Eğitim konusuna doğrudan girmeden eğitimle ilgili en önemli konu veya eğitimin özü üzerinde durmalıyız. Nedir o? İrade eğitimi.

Şimdi bakın bu toplumda, tıpkı bizim yaptığımız gibi sayısız toplantı yapılıyor. Konferans, sempozyum, panel, sayısız kitap dergi, makale çıkıyor ama bu kadar söze rağmen bir şey değişmiyor. Acaba neden, bunu bir düşünmemiz lazım.

Toplumumuzun ve ümmetin sorunu bilgi ve düşünce üretme problemi ya da üretilen bilgi ve düşünceyi hayatına geçirme problemi değildir. Eğitimin en önemli problemi eğitimin özü olan “irade eğitimi” dediğimiz şeydir. Peki bu irade eğitiminde kusurumuz nedir? Bugün bizim bütün sorunlarımızın anası sekülereşmedir. Eskiden ekonomi, ahlak, eğitim… her şey dinin içindeydi; dinin dışında bir şey yoktu. Din ve din dışı kavramının ortaya çıktı şimdi. Ne olduysa bundan sonra oldu.

Eğitim kavramının Osmanlıca karşılığı terbiyedir. Terbiye rububiyetten geliyor. Demek ki eğitimi anlamak için İslam dininin temel mantığını anlamak gerekiyor. Biz “Din nedir, rububiyet nedir, uluhiyet nedir, rubibiyet nasıl tecelli edebilir, hangi kurumlarla tecelli eder?” bilmediğimiz için çözüm de ortaya koyamıyoruz.

Allah insana ilim ve amel olarak iki boyut vermiştir: Dinin ilim boyutuna hadis , amel boyutuna sünnet diyoruz. Bu da dinin iki temel boyutunu oluşturur. Bu ayrımı yaptıktan sonra ilim amel, eğitim öğretim, ilmin eğitimini yapan kurum medrese, amelin eğitimini yapan kurum tekke, ilmin dili yani öğretimin lisanı kâl, amelin dili yani eğitimin lisanı hâl’dir.

Terbiye aslında evde başlıyor. Peki evde başlayan eğitim nasıl başlıyor? Aslında doktorların dediğine göre eğitim anne karnında, hamileliğin ilk haftası veya ikinci haftası başlıyor. Salih insanların menkıbeleri anlatılırken annelerinin de ne kadar mümtaz vasıflarla donatılmış saliha kadınlar olduğu da anlatılır. Hakikaten doğru, ümmi kelimesi anne anlamına geliyor. Bu açıdan eğitim ana karnında başlıyor ve evde inkişaf ediyor.
Bu noktada önce söylediğimiz gibi öğretimin dili kâl, eğitimin dili ise hâl. Bizdeki talim’ül müteallim gibi. İslam’da ilmin usulünü veren kitaplarda da yapılan ilmü’l kâl ve ilmü’l hâl ayrımı, lisanı hâl lisanı kâl. Ne demektir bu kavramlar. Eğitim çocuğa bir şey anlatmakla yapılmaz. “Oğlum, kalk her sabah dişini fırçala.” demekle olmaz. Eğitim lisanı hâldir, sen ne yaparsan çocuk onu yapar. Üsve-i hasene (güzel örnek) olabilmektir eğitim.

İlk eğitimci anne babadır veya baba diyelim hatta. Peki baba çocuğu eğitiyor, babayı kim eğitiyor? Babayı eğiten kurum tekkedir. Çünkü dedik ki İslam’da ilim eğitimi medresede, amel yani sünnet eğitimi tekkede yapılır. Kurum olarak medrese ve tekke camiden çıkmıştır. Çünkü Mescid-i Nebevi örneğini iyi incelediğimizde camide üç tane halka vardır: Zikir halkası, ders halkası, sohbet halkası. Sonraları zikir halkası camide devam ederken ders halkası medreseye dönüştü, sohbet halkası da tekkeye dönüştü. Medrese ve tekkenin ilk adları, darülhadid ve darülsünne’dir. İlk eğitim evde yani kulun evinde verilir; ikinci eğitim Allah’ın evinde, camide verilir.

Tekke deyince aklımıza ne geliyor: Zikir ve sohbet yapılan yer. Acaba hangisi önceliklidir, zikir mi sohbet mi? Sohbet önceliklidir. Çünkü sohbet edep demektir. Zikrin de bir edebi vardır. Zikrin adabını öğretecek olan sohbet olduğuna göre sohbet önceliklidir.

İşte bu yüzden, tekkelerin kapatıldığı gün bu toplum çöktü. Tabii o zamanki Cumhuriyet ricali buna palyatif bir pansuman tedbir olarak seküler tekkeler olan halkevlerini açtı. Halkevleri tuttu mu, tutmadı. Halkevlerindeki sohbet, bildiğimiz malayani anlamındaki sohbetti. Halbuki Tekkelerdeki sohbet bir mürşid-i kamilin yanında bulunmak demekti. Şöyle ifade edebiliriz: Mürşid-i kamilin verdiği sohbet lisan-ı hâl iledir. Halkevlerindeki eğitim sözde eğitim, lisanı kâl iledir.

Köy enstitüleri Cumhuriyetin medreseleri, halkevleri tekkeleri olarak kurulmuştur ve ikisi de çökmüştür. Çünkü bunlar aslı olmayan kurumlardı ve neseb-i gayrı sahihti.

Acaba medrese ve tekkeleri tekrar ihya etmek bir fantezi mi bugün? Hayır fantezi değil. Bugün İstanbul’da bile aynı geleneksel ve otantik bir şekilde işleyen sayıları çok az da olsa yaşayan tekke ve Medreseler var. Pilot bir uygulamayla medrese ve tekkeleri ihya ederek camileri işlevlerini barındıran mekânlara -Mescid-i Nebevi örneğinde olduğu gibi ders, zikir, ve sohbet halkalarına- çevirmeliyiz.

Camilerimiz, bugünkü İslamcılığın sayesinde; bırakın zikir , ders ve sohbet halkalarını; namaz kılmak için bile uğranmayan yerler hâline geldi maalesef. Eğitimin felsefesine ait olarak Müslümanların eğitimle ilgili ana problemi tikelcilik ve tümelcilik uçları arasına savrulmaktır. İslam vasat dinidir. Tikelcilik dediğimiz şey İslam ahlakı tabirinde gizlidir.

Hepimizin İslam ahlakı diye tabir ediyoruz. Halbuki ahlak evrenseldir. İslam ahlakı, Yahudi ahlakı, Hıristiyan ahlakı, Kemalist ahlak olmaz. Ahlak dinlere göre değişmez. Hiçbir din dünyada yalancılığa, hırsızlığa , cimriliğe cevaz vermez. Dinlere göre değişen ahlak değil, dini gerçekleştirebilmek için dinin varlık sebebini oluşturan ahlak değil, onu gerçekleştirmenin aracı olan şeriattır.

Kısaca İslam ahlakının peşinde koşarken ahlakı kaybettik, bu bir uç noktaydı fakat ilerleyen sekülerleşme bu sefer bizi başka bir uç noktaya sevk etti. Tikelcilikten tümelciliğe, o da “değerler eğitimi”. Müslümanlar olarak ahlakın evrenselliğini, dinlere göre değişmediğini keşfettik.

Değerler eğitimi (Values Education), Amerika’dan tercüme, Yahudi ve Hıristiyanların geliştirdiği bir kavram. Bu bizim için bir çıkmazdan başka bir çıkmaza sürüklenmektir çünkü değer yani “Value” dediğimiz kavram da tamamen seküler yani kapitalizmle ortaya çıkmış bir kavramdır ve içi boş bir kavramdır. Mesela modern insan için adalet değeri ne demek: Ağacı sev, yeşili koru, büyüğünü say, küçüğünü say gibi içi boş bir takım tavsiyelerden ibaret. Halbuki kadim dünya görüşüne göre bizim ontoloji dediğimiz, metafizik dediğimiz şeye göre tek bir değer vardır. O da tek bir değere bağlı olan edeptir.
Adalet bir edeptir, şecaat bir edeptir. O edebin ölçüsünü de sünnet verir. Efendimiz’in (sav) sünnetindeki adalet nedir: Akan bir dereden ihtiyaçtan fazla su kullanmamaktır yani adalet gibi hiçbir ahlaki kavram spekülatif değil, bir davranış koduyla tecessüm etmiştir. Zaten sünnetin kelime anlamı ayak, yani adımın kalıbı demektir. Bizim sünnet dediğimiz, edep dediğimiz efendimizin ahirete giden yolculuğu sürecinde attığı adımların kalıbı demektir.

Şunu belirtelim: Bizim dinimizin tüm temel kavramları, Rububiyet, uluhuyet, hadis, şeriat, tarikattır ve bu kavramlar sadece İslam’a özgü değildir. Hepsinin Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta birebir karşılığı vardır. Ne var ki biz kaybettiğimiz hikmeti yine Batı’dan almayı düşünmüşüz ama Batı’da da bunun içinin boş olduğunu görüyor.

Bize düşen, özümüze dönmek, hikmeti yeniden keşfetmektir. Benim üzerinde en çok çalıştığım konu “medeniyet”e karşı hikmeti yeniden keşfetmek. Medeniyet kavramı Medine’den geliyor. Medine’nin lakabı “darüsünne”dir (sünnet yurdu). Sünnet demek edep demek. Edep, eğitim, sünnet hepsi aynı kavram. Medeniyeti bizler bugün darülsüneye aidiyet anlamında mı kullanıyoruz, hayır.! Sivilizasyon anlamında kullanıyoruz. Dolayısıyla sünnet hikmetin tikel adı, hikmet tümel adıdır.

Bizlerin bugün eğitimle ilgili ana paradigmatik çıkışı hikmetin yeniden keşfinden geçiyor. Bu da öncelikle birincil eğitim olan evi, yani Allah’ın kulunun evi ile Allah’ın evi olan camiyi yeniden işlevsel hâle getirmemizden geçiyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz