İnsanın bireysel hakları, sorumlulukları ve yasaları olduğu gibi toplumsal hakları, sorumlulukları ve yasaları da vardır. Toplumsal olayları kendine özgü bir yöntemle ele alan, inceleyen ve bazı toplumsal yasaları herkesten önce formüle eden ve sosyoloji ilminin doğuşuna vesile olan ilk tarihçi düşünürün İbni Haldun (1332-1406) olduğu bilinir.
İbni Haldun tarih ilminin iki yönünden bahseder ünlü eseri Mukaddime’de. Bunlardan biri insanların ve kavimlerin hâlleri ve durumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş ve kuvvetlerinin nasıl arttığını, ölüm ve yıkılma çağına gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bildiren tarih ki üstad buna “zahiri tarih” adını vermiştir. Tarih ilminin diğer yönünü ise tarihin içinde saklanan manaları incelemek, düşünmek, araştırmak ve varlığın sebep ve illetlerini dikkatle anlamak, hadiselerin vuku ve akışının sebep ve tertibini (sıralamasını) inceleyip bilmektir (İbni Haldun, Mukaddime, Cilt 1, sh. 5, Çeviri, Zakir Kadir Ugan, MEB yayınları, İstanbul 1989). Bu da “tarihin batıni yasaları”dır.
Hz. Ömer döneminde Farisilerin bütün eserlerinin yakıldığını, Keldanilerin, Süfyanilerin ve Babil ahalisinin, Kıptılerin ilim adamlarının eserlerinin nerede olduğunun bilinmediğini, ancak bunların dışındaki eserleri, özellikle Yunan ilimlerini incelediğini ve bunlarda böyle bir ilim bulunmadığını belirten İbni Haldun kendinden önceki tarihçileri yakinen incelemiş biri olarak keşfettiği yöntem ve yasalar için “Bil ki bu birinci kitapta inceleyeceğimiz kaide ve usuller, benim tarafımdan icad edilmiş bir ilim olup faydası çok ve kalpleri şiddetle kendine çeken bir ilimdir. Ben bu araştırma metodunu derin uğraşma ve incelemelerden sonra iktiza ettim…” demektedir (İbni Haldun, age, sh. 91).
Avrupa bu ilmi İbni Haldun’dan yaklaşık 400 yıl sonra öğrenebilmiştir. Avrupa’nın bu ilme merak salması daha çok 1789 Fransız devrimi ve sanayi devriminin oluşturduğu toplumsal sorunlar nedeniyle gerçekleşmiştir. Bu gelişmeler 19. yüzyıl düşünürlerinin toplumsal olaylara daha çok ilgi duymasına sebep oldu ve onları bu konuda araştırmaya yönlendirdi.
Avrupalı sosyologlar toplumsal olayları incelerken pozitif bilimlerle sentez kurma yoluna gitti. Bunlardan en önde geleni Fransız felsefeci ve ekonomist Saint Simon’dur (1760-1825). Simon, doğa bilimlerini sosyal olaylara uyarlayarak adına sosyal fizik dediği yeni bir yöntem ortaya koydu. Simon kendi dönemindeki toplumsal olayların sosyalist bir sistemin oluşmasına kapı araladığını öne sürdü. 1817-1824 yılları arasında Saint Simon’un sekreterliğini yapan Auguste Comte (1789-1857) bir ardım daha ileri giderek bu yeni bilime “sosyoloji” adını koydu ve Simon gibi fiziksel kuralları toplumsal olaylara uyarlayarak üç hâl kanununu geliştirdi. Comte, bu yöntemle toplumların denetim altına alınabileceğini iddia etti ve bu yönüyle kapitalistlere ilham kaynağı oldu.
İngiltere’nin meşhur düşünürlerinden Herbert Spencer da (1820-1903) toplumsal olayları biyolojiyle ilişkilendirerek farklı bir yöntem geliştirdi. Karl Marx (1818-1883) toplumsal olayların itici gücünün ekonomi olduğunu ileri sürdü. Emile Durkheim (1858-1917) ise toplumsal değişimde bir bakıma aidiyet (klan, boy, aşiret) duygusunun etkili olduğunu savundu. Fergusson ve Morgan (1818-1881) toplumsal değişimde mal mülk dağılımının en etkin faktör olduğunu ileri sürdü. Max Weber (1864-1920) ise değişimdeki ana etkenin dinî ve kültürel tutum olduğunu savunuyordu.
İbni Haldun ile 19. yüzyıl sosyologlarının arasındaki en önemli fark şudur: İbni Haldun toplumsal değişim yasalarını tek bir etkene dayandırmadı, doğal olarak değişim, gelişim sebepleri toplumlara göre değişken olduğunu savundu. Ancak Avrupalı sosyologlar Avrupa’daki toplumsal değişimleri esas aldılar. Değişimin itici gücünü de neredeyse tek etkene indirgediler. Asya veya Afrika’daki toplumsal değişimleri dikkate almadılar. Avrupa’nın bir kısmındaki toplumsal değişimi bütün toplumlara uyarladılar. Bununla birlikte toplumsal gelişim sürecini sınıflandırırken her biri farklı bir tasnifte bulundu. Örneğin Saint Simon ve Comte’a göre toplumun tarihsel değişimi “Teolojik, Metafizik ve Pozitif” dönem olarak gelişti.
Hobbes siyasal ölçülerden hareketle toplumsal değişim hareketlerini “Kavimler Çağı, İmparatorluklar Çağı, Demokratik Toplumlar Çağı” olarak sınıflandırdı. Fergusson ve Morgan “Vahşilik Çağı, Barbarlık Çağı, Medeniyet Çağı” olarak, Marx ve Engels “İlkel Komünal, Köleci, Feodal, Kapitalist” dönem olarak, Durkheim “Klan-İmparatorluk arası dönem (Klan, boy, aşiret ve site-kent) ve İmparatorluk-Ulus arası (İmparatorluk Çağı yani Derebeylik, Monarşi ve Ulus Çağı)” dönem olarak toplumsal değişimi sınıflandırdı. Batılı sosyologlar bununla da yetinmediler, tarihin sonunun hangi sistemle sonuçlanacağını da açıkladılar. Örneğin Simon’a göre sosyalizm, Durkheim’a göre ulus devlet, Hobbes’a göre demokratik devletler, Marx’a göre modern komünal toplum.
Marx’ın tarihsel materyalizm, diğer sosyologların determinizm diye adlandırdıkları bu kronolojik akış önünde kimse duramazdı. Su akıp yatağını bulacaktı. Bazı müdahaleler toplumsal değişimi en fazla yavaşlatabilir ama gideceği yerden alıkoyamazdı. 1.yüzyılın sonunda da buna benzer tezler ileri sürüldü. Bunlardan en meşhuru Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, bir diğeri de Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezidir.
Huntington medeniyetin kültürel bir varlık oluşundan yola çıkıyor. Köyler, şehirler, bölgeler, etnik ve dinî gruplar hepsi farklı kültürler ve bunlar farklı medeniyeti oluştururlar. Bu farklılıklar siyasi, ideolojik ve rejimler arasındaki farklılıklardan çok daha etkindir. Sınıf ve ideoloji mücadelelerindeki anahtar soru, “Sen hangi taraftasın?” idi, medeniyetler arasındaki çatışmalarda ise bu soru “Sen nesin?” şeklindedir.
Huntington bunun değiştirilemez bir veri olduğunu belirtir. Ona göre insan yarı Arap, yarı Fransız melez olabilir ama yarı Katolik yarı Müslüman olamaz. Bu nedenle insanlar arasında din etnisiteden daha keskin, daha dışlayıcı ve ayrımcıdır. Bu nedenle medeniyetler arasındaki çatışma kaçınılmazdır.
Francis Fukuyama ise liberalizmin tarihin sonu olduğunu, dünyadaki bütün sistemlerin Amerikanvari liberal sisteme dönüşeceğini ileri sürdü. Sosyal bilimci yazarın 1989 yılında büyük ilgi toplayan makalesinde ve 1992 yılında yayımlanan “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı kitabında reel sosyalizme atıfta bulunarak Marxizmin bittiğini, insanlığın ideolojik evriminin Batı liberalizmiyle mükemmele ulaştığını, Hegelci manada, Batı liberalizminin dünyayı yönetecek bir şekilde tarihin sona erdiğini iddia ediyordu. Ancak bu teze tepkiler sadece anti kapitalistlerden değil, Amerikan liberalizmini tasvip etmeyen sağ kesimden de ciddi eleştiriler geldi.
Şurası bir gerçek ki gerek bireysel ve gerekse toplumsal yasalar mevcut ve inkâr edilemez. Ancak bu yasalar bireyden bireye, toplumdan topluma değişkenlik arz eder.