Ana Sayfa Milli Şuur 41. Sayı İLİM VE TALİM YOLUNDA BİR ÖMÜR MAHMUT CELÂLEDDİN ÖKTEN

İLİM VE TALİM YOLUNDA BİR ÖMÜR MAHMUT CELÂLEDDİN ÖKTEN

Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına tanıklık etmiş, iki devirde de işini yani muallimlik vazifesini büyük bir gayret ve aşkla yapmış muhterem bir isim Mahmut Celâleddin Ökten(1882-1961).

65
0

Bu yazımızda Celâl Hoca’nın hayatı, şahsiyeti, ilim adamlığı, imam-hatip okulları ile ilişkisi, yakın dostları ve eğitimci kişiliğinden bahsetmeye çalışacağız. İmam-hatip ortaokul ve liselerinin günden güne çoğaldığı, ilahiyat fakültelerinin sayısının arttığı bir dönemde hayatını ulum-u diniyyeye, adayan, ömrünü milletine hizmetle geçiren bir güzel adamı anlatmanın, konuşmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına tanıklık etmiş, iki devirde de işini yani muallimlik vazifesini büyük bir gayret ve aşkla yapmış muhterem bir isim Mahmut Celâleddin Ökten(1882-1961). Onu çağdaşları daha çok Celâl Hoca lakabıyla tanır. O, hiçbir işini hocalık vazifesinin önüne geçirmemiş, yetmişinden sonra yollara düşüp imam-hatiplere cansuyu olmuş öncü bir ilim adamı idi.
Hayatı ve Şahsiyeti
1882 yılında Trabzon’da dünyaya gelmiştir. Annesi ise Akçaabatlı hafız Güller Hanım’dır. Küçük yaşta hıfzını tamamlar. Dört yaşında babasını, on yaşında annesini kaybeden Mahmut Celâl tüm bu zorluklara rağmen ortaokul (rüşdiye) ve liseyi (idadi) başarılı bir şekilde bitirir. Bir taraftan da medreseye gitmiş dinî ilimleri tedris etmiştir.
Trabzon Çarşı Camii’nde imamlık da yapan Celâl Hoca bir ramazan günü dinlediği Kur’an’ın etkisiyle cûşa gelir ve ettiği dua onun kaderini etkiler. Sonra İstanbul’a gelir. Hilafetin merkezinde maddi sıkıntılarla beraber sağlık sorunları da yaşayınca tekrar Trabzon’a dönen Celâl hoca, on ay kaldıktan sonra dayanamaz tekrar İstanbul’a döner.
Daru’lmuallimin-i Aliye (öğretmen okulu/eğitim fakültesi) kazanarak kayıt yaptırır. Fransızca, matematik, edebiyat, ilmi-i kelam, fıkıh usulü dersleri alır. Daru’lfünun Arap dili ve edebiyatına kayıt yaptırır. İzmirli İsmail Hakkı Bey’den “yeni ilmî kelam” ve “felsefe”, Mehmet Akif Bey’den “edebiyat”, Ali Fuat Bey’den “Osmanlı siyasi tarihi” derslerini alır. Babanzâde Ahmet Naim Bey’in ve Mustafa Sabri Efendi’nin talebesi olmuştur.
İstanbul’a Arapça muallimi olarak atanır. Başarısı Celâl Hoca olarak anılmasına vesile olur. Harf inkılâbı olduktan sonra okullarda Arapça dersleri kaldırılır. Bundan sonraki yıllarda Celâl Hoca emekli oluncaya kadar farklı birçok dersin muallimi olacaktır: Türkçe, edebiyat, felsefe, mantık. Vefa Lisesi’nde felsefe hocası iken 1947’de emekli olur.
İmam-Hatipler ve Celâl Hoca
1940’lı yıllarda ülkemiz din eğitimi bakımından sancılı bir dönemden geçmektedir. Köylerde cenazeleri yıkayacak adam bile bulunamadığı vakidir. Ahmet Hamdi Akseki’nin vefatından bir ay önce yazdığı raporda bu durum açıkça belirtilmektedir.
“(…)Bugün memleketin birçok yerlerinde hakiki ve münevver din adamı bulmak şöyle dursun, camilerde mihraba geçerek halka namaz kıldıracak, minbere çıkıp hutbe okuyacak bir imam ve hatip bile bulunamamaktadır. Hatta bazı köylerimizde, ölenlerin teçhiz ve tekfini ile ebedi istirahatlarına tevdi gibi en basit dinî bir vazifeyi ifa edecek kimseler dahi bulunamamakta ve cenazelerin kaldırılmadan günlerce ortada kalmakta olduğu senelerden beri işitilmekte ve görülmektedir. “
Birtakım siyasi endişeler, Avrupa’da yayılan komünizm tehlikesi devleti dini konularda bir şeyler yapmaya icbar eder. Bu amaçla 1949’da Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı on ilde on aylık İmam-Hatip Kursları açılır. İstanbul’daki okulun müdürlüğüne Celâl Hoca getirilir. Bu kursların yetersiz olduğunu işin mutfağında olduğu için erken fark eden Celâleddin Ökten, hemen işe koyulur ve İmam-Hatip Okulları için daha geniş ve nizami bir program hazırlamaya başlar.
Yetmişine merdiven dayamış, ilim yolunda büyük bir aşk ve gayretle yürümeye devam eden Celâleddin Ökten, bir ayın sonunda tüm maddi ve manevi problemleri aşarak imam-hatip okullarına cansuyunu vermiş, resmi kararı kuruldan çıkartarak İstanbul’a dönmüştür. 17 Ekim 1951 günü dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri tarafından onaylandıktan sonra İmam-Hatip Okulları resmen açılmıştır. Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında anlattığı bu olayın sonunda hocanın manevi hali cümlelere şöyle yansıyacaktır:
“Ne evlendiğim gün ne de icazet aldığım zaman böyle sevindim. O gün bu kadar sevinmiştim! Bu dereceden fazla, bunu bastıran bir sevinci, ancak Beytullah’ı gördüğüm zaman hissettim…”
İstanbul’a döndükten sonra asıl iş başlamıştır. İmam-Hatip okuluna günlerce bina arar Celâl Hoca. Milletin desteği ve İlim Yayma Cemiyeti gibi mütedeyyin kuruluşların katkısıyla imam-hatip neslini yetiştirecek okulların temeli atılır. Yeri gelir ödenek olmadığı için hademe verilmez fakat Celâl Hoca o işi de yapar. Günlerce okulu kendisi temizler.
1951 yılı itibariyle İmam Hatip Okulları Adana, Ankara, Isparta, İstanbul, Kayseri, Konya ve Maraş olmak üzere yedi ilde öğretime başlamıştır. Bunlardan İstanbul İmam Hatip Okulu, “Bakıyyetüs-Süyûf” olarak hayatta bulunan son Osmanlı âlimlerinin katkısıyla açılmıştır. Celâl Hoca iki yıl boyunca bu okulun müdürlüğünü yapacak, bir taraftan da Arapça dersine girecektir.
Ökten, imam hatiplerin gayesini şu şekilde açıklar: “Modern ilimlerle mücehhez, asrın ihtiyaçlarını müdrik, şarkı ve garbı iyi bilen tavizsiz fakat müsamahakâr, münevver din adamı yetiştirmek”
Münevver Bir Muallim Olarak Celâl Hoca
Celâleddin Ökten’in Celâl Hoca olarak meşhur olması hiç kuşkusuz onun muallimliğinden kaynaklanmaktadır. Öğretmenlik mesleğini memuriyet olarak görmemiş, hiçbir bahaneye sığınmadan işini aşk ve şevkle icra etmiştir.
Celâl Hoca, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Arapça muallimliğiyle İstanbul’da tanınan bir zat idi. Arapça eğitiminde tavizsizdi. Onun bu ciddiyetini soranlara “Arapça müsamahaya gelmez. Çünkü o Kur’an ve din lisanıdır.” cevabını verirdi.
Önyargılardan uzak, doğuyu da batıyı da bilen asrın ihtiyaçlarına cevap vermenin lüzumunu erkenden fark eden bir muallimdi. Bu sebeple Arapça muallimliğinin yanı sıra felsefî ve fikrî eserleri orijinal dilinden okuyacak kadar Fransızca öğrenmiştir. İslam öncesi Arap edebiyatına da vukufiyeti vardı. Bu alanda beş bin civarında beyit ezberlediğini yakın dostlarından öğreniyoruz.
Mesleğine âşık bir insan idi. Son nefesini bir sonraki gün anlatacağı derse hazırlık yaparken Hak Teâlâ’ya teslim etmiştir. Merhumun “Kara tahtanın önünde vefat etmek istiyorum.” sözü de bu aşkı anlatan bir başka örnektir. Celâl Hoca talebelerine çok değer vermiştir. Onların iyi şartlarda ilim tahsil etmesi için her türlü fedakârlıkta bulunmuştur.
Dostlarının Dilinden
Celâleddin Ökten yaşadığı dönem itibariyle farklı çevrelerden birçok zat ile teşrik-i mesaide bulunmuştur. Yakın dostlarından merhum Mahir İz, Celâl Hoca’dan şöyle bahsetmektedir:
(Celâl Hoca) hem medrese ilimlerini hem de müspet bilgileri birbirine karıştırmadan yerli yerinde enine boyuna tetkik etmek suretiyle tahsil etmiştir. Merhumun hususiyeti, hezar fenlikte değil, yani çok şey bilmek için çalışmak değil öğrenmek istediği ilmi veya meseleyi kendisinden ve başkasında hiç tereddüt bırakmayacak şekilde tetkik ile neticeye varması idi. Yanında muhmil bir cümle söylemek mümkün değildi. Derhal mantık kurallarına vurur, cümle veya fikir sakatını ortaya koyardı. Daima hürmet ve rahmetle andığı üstad merhum Profesör İzmirli İsmail Hakkı Bey’in bilgisini ve tahkik metodunu beğenir, takdirle yâd ederdi.”
Türkiye’nin geçirdiği sancılı dönemlere Celâl Hoca ile birlikte şahitlik edenlerden biri de Ali Fuat Başgil’dir. Merhum Başgil, Celâleddin Ökten’i şöyle anlatıyor:
“Celâl Hoca hiç şüphe yok ki son devrin kelam ilminde ve İslam felsefesinde en derin vukuf sahibi bir şahsiyet idi. Yalnız bu kadar mı? Merhum aynı zamanda Garbın felsefe ve fikriyatı ile de kaynaşmıştı. Rönesanstan bu yana fikir ve felsefe hareketlerini takip etmiş, Avrupa’nın büyük filozoflarını okumuştu. Hocanın asıl büyüklüğü şurada idi ki kaynaştığı bu yabancı fikriyat ile rûhen sarsılmak şöyle dursun bilakis iman ve amelce zühd-ü takva derecesine ulaşmıştı. Bilhassa bu bakımdan merhum, emsali pek az görülen müstesnâ din âlimlerindendi.”
İstanbul İmam Hatip Okulunun ilk öğretmenlerinden olan, Celâl Hoca’ya üstadım diye seslenen Nurettin Topçu anlattıkları da çok muhimdir:
“Bütün fazilet adamları gibi O da “Ben her şeyi bilirim” demezdi. Tevazu ile gülümseyerek: “Benim bir şey bildiğim yok. İşte her şeyden bir parça.” derdi. Evet, onun derin vukufunun uzandığı sahalar saymakla tükenmeyecek. Ahlak ilmine de vakıftı. Kur’an’da anlatılan İslam ahlakının garp ahlakının metodlarıyla tedvin edilmesini istiyordu ve bu yolda bir çalışma planı yapmıştık.
Yakın zamanda kaybettiğimiz hocaların hocası Orhan Okay da Celâl Hoca’nın talebeleri arasında idi. Merhum Orhan Okay’ın dilinden Celâl Hoca’yı dinleyelim:
“Fevkalade Arapçasıyla, Arap edebiyatı, Türk edebiyatı, İslam tarihi, fıkıh, usul-i fıkıh, kelam gibi alanlardaki geniş bilgisiyle ve belki daha da önemlisi, meselelere tam bir ilim adamı vukufu ve objektif yaklaşma tarzıyla Celâl Hoca, zamanında da günümüzde de benzeri nadir bulunacak insanlardandı. O bilgilerin, pek çok Şark âlimi gibi birkaç yazısının dışında kitaplaşmaması bir kayıptır. Bu biraz da hatadan korkmanın bir alameti olsa gerektir. Ama geride bıraktığı binlerce talebenin zihninde, bazılarının eserlerinde o olağanüstü zekânın ve hocalık hizmetlerinin izleri yok mudur?
Kader ona seksen yıllık ömrünü, adeta bıçakla bölünmüş gibi yarısını Osmanlı, yarısını Cumhuriyet insanı olarak yaşamasına imkân vermişti. Celâl Hoca günlük hayatında da, resmi görevlerinde de her iki dönemi hakkıyla yaşadı. Mollalığında ve darülfünun talebeliğinde; Arapça muallimliğinde ve psikoloji öğretmenliğinde; diyanet ve maarif arasında, kısacası skolastik ve modern arasında yalpalanmadan, o vakur şahsiyetini muhafaza etti.”
Celâl Hoca’dan Bize Kalan
Din eğitim ve öğretiminin yaygınlaştığı, farklı seçmeli (dini) derslerin okullarda okutulduğu bir dönemde yaşıyoruz. İmam-hatip ortaokul ve liseleri ile ilahiyat fakültelerinin sayısı ve öğrencisi günden güne artmakta. Bu durum önceki dönemlerle kıyaslandığında elbette birçok yönden müspet bir uygulama olarak görünüyor. Bu okullarda okuyan, seçmeli din derslerini alan öğrencilerin ve bu dersleri türlü zorluklarda okutmaya çalışan öğretmenlerimizin yarınki Türkiye’nin dini algılama ve yaşama noktasında etkili ve mesuliyet sahibi olacakları aşikârdır.
Celâl Hoca’nın hayatı işte bu yüzden çok önemlidir. Müslüman şahsiyeti her zaman ve zeminde yüklendiği vazifenin ciddiyetinde olarak işini hakkıyla yapmalıdır. Hele bu iş öğretmenlik mesleği ise çok daha fazla dikkati gerekli kılar. Muallimlik hem okumayı hem de okutmayı ihtiva eder. İlim ile meşgul olmayan bir insanın muallim/öğretmen olamayacağını söylemek zaiddir. Bugünkü imam-hatip ortaokul ve liseleri ile ilahiyat fakültelerinin sayısının artması, seçmeli din derslerini okutulması tek başına Türkiye’yi aydınlık yarınlara götürmeyecektir. Ülkemiz ancak Celâl Hoca gibi şuurlu, İslam’a ve peygamberine âşık, işini ciddiyetle yapan, bahane değil çözüm üreten, hayırlı evlat olup hayırlı evlat yetiştiren muallimler ve onların eliyle hakikat sütünü içecek talebeler vesilesiyle yaşanabilir bir Türkiye olacaktır. Bu bakımdan merhum hocamız bizlere çok şey söylemektedir.

  • Kaynakça
  • Beşir Ayvazoğlu: Defterimde Kırk Suret, Kapı Yayınları, İstanbul, 2013.
  • Celâl Hoca; Hayatı ve Şahsiyeti. Hazırlayan: Emin Işık, Yağmur Yayınları, İstanbul, 2015.
  • Diyanet İslam Ansiklopedisi, Celâl Hoca maddesi, TDV Yayınları, İstanbul, 1993.
  • İki Devir Bir Muallim: Mahmut Celâleddin Ökten. Ahmet Koç, Hatice Öztürk, RTEÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 7 (2015).
  • Orhan Okay, Silik Fotoğraflar, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2013.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz