Ana Sayfa Milli Şuur 46. Sayı İMAN VE ŞÜPHE

İMAN VE ŞÜPHE

“Allah’ı kim yarattı?” sorusu, ateistlere “İlk maddeden önce ne vardı? Onu harekete kim geçirdi?” şeklinde sorulduğunda rahatsız oluyorlar. Nitekim Karl Marx materyalistleri bu tür konuları düşünmeme konusunda uyarıyor.

108
0

İslam dünyasında kendisine Hüccetü’l İslam payesi verilen büyük alim İmam-ı Gazali şöyle der: “Bil ki mevcudatın en açığı ve en görüneni Cenab-ı Hak’tır.”1 Devamında birçok akli deliller verir ve sadece Cenab-ı Hakk’ın varlığını değil kudretinin, ilminin ve diğer sıfatlarının varlığına, zaruri olarak gördüğümüz her şeyin delalet ettiğini belirtir. Ona göre Allah’ın varlığına ilk delalet eden bizim nefsimiz, vasıflarımız, cisimlerimiz, değişen hâllerimiz, değişen kalplerimiz, hareket ve durgunluklarımızdaki bütün durumlarımız; daha sonra zahir ve batın duyularımızla idrak ettiğimiz taş, toprak, bitki, ağaç, hayvan, gök, yer, yıldız, kara, deniz, ateş, hava, cevher, araz gibi dış dünyamızdır. Gazali adeta Kur’an’ın “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu iyice belli olsun…”2 ayetini açıklamaktadır.

Bilindiği üzere bu ayet ve bazı hadislerden yola çıkan tasavvuf ehli ufukları ve nefisleri “büyük âlem” ve “küçük âlem” olarak isimlendirmiş ve insanı küçültülmüş evren olarak yorumlamış ve izah etmişlerdir.

Allah, Cebrail Aleyhisselam’ı Resul-i Kibriya Efendimiz’e (SAV) gönderdiği zaman ilk emri “Oku!” idi. Bazı alimler Efendimiz’in (SAV) okuma yazma bilmemesinden yola çıkarak bunu “Evreni ve nefsini oku.” olarak yorumladılar. Neticede iç âlem de dış âlem de Allah’ın ayetlerindendir.

Bazı müfessirler ayetleri iki kısma ayırmışlardır. Bunlar kevnî ayetler ve tenzilî ayetlerdir. Tenzilî (indirilen) ayetler bilindiği gibi Allah katından peygamberlere indirilen ayetlerdir, yani peygamberlere gönderilen sahife ve kitaplardır. Kevnî ayetler ise kainat kitabıdır.

Gazali Allah’ın zatını ve sıfatlarını insanların daha iyi kavranması için terzi örneğini verir. Üstad, eserden müessire gider. Dikili bir elbise, terziyi görmesek bile terzinin varlığını ilmen ve aklen ispat eder, varlığı apaçıktır. Biliriz ki bunu yapan biri var ve o ilim, kudret, irade sahibidir. Terzinin bu sıfatları onun zahir ve batın diğer sıfatlarından daha açıktır.

Terziyi görünce onun şehvet, öfke, yaratılış, sağlık ve hastalık gibi batın (gizli veya bize kapalı) sıfatlarının hepsini bilemeyiz. Zahir sıfatlarının da bir kısmını bilmiyoruz, bir kısmından da şüphe ederiz. Terzi güler yüzlü ve iyi biri gibi görünüyor ama gerçekten öyle mi yoksa bize mi öyle görünüyor?

Hayat, kudret, irade, ilim sahibi olduğu ise bizim nezdimizde apaçıktır. Çünkü bunları onun dikiş hareketleriyle biliriz.

Bu örnekle Gazali bize kainata bakarak ve onu okuyarak Allahu Teala Hazretleri’nin varlığını, kudretini, ilmini, iradesini ve diğer bazı sıfatlarını açıkça bilebileceğimizi ancak zatı ve bazı sıfatlarının bize kapalı olduğunu anlatmaktadır.3 Bu sıfatlarını da Mevla Teala, peygamberlerine indirdikleriyle açıklar. Birçok İslam alimi kevnî ayetleri buna benzer örneklerle açıklar. 20. yüzyılın en büyük alimlerinden Said Nursi’nin 136 parça risalesinin tamamına yakını bu örneklerle doludur.

Tüm bunlara rağmen yine de insanların bir kısmı zaman zaman şüpheye düşmektedirler. İmam Gazali’ye göre bunun başlıca iki sebebi var. Biri Allah’ın büyüklüğünden dehşete kapılan aklın O’nu idrakten aciz kalmasıdır. Buna örnek olarak yarasanın gece görüp gündüz güneşin etkili ışınlarına bakmaktan aciz kaldığı için görememesini vermektedir. Basireti kuvvetli olan kimse Allah’tan başka varlık görmez ve ondan başkasını bilmez.

Gazali’ye göre şüphenin diğer sebebi de “eşyanın zıddıyla bilinmesi”nden kaynaklanması ilkesidir. Oysa Allah Azze ve Celle apaçıktır, her zaman ve her yerde bulunmaktadır. Şair Hayalî bunu “Ol mâhîler ki derya içredür deryayı bilmezler.” mısraıyla özetlemiştir.

Bir nesne düşünün ki onun varlığı ona sır kalmayacak kadar yayılmış, genelleşmiştir. Örneğin pis kokulu bir ortam düşünün. Bir ara işim gereği bir bölgeye gitmiştim. O bölgeye şehrin çöpleri dökülüyordu. Bu çöp alanı çok ilkeldi, şehrin çöpleri olduğu gibi o geniş araziye dökülüyordu. Koku çöpün döküldüğü alanın yaklaşık 2 km. yarıçapı alanına yayılıyordu. Bu alanda evler, okullar, sağlık ocakları, taziye evleri vs. bulunuyordu.

Yanımdakilere “Ben çok rahatsız oldum. Bu insanlar burada nasıl yaşıyor?” dedim. Orada birkaç saat durduktan sonra sorumun cevabını kendim buldum. Çünkü bir müddet sonra artık o kokuyu hissetmemeye başladım. O bölgede yaşayanlar bir müddet sonra kokuyu kanıksıyorlar ve artık hissetmiyorlardı. Ne zaman ki o bölgeden ayrılıp kokusuz bir ortama gidiyorlar ve tekrar oraya dönüyorlar, o zaman kokunun varlığını tekrar anlıyorlar. Kokulu bir ortamın zıddı olmadıkça kokuyu bilmezler.

Yeni doğan bir çocuk örneğin 10 yıl o bölgeden ayrılmasa denizin içindeki balıkların suda olduklarını bilemedikleri gibi o da kokuyu bilmez. O çocuğa “Sen pis kokulu bir alanda yaşıyorsun?” deseler de çocuk yaşadığı alanın kokulu olduğunu anlamaz, belki buna inanmaz, ta ki o ortamdan ayrılıp kokusuz bir ortama gidene kadar. Belki kör doğan bir çocuğun karanlığı bilmediği gibi.

“Cenab-ı Hak varlıkların en zahiridir, en açık olanı. Bütün varlık onunla ortaya çıkmıştır. Hâşâ onun yokluğu olsaydı veya hâşâ varlığı değişseydi muhakkak gökler ve yer yıkılırdı.”

İmam-ı Gazali, “Biz nurun varlığını yokluğuyla bildik.” diyor. Büyük İmam, “Eğer yokluğu olmasaydı ancak şiddetli bir zorluk çektikten sonra onun varlığına vakıf olabilirdik. Cenab-ı Hak varlıkların en zahiridir, en açık olanı. Bütün varlık onunla ortaya çıkmıştır. Hâşâ onun yokluğu olsaydı veya hâşâ varlığı değişseydi muhakkak gökler ve yer yıkılırdı. O’nun varlığı bütün durumlarda süreklidir. Olmaması imkânsızdır.”4 diye devam ediyor.

Allah’ın filleri, O’nun kudret eserlerinden biridir. Bütün fiiller Allah’a tabidir. Dolayısıyla bir kimse kainattaki olayların hangisine baksa O’nu görür. Bütün âlem Allah’ın yazdığı ve hâlen yazmaya devam ettiği bir kitaptır. Gazali, kainata ve olaylara Allah’ın fiilleri olarak bakan bir kimsenin Allah’tan başkasını görmeyen hakiki bir muvahhid olduğunu belirtir. Ona göre bu kimse nefsine de kendi nefsi hasebiyle değil Allah’ın kulu olarak bakar. Fena fi’t- Tevhid, fena an-nefsihi “tevhitte fani olmuş, nefsinden yok olmuş” denilen şahıslar bunlardır.

İnsanların zaman zaman şüpheye düşmesi yeterince tefekkür edememesi ve basiretinin görme ve akletme seviyesinin düşüklüğünden kaynaklanır. Tamamen inkâr ise Hüseyin Hatemi’nin veciz ifadesiyle “ya garazdan, ya marazdan” kaynaklanır. İnsan ya şeytan misali inadından ya da basiretinin kapanmasından hastalık seviyesine çıkmasından inkâr edebilir. İman elzem, şüphe imandan bir cüz, inkâr ise garez ve hastalıktandır.

İslam alimleri ve düşünürleri “İslam’da cevabı verilemeyecek hiçbir soru yoktur.” düşüncesindedirler. Bu nedenle taklidi imandansa araştırmaya dayalı tahkiki imanın daha elzem olduğunu belirtirler. Bunun için insanların imandan önce şüphelerini doğal karşılarlar. Tahkiki imandan sonra ise “(Mü’minler) işittik iman ettik derler.”5 mertebesine çıkarlar. Bu imana eriştikten sonra artık teslimiyet vardır.

Batı felsefesinde ve Hıristiyan dünyasında dinine bağlı olduğu bilinen, bununla birlikte skolastik anlayışın yıkılmasına sebep olan ve şüphecilik akımının mimarı olarak kabul edilen Descartes bile şüphe konusunda bir istisna koymuştur. Ona göre açıkça görünen varlıklar ve İncil sorgulanamaz, olduğu gibi kabul edilir. Gazali, şüphecilik konusunda meselenin çok daha geniş kapsamlı ele alınması gerektiğini belirtir.6 Gazali şüphecilik konusunda Descartes’tan bir adım daha ilerdedir.

Allah’ı bilmenin binlerce yolu olduğunu ve bununla birlikte bazı insanların zaman zaman şüpheye düştüğünü belirtmiştim. Şüphe duyan insanlar Cenab-ı Peygamber (SAV) döneminde de zaman zaman ortaya çıkmış, Efendimiz onları anlayışla karşılamış ve şüphelerini gidermiştir. Şüphe durumu daha çok “Bizi Allah yarattı, onu kim yarattı?” şeklinde oluşturuluyor. Bu konunun insan aklına ve bir de Allah’ın ezel sıfatına bakan yönü vardır. Bu konuya birçok ilahiyatçı, düşünür, araştırmacı çok açık örneklerle cevap vermişlerdir. Bununla birlikte insan aklı sebepler âlemi dediğimiz bu dünyada doğa kanunları dışında olağanüstü, metafizik olaylara pek şahit olmadığından ezeliyet sıfatını anlamakta zorlanıyor. Zaman konusunu sadece içinde bulunduğu ortama göre kavrayabiliyor. Oysa zaman mekana tabidir.

Birçok fizik bilimci uzayda zamanın dünyadakinden farklı olduğunu tespit etmiştir. Uzayın belli bir yerindeki bir yıl, dünyada 20 yıla eşit olabilir. Einstein’ın izafiyet teorisi bu konuya ışık tutmaktadır. Madde veya mülk alemi dediğimiz bu alemde durum böyleyken melekut veya ceberut aleminde zaman mefhumu nasıldır acaba? Kıyametten sonra zaman mefhumu olacak mı? İnsanlar yaşlanacak mı? Zaman mefhumunu kavrayamayan insan Allah’ın ezel sıfatını nasıl anlayabilir?

Biz her şeyin göründüğü gibi olmadığını, bazı eşya ve olayların arkasında bir de görünmeyen gerçeklerin varlığını biliyoruz. Bunun için Allah Resulü (SAV), “Allah’ım bana eşyanın hakikatini göster.” diye dua etmiştir. Yine biz birçok olay ve eşyanın arkasında duyu üstü, akıl üstü metafizik bir boyut olduğunu biliyoruz. Ama her madde ve olaya materyalist anlam yükleyen ateistler ilk madde ve ilk maddeyi harekete geçiren dinamikten önce ne vardı, açıklayabilirler mi?

“Allah’ı kim yarattı?” sorusu, ateistlere “İlk maddeden önce ne vardı? Onu harekete kim geçirdi?” şeklinde sorulduğunda rahatsız oluyorlar. Nitekim Karl Marx materyalistleri bu tür konuları düşünmeme konusunda uyarıyor.7

  1. İ. Gazali, İhyau Ulumi’d Din, 4. cilt, sh. 546, Tuğra Neşriyat, Çeviri: Mehmed A. Müftüoğlu
  2. 41/Fussilet Suresi, 53
  3. İ. Gazali, age, sh. 546
  4. İ. Gazali, age, sh. 547
  5. Bakara Suresi, 286
  6. İ. Gazali, El Munkızu Mine’d Delal, sh. 62
  7. Karl Marx, 1844 El Yazmaları, sh.183

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz