Ana Sayfa Milli Şuur 44. Sayı İSLAM EĞİTİM VE TERBİYEDİR *Rabia Chiristin BRODBECK

İSLAM EĞİTİM VE TERBİYEDİR *Rabia Chiristin BRODBECK

İş kendimizde başlıyor ve bitiyor. Çocukları eğitmek için önce kendimizi eğitmeliyiz. Kendimizi eğitmek ilk olarak İslam terbiyesinin altına girmekle başlar. İslam terbiyesini anlamak için Ümmet- Muhammed, İslam beldeleri ve insanoğlu üzerine yoğunlaşmamız gerekiyor.

89
0

İslam’a girdikten sonra en çok kıymet verdiğim şey eğitim olmuştur. Çünkü İslam başlı başına bir eğitim, bir terbiyedir. İslam’la birlikte hidayet nuru benim varlığımın her hücresine tesir etmeye başladı ve benim hayatım değişti. Dine girmeden evvel en çok ihtiyaç duyduğum şey terbiye ve şifaydı.

Türkiye’ye hicret ettim, çünkü din öğrenilerek yaşanır ve yaşayarak öğrenilir. Yurdum olan İsviçre’den buraya göçtüm. Ailemi, arkadaşlarımı ve işimi bırakıp, kendimi yaşamak ve öğrenmek için varlığın çöllerine attım. Yaşamak ve öğrenmek birbirinin içinde eriyor. Bu, hayatımın bana verdiği dersti. Hayatım da ki ders ben oldum. Hep şöyle yaşamaya çalışıyorum: Bütün amellerimde hem yukarı, hem de aşağı bakıyorum. Allah dostları, evliyaları ve kullarından öğrenmek için yukarı bakarak bana örnek olabilecek olan insanlarla bağlantı kuruyorum. Aşağı bakarak, ihtiyaç sahiplerine, yoksullara, ihmal edilmiş insanlara kendimi vermeye çalışıyor ve onlara yardım etmeye çalışıyorum.

İhlasdan iflasa geri dönmekteyiz. İç hazîne olan tevazu, “İslami moda”ya dönüşmekte. Kibir sahibi kadınlar, Ehl-i Beyt-i Mustafa’dan feminizme dönmekte. Benim servet olarak kabul ettiğim “Fakr’ım övünç kaynağımdır” hadisini duyup da maddi doyumsuzluklar içinde kalan insanlarla karşılaşıyorum.

Ben varlık çölünden sabahlara kadar ağlayan ve yatağı gözyaşı seline dönen Peygamber Efendinizin dinine geldim. Ve maalesef ağlamaktan gözleri şişen Peygamberin geceleri televizyon izlemekten gözleri şişen ümmetiyiz.

Günümüzde ciddi bir paradoks yaşamaktayım. Ben dar, hedefsiz, boş bir yaşamdan gaflet uykusuna uyandım. İflastan ihlasa geldim. Ben duyarsızlıktan en büyük alışverişe kalpten kalbe muhabbete geldim. Secdesizlikten, teslimiyetsizlikten en büyük iç hazine olan “tevazu”ya geldim. Ben “feminizmden” Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya geldim. Lüks, makam ve şöhretten, gerçek servetim olan “Fakr’ım benim övünç kaynağımdır”a geldim.

Bugün ise sanki tam ters yönde ilerliyormuşuz gibi hissediyorum; ihlasdan iflasa geri dönmekteyiz. İç hazîne olan tevazu, “İslami moda”ya dönüşmekte. Kibir sahibi kadınlar, Ehl-i Beyt-i Mustafa’dan feminizme dönmekte. Benim servet olarak kabul ettiğim “Fakr’ım övünç kaynağımdır” hadisini duyup da maddi doyumsuzluklar içinde kalan insanlarla karşılaşıyorum. En büyük alışveriş olan kalpten kalbe muhabbetin azalmasıyla, duyarsızlık, şuursuzlukla karşılaşıyorum. Ebedî zenginlikten uzak cehalet ve gaflet ile saptırılmış bir yaşam biçimiyle karşılaşıyorum. Sabahlara kadar ağlayan ve yatağı gözyaşı seline dönen Peygamber Efendimizin ümmeti olmaktan, anlamsız, mekanik ve narkotize olmuş bir topluma geldim.

Hakîkî dostluğu yaşamanın hemen hemen imkansız hale geldiği dünyada…

İnsan varlığının derûnî bir hakîkati olmasına rağmen, insanların büyük çoğunluğunun zahîre dönük hayat yaşadığı bir dünyada…

İnsanların manâdan kopuk, menfaat budalası bir hayat sürdüğü dünyada, İslam beldeleri ve insanoğlu üzerine yoğunlaşmamız gerektiğini kanaatindeyim. Yani, sorunlarımızı üzerine tefekkür etmeliyiz.

Tevhidin Nurundan Uzaklaştık

İslam aleminde, Peygamber Efendimiz’den gelen feyz kaynağında bir kesinti olduğuna şahit olmaktayız. Çünkü yaşamımızı Peygamber Efendimizin hayatıyla bağdaştırmıyoruz. İslam’ın özünden, tevhîdin nurundan uzaklaştık ve hayatımızda kutsalı yitirdik. İlâhî huzurdan çıktık. Ümmet-i Muhammed’in birliğini bozduk. Yani, güzellikten, aşktan, manadan, bereketten mahrum kaldık. Bunun bir sebebini Efendimizin bir hadisi-i şerifiyle bağlamak istiyorum. Efendimize (SAV) sordular, “Kıyamet ne zaman kopacak?” “İşinin ehli olmayan (liyakatsiz) insanlara görev verildiği zaman” buyurdu. Oldukça ağır bir ifade, üzerine tefekkür etmek lazım. Görevlerimizi yerine getirmediğimiz zaman veya ehli olmayan kişiye iş verilirse bir şeyler çok ters gidiyor demektir ve bunun önü alınamaz. Yani; insan eğitim almazsa ihlastan iflas derecesine düşer. Ahseni takvim esfele safiline düşüyor. Yani en önemli vazifemiz anne baba ve öğretmen kimliğimizi göz önünden geçirmek zorundayız. İşte ÖĞ-DER’in verdiği seminerin amacı zaten budur.

Kabe-i muazzamada tavaf ederken elimizdeki telefonla tavaf ediyoruz. Günün her saatinde karşılaştığımız tonlarca bilgi bizi, hakiki bilgiye duyarsızlaştırıyor tembelleştiriyor.

Hiç bir zaman Müslümanların kendilerine o kadar zarar verdiğine şahit olmadık. Günümüz dünyası yeni bir tehditle karşı karşıya, geçmişte hava kirliliği ve ses kirliliği gibi sorunlara ek olarak sosyal medyanın yaygınlaşması üzerine “Bilgi Kirliliği” baş göstermiştir. Sosyal medya; mesela (Facebook, twitter, instagram, google) her alanda insanlara büyük imkanlar ve kolaylıklar sağlamış olsa da, bilginin kıymetini ve hakiki bilginin bulunmasını zorlaştırdığı kanaatindeyim. Sosyal medyanın o kadar esiri olmuşuz ki, kıldığımız namazın sünneti ile farzı arasında cep telefonumuzla mesaj çekiyoruz. Hatta Kabe-i muazzamada tavaf ederken elimizdeki telefonla tavaf ediyoruz. Günün her saatinde karşılaştığımız tonlarca bilgi bizi, hakiki bilgiye duyarsızlaştırıyor tembelleştiriyor. Tabii ki bu bilgilerin birçoğunun fuzuli hatta yanlış bilgiler olması durumu daha da kötü hale geliyor.

İş kendimizde başlıyor ve bitiyor. Çocukları eğitmek için önce kendimizi eğitmeliyiz. Kendimizi eğitmek ilk olarak İslam terbiyesinin altına girmekle başlar. İslam terbiyesini anlamak için Ümmet- Muhammed, İslam beldeleri ve insanoğlu üzerine yoğunlaşmamız gerekiyor. Kuran-ı Kerîm’e, Hadis-i Şerife ve sünnete yeni bir yaklaşım getirmeliyiz. Kuran-ı Kerîm’i bizlerle buluşturan o kutlu Elçi’ye bağlılığımızı gözden geçirmeliyiz çünkü o âlemlerin yaratılış sebebi ve Allah’ın Habîbi’dir. Bilincimizden ve kalbimizden kaybolan şeyler için kendimizi uyandırmalıyız. Kısacası, Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm olan Rabbimiz’le ilişkimizi düzeltme, takviye etme ve güzelleştirme imkânı bulmalıyız.

*Rabia Christine Brodbeck, İsviçre’nin Basel şehrinde doğdu. 12 yaşında bale eğitimine başladı. Londra’da bale ve modern eğitimi gördü. Tek başına gerçekleştiği performanslarla dünyaca ünlü modern bir dansçı haline geldi. Ödüllere layık görüldü. 1986 da New York’ta İslam ve tasavvufla tanıştı. New York’ta arkadaşıyla dolaşırken girdiği Türk mescidinden çok etkilenen Rabia Christine Brodbeck, orada 1987 yılında Müslüman olmaya karar verdi. Kendi ifadesiyle 20 yıl önce ‘hicret’ ederek ABD’den Türkiye’ye geldi. Halen İstanbul’da yaşamaktadır.

Brodbeck birçok televizyon kanalında farklı programlara ve konferanslara davet edildi. Çeşitli dergilerde ve gazetede makale ve röportajları yayımlandı. Ayrıca hayatı, “Avrupa’da İslam” projesi dâhilinde, TRT’nin Avrupa Birliği için hazırladığı belgesel programına konu oldu. Fakra Övgü ve Hazreti İnsan adlarıyla yayınlanan iki kitabın birleştirilmiş versiyonu (Sahneden Seccadeye) 2009’da New York Kitap Festivalinde “Maneviyat Ödülüne” layık görüldü.

Rabia Christine Brodbeck, Öğ-Der Şuurlu Öğretmenler Derneğinin düzenlemiş olduğu 7. Uluslararası Eğitim Konferanslarında, Muallimden Öğretmene Öğretmen Eğitimi, Okul Öncesi Terbiye ve Sosyal Medyanın Eğitime Etkisi konularında Sivas, Elazığ, Konya, Ankara, Kocaeli ve İstanbul’da konuştu. Rabia Hanım’ın konuşmalarında kısaca yukarıdaki konulara değinmiştir:

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz