Geçmişlerindeki takıntılardan kurtulamayanlar, kendilerine bir gelecek inşa edemezler. Ne bilgi ne görgü ne de para, bu işe kafi gelmez. Kendileri düşenler, beni sen düşürdün diye bir de öç almaya kalkarlar. Ama zaman kimin sefil, rezil olduğunu ortaya çıkarmakla kalmaz, kulu kula muhtaç eder.
Allah’ın adaleti şaşmaz, milim sapma yapmaz. Herkes ettiğini bulur. İşin hası, ne o ne bu. İşin hası, Allah’a kul olmaktır. Kulluk, bilene en büyük makam, gönül huzuru, mutluluktur ve kalbin sevincidir.

İnsan Ne Yaşarsa, Özünden Geleni Yaşar

Öz, iyi güzel ise, sağlam dayanıklı ise, merhametli ve vicdanlı ise, sevgi saygı dolu ise, narin ince ve nezaketli zarifise, faydalı yararlı ise, sabır sebat dolu ise, neticede öz ne ise dışarı onu yansıtır.

Eğer bu ve buna benzer şeyler, özde yer etmedi ise dışarıdan içeriye kiralık olarak yer bulanlar yansır. Bu da bazen pozitif olarak insanı etkiler uçuşa geçirir ya da negatif algılar yerin dibine batırır. Her halükârda, insananlık mutluluklar sevinçler veya üzüntü kederler yaşar. Sonunda yine kendi ile başbaşakalır. Bütün kavgası gürültüsü, aslında insanın kendi kendinedir.

Kendi kişisel gelişimini, oluşumunu tamamlamamış, tamamlayamamış bireyde sıkıntılar boy gösterir. Sıkıntıların problemlerin kaynağını, kendisinin kim olduğunu, ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini zamanında, vaktinde öğrenememesinden kaynaklanır. Büyüse de, belli yaşa gelse de ve hatta can gitmeye hazır olsa da, bu tip kişi ve kişiler; hâlâ çocukluğunun evrelerini tamamlamadan, terki diyar eden bireylerdir.

Birey olmak, kişilik karakter sahibi olmak, başlı başına büyük bir iştir.
Alınan diplomaların, kazanılan makam mevkilerin hakkını vermediyseniz ise büyük vebal altına girer, insanlara da haksızlık etmiş olursunuz. Bir görevi tam anlamıyla yerine getirmek için sadece sadakatin yetmediğini bilerek liyakatin de olması gerektiği bilinci ile hareket etmeliyiz. Ahbap çavuş ilişkileri ile bir yere gelenler, geldikleri makam ve mevkilerde, un ufak oluyorlar, kaybolup gidiyorlar. Kaybolup gitmeleri sadece kendilerine zarar vermiyor. Bulundukları makam ve mevkileri de itibarsızlaştırıyor, değerini düşürüyorlar. Bunun topluma yansımasıda negatif oluyor. Eksi eksiyi çekiyor kısacası. Asıl problem, kişilerin sadece belli bir yere gelmek içinbelli yolları öğrenip kendilerini oraya konumlandırmalarından kaynaklanıyor. Asıl gayesini unutan insan, kendi kişisel çıkarı için her şeyi mübah görüyor.

İbn-i Haldun şöyle der: “Beyin değirmen taşına benzer, içine ne atarsan onu öğüttür. İçine birşey atmazsan bir saatten sonra kendi kendini öğüttür.“ Ne de çok kendi kendini öğüten insan ve insanlarla karşı karşıyayız. İşin garibi bunlara güvenip aile kurma, toplum olma, derdindeyiz. Kendi dertlerine çare üretemeyenler, sorunları ile birlikte topluma giriyorlar. Önce farkedilmiyor, kendilerini çare gibi sunuyorlar. Adamın baştan sona, sorun olduğunu anladığında iş işten geçmiş oluyor. Atsan atılmıyor, kessen kesilmiyorlar. Daha da vahimi, hastalıklı ruh hâlleri ile ailey itoplumu zehirlemeye, orada kök salmaya devam ediyorlar.

Ne yapmalı, nasıly apmalıyız? Teşhis koymak kolay, bu işin çözümü çaresi nedir, dediğinizi duyar gibiyim.
Önce kendimizi tanıma ile yola çıkmalıyız. “Kendine yaslanan, dik yürür derler.” Nasıl dik yürüyeceğiz, kimseye dayanmadan, muhtaç olmadan, ihtiyaç duymadan ayakta kalacağız, önce bun uöğrenmeliyiz. Doktora gidip kendimizi, nasıl sağlık taramasından geçiriyorsak aynısını önce evde kendimize uygulamalıyız.
Kendimize samimi sorular sormalı, yalan dolana başvurmadan gerçek hakiki cevaplar vermeliyiz.

Sen kimsin, nesin, nereden gelir nereye gidersin, yaşama amacın nedir, beklentilerin nedir, beklentilerin karşılığı nedir, senin şahsi yetenekletin nedir, ne yapabilirsin, sana zor gelen şeyler nedir, sana sevinç, mutluluk veren şeyler nedir? Listeye ekleme çıkarma yapabiliriz. Ama önce biz kendimiz bu taramadan geçmeliyiz.

Örnek verecek olursak:
Elin gücünün farkında olmayan kişiler, vurma kırma peşinde.
Dilin gücünün farkında olmayan kişiler, çene peşinde, lafkalabalığı yapıyorlar.
Zihnin gücünün farkında olmayan kişiler, kes kopyala yapıştır, peşinde.

Kalbin, gönülün, sevginin ne olduğunu bilmeyen kişiler, dedikodu, laf taşıma, yalan dolan peşinde.

Öz’ünün ruhunun farkında olmayan kişiler, ayrılık nifak peşinde.
Kişisel egomuzun tavan yaptığı, kimsenin kimseyi takmadığı, tanımadığı, bir çağda yaşıyoruz.

Adını doğru dürüst yazmaktan aciz kişilerin kendilerine bedeva açılan facebook, watsap, Instagram, twitter gibi sayfalarda ruhlarının kemirildiği, kendilerinin güdüldüğü ve güdüldüğünden habersiz çağda yaşıyoruz.

Özellikle sosyal medya tarafından etrafımızın çekip çevrelendiğimiz, esarete zorlandığımız, esiredildiğimiz bu zamanda, tekrar kendimizi test etmenin zamanı geldi de geçiyor.

Hastalıkların % 80’i ruhsal % 20’si fiziksel sorunlardan kaynaklanıyor.
Ruhsal gelişimimiz tamamlanmamış; kafamız bozuk, hıncımızı, öfkemizi gücümüz kime yetti ise ondan çıkarıyoruz. Bu bazen eften püften kavga döğüş, bazen trafikte tartışma, bazen zavallı güçsüz gördüğümüz kadınlardan çocuklardan çıkarıyoruz.

Zihinsel gelişimimiz tamamlanmamış; ağzı gözü yerinde, üç kelime konuşamıyoruz. Düşünce yok, fikir yok. Hayat başarımız yok. İlk tanıştığımız kişiye ilk sorumuz memleket nere, ikincisi askerliği nerde yaptın, üçüncüsü hangi takımı tutuyorsun oluyor. Okuduğumuz kitaplar –onu da okursak- rüya tabirlerinden, yemek tariflerinden öte gitmiyor. Dilimiz argo. Ne düzgün bir fıkra ya da hikâye biliyoruz ne çıkıp edebî bir şiir okumaya da birşey anlat mayeteneğimiz var.

Duygusal gelişimimiz tamamlanmamış; kimse kimseyi canı gönülden sevmiyor. Her şey çıkar ilişkileri ile bağlantılı. İşi biten, diğerini anında Pazar tezgâhına koyup satışa çıkarıyor. Çünkü sevginin kaynaklarından haberimiz yok. Emek vermeden, ilgi duymadan, tanımadan, sorumluluk almadan sevdim diyen kişi ve kişiler yalan söylüyor. Sevgiye saygısı olmayan anında da satışa çıkarıyor. İşimiz gücümüz dedikodu, yalan dolandan öteye gitmiyor.

Fiziksel gelişimimiz tamamlanmamış; işimize geç kalıyoruz, okula, derse, toplantıya geç kalıyoruz. Hayat disiplinimiz yok, her şey allak bullak.
Ruhsal olarak esir edildiğimiz bu çağda, önce ruhumuzu tedaviye tabi tutmak zorundayız.

Yoksa yandı gülüm keten helva.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz