Abdullah İKİNCİ / Eğitimci- Uzman Tarihçi

Filistin – Gazzeli Bir Alim!
İmam Şafii (Asıl adı Muhammed Bin İdris’tir.) H. 150’de (Miladi 767) bu gün İslam’ın 2.eski kutsal mekanlarından birisi olan Kudüs’ün günümüz murabıtlarını barındıran Filistin-Gazze’de doğmuş, 204’te (Miladi 820) Mısır’da vefat etmiştir. Kabri Mısır’da Mukattana dağının eteğindedir.

Hz. Peygamber’in (sas) dördüncü batından dedesi Abdi Menaf’ın dokuzuncu göbekten torunudur. Yani Kureyş kabilesinden olduğu rivayet edilir. İmam Şafiî’nin doğum yılı imam Ebu Hanife’nin vefat yılına rastlar. İmam Şafii 54 yıl gibi kısa bir ömür yaşamış ama bunu çok güzel değerlendirerek tarihte iz bırakmıştır. İmâm-ı Şâfiî; ömrü, maddî sıkıntılar, idârî tazyikler ve gurbetler içinde geçen büyük bir âlim idi. Türlü sıkıntıları aşarak onun büyük bir âlim olarak yetişmesinde annesinin  özen ve dikkatinin büyük payı olmuştur. Bu gün yüz binlerce Müslümanın taklit ettiği Şafi Mezhebinin ilmi görüşlerini ve fıkhi uygulamalarını Kuran ve Sünnet ışığında İmam Şafii hazırlamıştır.

İmam Şafii’nin İlmi Çalışmaları
Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i hıfzetti. Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edebiyat öğrendi. Sonra Mekke müftüsü Müslim bin Halid ez-Zena’den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi. O zaman on beş yaşlarında idi. Daha sonra Medine’ye gitti. Orada İmam Mâlik bin Enes fıkıhta Üstad idi. İmam Mâlik, kendi eseri olan El-Muvatta’yı, İmam Şafiî’nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti. İmam Şafiî, Sufyan bin Uyeyne, Fudayl bin Iyâz’dan, amcası Muhammed bin Şafii gibi birçok âlimden hadis rivayet etti.

Medine’de tabiri caizse İmam Mâlik üniversitesinde iyi bir eğitim alan ve başarı gösteren eş-Şafiî, ara sıra çöl kabilelerini incelemek amacıyla onları ziyaret etmeyi ve onlarla iletişimde olmayı sürekli sürdürmüştür. Mekke’de bulunan annesini de ihmal etmeyerek zaman zaman  onu ziyaret eden eş-Şafiî, anlayış ve kavrayışı yüksek olan annesinin öğütlerinden de yararlanmıştır. Medine’de dokuz yıl  İmam Mâlik’in talebesi olmanın yanında maddi olarak da onun himayesinde kalan İmam-ı Şafiî, o öldükten sonra Mekke’ye geri dönmüştür.
İmam Şafiî, İslam kültür tarihinde ilk olarak fıkıh usulünü tedvin edip temellerini atan bir âlimdir. Bu konuda “Er Risâle” adındaki yazdığı eser, kendi dalında bir ilktir. Daha önce ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fer’i problemleri çözmede sahabe devrinden itibaren bir takım usul kurallara uyuluyordu. İlk müçtehit imamların devrinde de sözlü olarak, nesih ve mensuh kaideleri, mutlak, mukayyet, umum, husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu. Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti. Hanefilerde, usul müçtehid imamlar devrinde yazılı bir eser haline getirilmemiş daha sonra fürûdan hareket edilerek usûl kaideleri belirlenmiştir. İmam Şâfî, işin başında er-Risâle’yi yazarak sonraki Şâfiî bilginlerini bu külfetten kurtarmıştır. İmam Ahmed bin Hanbel, onun hakkında; “Şafiî, Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünneti konusunda insanların en fakihi idi” demiştir. (Vehbe Züheyli, Fıkhul-İslami: I, 36,37)

İlmî eserler yanında tefekkür ve duygu derinliğine sahip şiirler de yazan İmâm-ı Şâfiî, hikmetli sözlere duyulan ihtiyacı şöyle ifade ederdi:
“Toprağın canlılığı, sükûnet içinde yağan bereketli yağmurlar iledir. Nefislerin canlılığı da, arzu ve iştiyaklarladır. Kalplerin feyiz ve rûhâniyet canlılığı ise, hikmetli sözler ile kıvam bulur.”

Sade bir Hayat Yaşar lüksü, konforu, Şatafatı ve Övgüyü istemezdi
Çocukluğunda yüksek bir soya mensup olduğu halde fakir ve yetim çocuklar gibi yaşadı. Zenginliği istemezdi. Olanı dağıtırdı. Muhtaç olduğu halde kimseden bir şey istemez, kimsenin minneti altına girmezdi. Ancak ömrünün sonuna doğru ona Beytü’l-Mal’dan, Muttalip oğullarına ayrılan fasıldan bir tahsisat bağlanmıştır. Bunun dışında geliri olmamıştır. Şeybân-ı Râ’i’nin zikir ve sohbet meclislerine de çokça katılmıştır. Tasavvuf konusunda ondan dersler almıştır. Şafi az yer çok konuşmazdı. Şöyle derdi: ‘Onaltı seneden beri hiçbir zaman doya doya yemek yemiş değilim. Zira tam bir şekilde doymak bedeni ağırlaştırır, kalbi katılaştırır, zekâyı dumura uğratır, uykuyu celb eder ve sahibini ibadet yapmaktan alıkoyar” derdi. Orta halli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü vardı. O bakarken, yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, (el-bereketü fil-kana‘ati) Bereket, kanaat etmektedir, yazılı idi.
İmam-ı Şafi Yöneticinin Yanlışına Yanlış Diyebilen Bir Alimdi.
Adâlet ve takvâsı ile temâyüz eden İmâm-ı Şâfiî, haksızlıklara göz yummuyordu. Kirli siyaset usulleriyle birbirlerini çekiştiren kişilere itibarı yoktu. Bu hususta şöyle tavsiyelerde bulunuyordu:

“Sana başkalarından söz getiren, senden de başkalarına götürecektir. Memnun ettiğinde; seni, sende olmayan vasıflarla öven kişi, kızdırdığında da senin hakkında sende olmayan kötülükleri sayıp dökecektir.”

İmam Şafii bir müddet Yemen’deki Necran vilayetine kadı olarak atanmıştı. Orada kaldığı sürece oradaki haksızlık ve adaletsizlik yapan bir valinin sürekli tarassudu altındaydı. Ama buna rağmen sürekli mazlum halkın hukukunu savunmaktan geri durmazdı. Nihayet İmam’ın kendisini pek takmadığını ve konuştuğunu gören vali, onu Abbasi halifesi Harun Reşid’e şikâyet ederek Hz Ali taraftarı olarak halifenin aleyhine çalıştığını söyler. Haksızlıklarını ve yanlışlarını tenkit ettiği bir valinin iftirasıyla Bağdat’a çağrılır. Halife aleyhine “Ali taraftarı” olarak propaganda yaptığına dair “Rafızilikle” itham eder.

İşte bu suçlama karşısında imamın dik duruşu ve şu cesurca sözleri tarihe not düşmüştür: “Hakikat şu ki, ben halife aleyhine çalışmamışım ve Rafızi de değilim. Ama Eğer Âli Muhammedi sevmem Rafızilik ise, iki cihan şahit olsun ki ben Rafızi’yim” der. Hapsedilir. Ancak o günün Bağdat Kadısı İmam Muhammed bin Hasan’ın devreye girmesiyle serbest bırakılır.

Şafii Mezhebi’nin Yayılması
Şafii mezhebi özellikle Mısır’da yayılmıştır. Çünkü mezhebin imamı hayatının son ve en verimli dönemini orada geçirmiştir. Nitekim mezhep görüşlerini kapsayan “el-Ümm” adlı eserini ise Mısır’da yazmıştır. Bu mezhep, Irak’ta da yayılmıştır. Çünkü Şafii, fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Mavera’ün-Nehir’de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetva ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır. Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi, Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi. Mısır’da yönetim Eyyubilerin eline geçince Şafii mezhebi daha da güçlenmiş, hem halk hem de devlet üzerinde büyük otoriteye sahip olmuştur. Ancak Kölemenler devrinde Sultan Zahir Baybars, kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır. Ancak bu dönemde dahi Şafii mezhebi o yörede diğer mezheplerden güçlü bir mevkiye sahiptir. Mesela; taşra şehirlerine kadı atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şafii mezhebine ait idi.

Böylece Şafii Mezhebi Ümmet coğrafyasının dört bir tarafına yayılmıştır. Günümüzde İran’da bile Şiî ekolü ile yan yana bulunmaktadır. Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin, Seylan ve Malaya Müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli fazladır. Güneydoğu’da diğer mezhep mensupları istisnadır. Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şafii mezhebidir. Ülkemizin de 2. büyük mezhebi olarak nitelenebilir.

Mezhepler İhtilaf Değil Rahmet Olmuş
Ehl-i sünnetin dört mezhebinin imanları, inandıkları şeyler, birbirlerinin aynısıdır. Aralarında fark yoktur. Bir müçtehid bir konu hakkındaki gelen hadis rivayetini kendi ölçüleri dahilinde sahih kabul ederken, diğer bir müçtehid aynı hadis rivayetini zayıf kabul edip içtihad etme durumunda kalırdı. Böylece ayrı ayrı görüşler (mezhepler) ortaya çıkardı.

Yahut bir konu hakkında sahih rivayet olur, bir de aynı konuyla ilgili Medine ehlinin uygu-laması bulunurdu. Bazıları sahih rivayeti kabul ederken; bazısı ise Medine ehlinin uygulamasını ter¬cih ederdi. Netice itibarıyla birbirine zıt iki görüş (mezheb) ortaya çıkardı. Mesela; Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.v) “Alıcı ve satıcı mecliste (alış veriş yeri) birbirinden ayrılıncaya kadar (cayma) pişmanlık hakkına sahiptirler.” Buyurur. İmam malik ise Medine ehlin uygulamasına itibar ederek: “Pişmanlık hakkı yoktur” demiştir. Dolasıyla iki ayrı görüş (mezhep) ortaya çıkmıştır

Ayrılıkları yalnız ameldedir. Yani ibadetlerin uygulamasında bazı farklılıklar vardır. Bu da, Müslümanlara bir kolaylıktır. Her Müslüman, dilediği mezhebi seçerek, bunu taklit eder. Her işini, ibadetlerini seçtiği mezhebe göre yapar. Müslümanların, mezheplere ayrılmaları, Allahü teâlânın rahmetidir. Hristiyan mezhepleri gibi inanç ayrılıkları yoktur.

Eş-Şafii’nin Sünnet Müdafaası: “Hadis sahih ise görüşüm odur”
İmam Şafii şeri delil olarak şu 4 esası kabul eder. Bunlar; Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’dır. Kitap ve Sünnet’i asli delil, İcma ve Kıyas’ı ise fer’i delil sayardı.

İmâm-ı Şâfiî; “Gözün, nasıl ötesini göremediği bir sınırı varsa, aklın da varıp dayandığı bir hudûdu vardır.” diyerek, aşırıya kaçan akılcılığa karşı Hazret-i Peygamber’in (sas) sünnetini müdâfaa etmiştir. Allah Rasûlü’ne tam bir teslîmiyetle tâbî olmak husûsunda bambaşka bir hassâsiyeti vardı. Talebelerine, kendisinden fetvâ ve ilim alanlara defalarca şu uyarıda bulunurdu:

“Benim görüşlerime aykırı olan ve Hazret-i Peygamber’den (sas) sahih olarak nakledilen bir hadis var ise; biliniz ki hadis benim görüşümden daha üstündür. Bu durumda benim görüşüme uymayın!” Yine şöyle söylerdi. Yine Rebî’ b. Süleymân’dan nakledildiğine göre İmam Şâfiî şöyle der: “Hüküm verdiğim herhangi bir konuda muhaddisler tarafından benim fetvama aykırı Hz. Peygamber’den (sas) sahih bir haber nakledilirse, biliniz ki ben, hem yaşarken hem de öldükten sonra o görüşümden dönmüşümdür. Yine “Rasûlullâh’ın ve ashâbının yolunda olmayanı, havada uçar görsem yine doğruluğunu kabul etmem!” diyerek günümüz ilim talebelerine, sünnet karşıtlarına, Kuran Müslümanlarına (!) ve İslami cemaatlere önemli dersler vermiştir.

Allah’ın indirdiği her şeye toptan iman etmek nasıl doğru ise aynı şekilde kendi hevasından konuşmayan Hz. Peygamber’in (sas) söylediği her şeyi toptan kabul etmek de doğrudur.

“Kim şu üç şeyi yaparsa imanı kâmil olur:
1- Emr-i bil-maruf yapmak, yani Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak.
2- Nehy-i anil-münker yapmak, yani Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.
3- Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak.” (İmam Şafii)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz