden ölü deniz haline getirildiğini, deniz seviyesinin altında bulunduğunu bilmezler.

Kur’an-ı Kerim’in muhtelif sure ve ayetlerinde ayrıca hadisi şeriflerde de bu konu açıkça anlatılmıştır.

Mısır’ı, Firavunları, Hazreti Yusuf kıssasını ve benzerlerini de işin içine katarak misaller çoğaltılabilir.

Hatta Peygamber Efendimiz dönemindeki ibretlik olaylar da tetkik edilebilir. Mesela İran’ın nasıl yıkıldığı, Yemen’in nasıl İslamlaştığı hatta İstanbul’un neden onlarca kere kuşatıldığı, 1453 yılındaki fethin neden ve nasıl yapıldığı ilahi haberler yönünden de incelenip tarihe aktarılmasında nasıl eksikliklerin olduğu örnek olarak verilebilir.

Bütün bu ve benzeri tarihî olaylara ortak bir bakış yaptığımızda, bugünkü tarihi bize aktaranların ilahi haberleri görmezden gelme, tarihin içine katmama, bu haberleri veren Kur’an ve sünneti belgeden saymama gibi gayeleri olduğunu söyleyebiliriz. Adeta bu ilahi hikmetler bu tarihi okuyanlar tarafından öğrenilip ibret almasınlar diye bu metodu takip ettikleri de düşünülebilir.

Öte yandan, kendilerinden başka herkesi köleleştirip dünyayı sömürmek derdinde olan siyonistler, tahrif ettikleri Tevrat’ı ve kendi yazdıkları tamamen safsata olan Kabbala’yı gerçek tarih imiş gibi dünyaya takdim edebiliyorlar. Bu uyduruk metinlere göre Nil ile Fırat Nehri arasını “Arzı Mev’ut” ilan edebiliyorlar. Yine yüzde yüz safsataya dayanan Evangelizm’i esas alan batılı sömürgeciler, kafalarındaki uyduruk hedeflere ulaşabilmek için, tüm İslam âlemine savaş açabiliyorlar. İşgal, katliam, soygun, yangın, tecavüz ve yıkımlar yapabiliyorlar. Bölgemize de terörü getirip, kışkırtıp, terör örgütleri kurup Türk’ü Kürt’e, Arap’a düşman etmeye çalışıyorlar ki çıkacak kaostan faydalanıp, buraları boş olarak siyonistlere teslim etsinler. İslam dünyasını sömürüp zimmetlerine geçirebilsinler.

Batılı sömürgecilerin, bilimsel metot diye dayattıkları yollarla tarihi bize öğretmek ama yüzde yüz doğru olan Kur’an ve sünnetin öğrettiği tarihi yok saymak, böylece gençlerimize ibret dolu bir tarihten hiç bahsetmemek bizi nereye götürüyor? Onlar birkaç çanak, çömlek parçası ve bir iki de yazıt bulduk diye, binlerce yıllık gerçek tarihi bırakmış, bunların üzerine sanal bir tarih bina etmişler. Hem de bu siyonistler ve Batılı sömürgeciler tahrif ettikleri, kendi uydurdukları ya da hiç olmayan şeyleri belge kabul edip bunlar üzerine sanal tarihler bina edip dünyayı ifsat ederken…

Siyonist ve Batılı sömürgecilerin kendi emellerine ulaşabilmek için tarihî metotları da kullandıkları ayan beyan ortadadır.

Buna karşı tedbir almak gerekmez mi?
Bizi insanlığın gerçek tarihinden koparan bu metotları gözden geçirip, Kur’an’ı Kerim’in ve Hadisi Şeriflerin de belge kabul edilip gençlerimize ilim öğretirken hak ve batıl kavramlarını da şekillendirip, bunların tarihsel seyrini de kavratıp Allah’a gerçek kul olmalarının altyapısını da inşa edecek olan gerçek tarihler ne zaman yazılacak?

TERSTEN ÖĞRETİLEN TARİH
Ey bize tarihi tersten öğreten,
Bu yolda ağarmış saçın sakalın!
Kur’an’ı ve sünnet’i gizleyen sen,
Tuzakların ince, aklınsa kalın!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz