© Milli Şuur

Hamd, âlimlerin mertebelerini yükselten, kıymetlerini artıran, onlara şeref veren, celal sahibi Allah Teala’ya (cc) aittir. O (c.c.) derecelerini yükselttiği alimler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler (gereği gibi) korkarlar.”1, Haberiniz olsun Allah’ın dostları olanların üzerine ne korku vardır; ne de onlar mahzun olurlar.2

Salât ve selam, Allah’ın bütün âlemlere rahmeti gereği müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiği, hidayet ışığını her tarafa kandil gibi saçan, Rabbani hidayetin güneşi, sevgilimiz, efendimiz, önderimiz Resulullah sallallahu aleyhi ve selem üzerine olsun. Yine O’nun temiz, pak, iffetli, samimi ailesine, O’na bağlı olan sadık, hürmetkâr arkadaşlarına ve hesap gününe kadar O’nun yolunda yürüyen, izini takip eden ümmetine selam olsun.

699 senesinde Küfe’de doğup, 767 senesinde Bağdat’ta şehit edilmiştir. “İmam-ı A’zam” lâkabıyla tanınan Ebû Hanife Hazretleri’nin asıl adı Numan b. Sabit’tir. Dedesinin adı bir rivayette Numan b. Merzübân diğerinde ise Zûtâ b. Mâh’tır. Müslümanlar Horasan’ı fethedince bölgenin ileri gelenleri arasında sayılan Ebû Hanife hazretlerinin dedesi de esir alınmış, İslamiyet’i kabul edince serbest kalıp Kufe’ye yerleşmiştir. İmam-ı Azam Ebû Hanife hem dedesi hem de babası Hz. Ali ile görüşmüş, babası Sâbit, küçük yaşlarda Hz. Ali’den hayırlı bir nesil için bereket duası almıştır.3 Bizzat Peygamber Efendimizi (sas) gören kişilerden çok sayıda hadis öğrenmiştir. İmam-ı Azam, cömert, zengin, erdemli ve Müslüman bir ailenin içinde büyüyüp, yetişmiştir. Babası tekstil işiyle uğraşmıştır. Kendisi de ilim öğrenmeye başlamadan önce kumaş ticaretiyle uğraşmış, ilim hayatına atılınca da ticaret işini ortakları aracılığıyla sürdürmüştür. İlimle uğraşmaya ise 22 yaşında başlar.

Çok Yönlü Alim, Ebu Hanife

Ebû Hanife’ye dönemindeki âlimler arasında önemli bir konuma sahip olması, yeni bir çığır açması, pek çok âlimin, onun yolunu benimsemesi gibi çeşitli sebeplerle “İmam-ı A’zam” lâkabı verilmiştir. Aynı zamanda Irak halkının “hanîfe” adını verdiği yazı malzemesini sürekli yanında taşıdığından veya sözlükte haktan ve doğru yoldan ayrılmayan mânâsındaki “hanîf” kelimesinin uygunluğundan dolayı kendisine “Ebû Hanife” denilmiştir. 

Ebu Hanife, İslam tarihinde yetişen çok yönlü alimlerin başında geliyor. İslam alimleri, devrinde ne eksikse, islami konularda neye ihtiyaç varsa o konuda daha çok çalışmış ve o alanda ileri geçerek halka önder olmuşladır. İmâm-ı A’zâm (r.a.) zamanında bazı itikadi sorunlar olduğundan “Akaid”le ve “Kelam”la ilgilenmiş, İlmihal kitaplarımızda “iman esasları” şeklinde sistemli hâle getirilen konulardan da anlaşıldığına göre İmam-ı A’zam Hazretleri itikadî görüşleriyle günümüze de ışık tutan önemli kelâm âlimlerinden biridir. Ebû Hanife, akaide dâir yazdığı risaleleriyle Ehl-i Sünnet itikadının temellerini oluşturan en önemli âlimlerimizden biridir.

Döneminde “Fıkıh” bilgisi unutulduğundan ve oluşan sorunlara cevap bulunamadığından dolayı da büyük çoğunlukla da“Fıkıh” üzerinde durmuştur.

Döneminde “Fıkıh” bilgisi unutulduğundan ve oluşan sorunlara cevap bulunamadığından dolayı da büyük çoğunlukla da“Fıkıh” üzerinde durmuştur. Daha çok fıkhî yönüyle şöhret bulan Ebû Hanife Hazretleri’nin o dönemde “Fıkh-ı Ekber” olarak da bilinen kitabıyla “kelâm” ilminin de ilk kurucularından olduğu görülmektedir. Fıkhu’l-Ekber,  Fıkhu’l-Ebsat, el-Müsned kendisine atfedilen önemli eserler arasında yer alır. Ebu Hanife’nin fıkhı “Kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir.” şeklinde tarif etmiştir.

Eğitim Anlayışı ve Eğitim Uygulamaları

İmam-ı Azam, az ve öz konuşan, vakar ve tefekkür sahibi bir insandı. Dünya sevgisinden uzak ve ahirete özlem duyan, çok zeki, yüksek ilim sahibi bir müctehid bir âlimdi. Ebu Hanife’nin oluşturduğu esaslar, talebelerine verdiği derslerle fetva istemeye gelen halka verdiği cevaplardan teşekkül etmiştir. Derslerinde öncelikle bir mesele ortaya atılır, talebeleri sırayla görüş bildirir ve son olarak İmam-ı Azam İslami tekniklerle karara ulaşılmasını sağlar ve kararı yazdırırdı. Herhangi bir fıkıh meselesinin işlenmesinde öncelikle Kuran-ı Kerim’e başvurur; daha sonra Hadis-i Şeriflere bakardı. Eğer konuyla ilgili Kuran’da ve sünnette delil bulunmazsa İcma-i Ümmet (Ashab-ı Kiram’ın bir mesele hakkındaki sözbirliği)’ne bakardı. Mesele bu şekilde de çözüme kavuşmazsa kıyas yöntemine başvururdu.

İmam-ı Azam’ın okulu adeta bir istişare ve ilim talebeleri arasında diyalog merkeziydi. İlim ve irfan yolunda, ihlâs ve takvâ ile yürüyen; Cenâb-ı Hakk’ın kâinâta, insana ve Kur’ân’a koyduğu sır ve hikmetleri okuyabilen; ilmiyle âmil, irfân ile kâmil nice âlim ve ârifler yetiştirdi. Hem yaşadı ve hem de İslam’ın özünü yaşatmaya çalıştı. İmam-ı Azam küçük yaşta babasını kaybetmiş ve annesi de Cafer-i Sadık’la evlenmiştir. Bu da İmam-ı Azam için büyük devlet olmuş. Îlk dini bilgilerini ehlibeyt devrinin en alim, en muttaki ve en iyi hocasından almıştır. Hocası Hammad b. Ebi Süleyman’ı hatırlamadan geçemeyiz. Çünkü Ebu Hanife ilmini ve terbiyesini ondan almıştır. Bu yüzden ona karşı hizmet ve saygıda kusur etmedi. Hatta Hammad’a olan saygısından ötürü ayaklarını evine doğru uzatmazdı. Hocasının ölümünün ardından ilim meclisini o devam ettirmiştir. 7 Sahabi efendilerden ve 70 civarında tabiun alimlerinden ders almıştır. Yetiştirdiği öğrencilerin sayısının birkaç bini bulduğu, bunlardan kırkının içtihad edecek dereceye ulaştığı rivayet edilir. İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed b. El-Hasen eş-Şeybânî, İmam Züfer gibi çok kıymetli âlimler yetiştirmiştir.

Ebu Hanife, hocalarını minnetle anar, onlar için dua eder,  saygıda kusur etmezdi. Kendisi “Ben hocam Hammad öldüğünden beri, kıldığım her namazın ardından annem, babam ile birlikte, hep kendisine dua eder, Yüce Allah’tan onu bağışlamasını dilerim. Aslında ben sadece bana ilim öğretenlere değil, kendisine ilim öğrettiklerime de dua eder, mağfiret dilerim.” demiştir. Yine O, hocasına olan saygısını şöyle ifade eder; “Hocamın eviyle benim evim arasında yedi sokak olmasına rağmen üstadım Hammad b. Ebi Süleyman’ın evine doğru ayağımı hiç uzatmadım.”

Hocamın eviyle benim evim arasında yedi sokak olmasına rağmen üstadım Hammad b. Ebi Süleyman’ın evine doğru ayağımı hiç uzatmadım.

Tasavvufla da Alakası Vardı

Tasavvuf hususunda pek konuşmadı. Yoksa Ebû Hanîfe (r.a.) nübüvvet ve vilâyet yolla­rının kendisinde toplandığı, Ca’fer-i Sâdık (k.s.) Hazretleri’nin huzurunda iki sene bulunup öyle feyiz, nûr ve ilâhi varidata kavuşmuştur ki, bu büyük istifâdesini, “O iki sene olmasaydı Nu’mân helak olurdu.” sözü ile anlatabildiler. Silsile-i Âliye’nin en büyük halkasından olan Ca’fer-i Sâdık (k.s.)’dan tasavvu­fu alıp, evliyalığın en son makamına kavuşmuştur, diyebiliriz.

Zahirî ve bâtınî ilimlerde Peygamber (s.a.v.) Efendimizin vârisi olmuş olur. O hâlde her iki ilimde de kemâlde idi.

Kuşeyri, risalesinin takva bahsinde şunları söyler: “Ebu Hanife alacaklısının ağacının gölgesinde oturmaz ve şöyle derdi: ‘Her verilen borç beraberinde bir menfaat getiriyorsa o faizdir.’4

Hasan b. İsmail b. Mücalit babasından şunları rivayet etmektedir: “Bir gün Harun Reşid’in yanında oturuyordum ki o esnada yanımıza Kadı Ebu Yusuf girdi. Harun ona dedi ki: ‘Ebu Hanife’nin özelliklerinden bize bahset.’ Ebu Yusuf: ‘Allah’a yemin olsun ki haramlardan kaçınmada çok titizdi. Dünyaya önem veren insanlarla oturup kalkmazdı. Çoğu zaman susmayı tercih ederdi. Devamlı tefekkür ederdi. Ağzından malayani laflar çıkmaz, boş konuşmazdı. Soru sorulduğunda cevabı biliyorsa o anda verirdi. Ey Müminlerin Emiri! Ben onu hep kendini ve dinini koruyan, insanlar yerine kendi nefsinin tezkiyesiyle meşgul olan biri olarak bildim. Herkes hakkında hayırdan başka bir şey konuşmazdı.’ Harun Reşid: ‘Bu salihlerin ahlakıdır.’ diye karşılık verdi.”5

İdareciliği İstemedi

Döneminde gerek Emevileri Ehl-i Beyt’e saygı göstermemeleri nedeniyle, gerekse bidatlerle uğraşmaları sebebiyle Abbasi yönetimini ilim meclislerinde eleştirmiştir. Sırf bu yüzden onu etkisine almak isteyen bazı halife ve hükümdarlar ona kadılık makamını teklif etmişlerdir.

Sınırsız mala kavuşabilmeye vesile olan makam ve mevki, defalarca kendisine sunulup teklif edildi­ği hâlde asla kabul etmemiştir. Hattâ herkesin can attığı böyle makamı ve mevkileri kabul etmediğinden, eziyet ve tehdidin çekilemeyecek neticelerine karşı sabır ve sebat göstermiştir. Şiddetli sıkıntı içinde bile duruşundan zerre sapmamıştır.

Sınırsız mala kavuşabilmeye vesile olan makam ve mevki, defalarca kendisine sunulup teklif edildi­ği hâlde asla kabul etmemiştir.

40 Yıl Yatsı Abdesti İle Sabah Namazı

Bir gün İmam-ı Azam, Bağdat’ta mahalle arasında dar bir sokakta yürürken, komşusu ile konuşan yaşlı bir kadının şu sözlerine şahit olur: “Bak, bak! Gecelerini ibadetle geçiren büyük âlim Ebu Hanife geçiyor!” Bu sözleri işiten İmam-ı Azam eve varır varmaz, kıbleye dönüyor ve titreyen ellerini açıp Allah’a yalvarıyor: “Ya Rabbim! Sahip olmadığım bir faziletle anılmaktan sana sığınırım. Sadece gecenin yarısını ihya edebildiğim halde halk bütün geceyi ibadetle geçirdiğimi düşünüyor. Artık bütün gecelerimi ibadetle geçirmem için bana kuvvet ver.” diyor. O günden sonra 40 yıl yatsı namazının abdestiyle sabah namazına kadar tüm gecesini ibadetle geçirmiştir.

Devrin Yöneticilerine Uzak Yaşamıştır

İmam-ı Azam’ın çocukluk yıllarında İslam âleminde saltanat ve şatafat sahibi Emeviler hüküm sürmektedir. Emevilerde çok dönemde Yezid çizgisi devam etmiştir. Emeviler devrinin son yıllarında İmam-ı Azam, ilmiyle tanınmaya başlamıştır. Sonradan Abbasiler döneminde de 18 yıl yaşamıştır. Fakat bu dönemler, aynı zamanda Müslümanların siyasi olarak bölündüğü çalkantılı bir dönemdir. Ayrıca İslam’a yeni girenlerin karşılaştıkları bazı yeni problemler İslam toplumunda tartışılmaya başlanmış ve birçok karşıt fikir ortaya çıkmıştır. Bu dönemde itikadi fırkalar çoğalmış, hadis uydurmaları başlamış, İslamla bağdaşmayacak fikirleri savunan bazı fırkalar-mezhepler ortaya çıkmıştır.  Yine bu dönem Emevi hükümdarlarının Ehl-i Beyt’e zulmettiği bir dönemdir. Irak Valisi İbn-i Hübeyre böyle bir zatı kendi emellerinde kullanmak istemiştir. Bu amaçla ona “Küfe” kadılığını teklif eder. Fakat İmam-ı Azam bu teklifi kesinlikle kabul etmez. Bu yüzden defalarca Emevilerin-yönetenlerin zulmüne maruz kalmıştır. Benzer durum Abbasiler devrinde de gerçekleşmiştir. Nitekim Abbasiler döneminde Halife Mansur, İmam-ı Azam’a “kaza kadısı” makamını teklif etmiştir. Abbasi halifesi her şeyi emrine almasına rağmen, İmam-ı Azam’ın bu teklifi reddetmesine tahammül edememiştir.

Büyük âlim, “sapık ve bidatçilere kadı olmam” diyerek verilen görevleri kabul etmemiş, zindanda türlü işkenceler ve kamçılar altında 7 yıl süren sıkıntılar sonucunda ruhunu Allah’a teslim etmiştir.

İmam-ı Azam, sırf devlet zoru altında dinin emirlerine, yönetenlerin zaaf ve yanlışlarına sessiz kalmamak ve İslamın ruhuna aykırı kararlar vermemek için birçok teklifi reddetmiştir. Bundan dolayı da kendisine aylarca zindanlarda eziyet edilmiştir. Büyük âlim, “sapık ve bidatçilere kadı olmam” diyerek verilen görevleri kabul etmemiş, zindanda türlü işkenceler ve kamçılar altında 7 yıl süren sıkıntılar sonucunda ruhunu Hicri takvime göre 150/Miladi 750 yılında Allah’a teslim etmiştir. İslam âlimleri “Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider.” Hadisi şerifinin o tarihte vefat eden İmam-ı Azam için söylenmiş olduğunu tasdik etmektedirler.

“Bilmiş ol ki amel ilme uyar. Az dahi olsa ilim ile amel, çok amel ile olan cehaletten daha faydalıdır. Bu şuna benzer: Çölde bir adamın yanında az miktar da azık bulunsa bile doğru yolu bilirse kurtulur, bu onun için, yanında çok azık bulunup da doğru yolu bilmeyen kimseden daha hayırlıdır.”  EBU HANİFE

  1. Fatır/35, 28.
  2. Yunus/10, 62.
  3. Tehzibu’l-Esmai ve’l-Lugati, (2/217), Tebyidu’s-Sahife, 18.
  4. Er-Risaletu’l-Kuşeyriyye, 57, Tabakatu’ş-Şa’rani, 53, el-Hayratu’l-Hisan, 60.
  5. Menakibu’l-İmam Ebi Hanife, (16), el-Kevakibu’d-Durriyye, (1/313).

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz