“Dalından kopan yaprağın kaderini rüzgâr belirler.” sözü, biz Müslümanların fikrî savrulmalarına karşı bir kurtuluş reçetesidir. Dallarından kopan yaprak misali bâtıl düşüncelerin önünde veya arkasında sürüklenen Müslüman âlimler ve aydınlar, kurtuluşun kendi dallarında olduğunu bilmelidirler. Tutunacağı bu dallar, Kur’anı Kerim ve hadisler kadar bu iki kaynağa bağlı kalmış âlimlerdir.

Bu âlimlerden birisi de Büyük Selçuklu Devleti (1037-1194) döneminde yetişmiş, İslam medeniyetinin temel taşlarından biri olan İmam Gazzâlî’dir. İmam, Tus (Meşhed) şehrinde Fars kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1058’de (h. 450) dünyaya gelir. İlk eğitimini doğduğu şehirde alan İmam, daha sonra Cürcan ve Nişabur Nizamiye Medresesinde tamamlar. Dönemin iki numaralı ismi olan devletin veziri Nizamülmülk’ün dikkatini çeker ve altı yıl vezirin karargâhında kalarak ona danışmanlık yapar.

Yazdığı eserlerle sadece İslam dünyasını değil, Batı dünyasını da etkileyen büyük âlim Gazzâlî, cihadını kalemiyle yapmış ve normal bir âlimin başarmayacağı kadar çok eser yazar. Yaşadığı elli üç yıllık ömrüne kaynakların bildirdiğine göre yaklaşık beş yüz eser sığdırır.

İmam, cihadını sadece Müslümanlara karşı “emri bil-ma’ruf ve nehyi anil-münker” olarak yapar. Onun muhatabı nefis, bâtıni düşünceler, filozoflar, kelamcılar ve zalim yöneticilerdir. Çünkü o, “Müslümanlar düzelirse dünya düzelir.” düşüncesinde bir âlimdir.

Tam ismiyle Ebu Hamid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî olan imam, Hüccetü’l-İslâm ismiyle de bilinir. Fakat o daha ziyade memleketi Gazal’dan dolayı aldığı Gazzâlî ismiyle meşhurdur.

Vezir Nizamülmülk, onun zekasını ve ilme olan düşkünlüğündeki gayretini görünce çok genç yaşta olmasına rağmen 1091’de 33 yaşındayken Bağdat Nizamiye Medresesinin baş müderrisliğine tayin eder. Fakat İmam Bağdat’taki baş müderrislikte uzun sure kalamaz ve 1095 yılında henüz dört yıllık iken ayrılarak Şam tarafına çekilir. Burada iki yıl kalan İmam 1097 yılında hac vazifesi için önce Mekke’ye gider dönüşte de ailesinin isteği üzerine memleketi Tus şehrine giderek inzivaya çekilir.

Dokuz yıllık inziva hayatından sonra yeni vezirin ricası üzerine 1106’da Nişabur Nizamiye Medresesinde hocalığa başlamışsa da üç yıl sonra 1109’da tekrar Tus’a döner. 1111 (h. 505) de vefat edene kadar açtığı tekkede ve medresede tasavvufi derslerle, sohbetlerle ve eser telif ederek geçirir.

İtikatta Eş’arî, amelî mezhepte ise Şafi olan İmam, eserlerini daha Nişabur’da öğrenciyken yazmaya başlamış ve vefatına kadar aralıksız devam etmiştir. Öğrencilik, danışmanlık, baş müderrislik, inziva hayatı, hocalık ve sufi hayatı gibi evreleri olsa da yazmaya hiç ara vermemiştir.

İmam Gazzâlî’nin yazdığı eserler bir insan için çok olsa da bunlardan bir kısmı kendisine sorulan sorulara verilen cevaplar olarak küçük risalelerdir. Bazıları ise büyük eserlerin içindeki bazı bölümlerdir. Onun eserlerinden bazıları; İhya-u Ulumi’d-din, El münkızmine’d Dalal, Makaasidü’l Felasife, Tehafütü’l Felasife, Kimya-i Saadet, Bidayetü’l Hidaye, Mişkatü’l Envar, Eyyühelveled, Mükâşefetü’l Kulûb, Nasihatü’l Müluk ve Hüccetü’l Hak’tır.

Onun eserleri içerisinde kendi düşünce dünyasını tıpkı bir otobiyografi gibi anlatan eseri El münkızmine’d Dalal’dır. Bu eserinde aldığı eğitimi, verilen makamları, onları niçin terk ettiğini, Şam’daki inzivasını, ailesinin isteği ile Tus’a dönüşünü, sonra medreseye hoca olmasını ve hocalığı bırakıp tekrar Tus’daki tekke hayatını anlatmaktadır. Yine eserinde felsefe, kelam ve tasavvuf üzerine düşüncelerini, aralarındaki ayrılıkları ve niçin tasavvufu seçtiğini de açıklamaktadır.

Hiç şüphesiz İmam’ın en tartışmalı eseri Tehafütü’l Felasife, yani felsefecilerin tutarsızlıklarıdır. İmam, Bağdat’ta hocalığı sırasında felsefe üzerinde çok geniş bir çalışmayla önce felsefenin ne olduğunu Makaasidü’l Felasife kitabıyla anlatır ve arkasından da felsefecilerin tutarsızlığını ve filozofların küfre düştükleri konuları açıklar.

Bu eserinden dolayı gerek Doğu’da ve gerekse Batı’da, İslam dünyasında felsefi düşünceyi durduran kişi olarak bilinir. Muarızları düşünmeyi, akletmeyi engelledi diye kızarlarken sevenleri ise Müslümanları felsefenin yanlış itikadından kurtardı diye takdirlerini bildirirler.

O, hem kelamcı hem fıkıhçı hem mutasavvıf hem de filozoftur. Bütün bu vasıfların hepsini kendisinde birleştirecek kadar başarılı bir âlimdir. Onun kıymetli eserlerinden birisi de yazımıza konu olan Nasihatül-Mülük’tür. Eser, İslam dünyasında yaygın olan “siyasetname” türünde bir eseridir.

Siyasetnameler, Müslüman düşünürlerin Müslüman yöneticileri ve şehzadeleri eğitmek için yazdığı temel eserlerdir. Bir nevi, Müslümanların siyaset felsefesidir. Siyasetnameler, devleti yöneten veya ileride yönetecek olanlara dünya ve ahiret mutluluğu için genel uyarılar olduğundan bir nevi İslam medeniyetinin deniz fenerleridir. Bu medeniyetin “yazılı” siyasi belgeleridir.

İslam dininde her davranışın bir fıkhının olduğu gibi siyasetinin de kendine göre bir fıkhı, ahlakı ve kuralları olmalıdır. Çünkü bir toplumun en zaruri ihtiyacı olan yönetim mekanizması kuralsız olamaz. Kuralsız siyaset “kaos”tur. İslam, merkezine vahyi alan bir din ve bir medeniyettir. O zaman İslam’ın siyaset anlayışı batıl düşüncelerin siyaset anlayışından mutlaka farklı olmalıdır.

Fakat İslam medeniyetin siyasetnameleri yeni bir nizam vaat eden “devrimci” düşünceler değil, mevcut düzenin “ıslahı” amacıyla yazılmış nasihatler mahiyetindedir. Yazılan her siyasetname bir yöneticiye takdim edildiği için mevcut düzeni eleştiren yeni bir siyasi sistem vaat eden eserler olmasını beklemek safdillik olur. Onlar, mevcut düzen içerisinde neler yapılabileceğini tavsiye etmişlerdir.

NASİHATÜL-MÜLÜK

İmam, bu eserini Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah oğlu Muhammed (1105-1118) için yazmıştır. Farsça olarak yazılan kitap, sonra bizzat kendisi tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Osmanlı döneminde Aşık Çelebi (1519-1571) tarafından ilk defa Türkçeye çevrilen eserin daha sonraki yıllarda toplam on üç değişik çevrisi vardır.
Kitap, iman esaslarıyla başlayıp adalet ve siyasetle devam eder. Hükümdarların uyması gereken ahlaki ve fıkhi kuralları anlattıktan sonra hükümdarların yardımcıları olan vezirlerin ve saray bürokrasinin vasıflarını anlatır. Kitabın son bölümünde ise kadınların konumunu ve vasıflarını anlatır.

Kitap her ne kadar yöneticilere ve ileride yöneticilik yapacak şehzadelere hitaben yazılmış olsa da bu yöneticilerin yetiştirildiği ailelerin ve okulların da bu kuralları bilmesi gerekir. Yani her anne baba ve hoca geleceğin liderlerini yetiştirdiğini bilmelidir. İmam, kitabın başında hükümdara hitaben “Bu nasihatleri her hafta okutmalısın ve ibretle dinlemelisin.” diye hitap eder. Çünkü bilir ki “Din nasihattir.”
İmam nasihate “tevhitle” başlar. Önce güçlü bir Allah inancı olmadan diğer nasihatlerin hiçbir önemi yoktur. İslam medeniyeti, üzerine bina edildiği tevhid inancı kadar güçlüdür. Tevhid inancından sonra yöneticinin ilk vasfının “adalet” olduğunu vurgular. Bunu yaparken hükümdarın “empati” yaparak kendisini halkın yerine, halkını da kendi yerine koyarak düşünmesini ve icraatını tavsiye etmesi güzel bir metottur.

Adil bir yöneticinin şunlara dikkat etmesini tavsiye eder: Âlimlerle birlikte hareket etmeli, adaletli davranmalı, öfkelenmemeli, merhametli olmalı, halkın ihtiyaçları ile ilgilenmeli, israftan sakınmalı, şefkat ve lütuf ile davranmalı, övgülere aldanmamalı, yaptığı işi Allah rızası için yapmalıdır. Yine devamında hükümdarın dünyaya aldanmaması gerektiğini güzel hikâyelerle süsler.

İmam Gazzâlî, kitabını soyut nasihatlerle doldurma yerine, hep müşahhas örneklerle “canlandırır.” Bunu yaparken sadece Kur’an ayetleriyle ve Hz. Peygamber’in (sav) hadisleriyle yetinmez; önceki peygamberin kıssalarından, Doğu ve Batı medeniyetinin yönetici ve bilgelerinin sözlerinden ibretlik örnekle süsleyerek okuyanı ve dinleyeni diri tutmayı hedefler.

Kitaptaki örnekleri adil halife Hz Ömer’den, onun torunu Emevi halifesi Ömer b. Abdülaziz’den, bazı Abbasi halifelerinden ve adaletiyle ve bilgeliğiyle ünlü Sasani hükümdarı Nuşirevan’dan (531-579) seçer.

İmam, nasihatlerinde gerçekçi davranarak hükümdarın öncelikli görevinin devletin devamlılığını sağlamak ve halkın huzurunu temin etmek olduğunu bildirir. Ona göre şeriata muhalif olmadığı sürece halkın mutluluğu esastır.

Nasihatlerinin son bölümünü ise kadınlara ayırır. Bunu yaparken devletin devamlılığında ailenin önemini ve sağlam aileler kurulurken kadınların tavrına vurgu yaparak karı kocanın karşılıklı haklarına ve aile müessesinin önemine dikkat çeker.

Velhasıl eser her yöneticiyi, yönetici adayını ve yönetici yetiştiren müesseseleri ilgilendiren bir çalışmadır.

İmam Gazzâlî’nin resmî görevlerde fazlaca kalamamasının sebebi sadece tasavvufa olan düşkünlüğü müdür, yoksa devlet adamlarından uzak durma isteği midir? O, her daim devlet adamlarından ve saraydan uzak kalmayı başarmış bir âlimdir.

İmam Gazzâlî, Beyne Madihih ve Nakıdih isimli eserinde şu görüşlere yer verir: Zalim sultanın kendisiyle ve memurlarıyla beraber bulunmak, inşa ettiği çarşıda ticaret yapmak ve kurduğu müesseselerden istifade etmek, onlardan hediye almak haramdır. Çünkü onların kazançları haramdır.

Yine kendisiyle istişare etmek için saraya davet eden zamanın yöneticisine, “Ben saraylara girmemeye yemin ettim.” diyerek daveti geri çevirmiş birisidir. O, her düşünce ve eylemiyle “sivil” kalmış ve resmî erkanla arasına mesafe koymuş model bir imamdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz