© Milli Şuur

İslam alimleri deneyciliğe büyük önem vermekle birlikte bilim kapsamını sadece deneycilikle de sınırlandırmaz. Nitekim Müslümanlar deneyciliği Endülüs döneminden beri kullanagelmişler ve hatta Briffault’un “İnsanlığın Kuruluşu” adlı eserinde belirttiği gibi Avrupa’ya da tebliğ etmişlerdir.

Yunanistan veya Helenistik kültürle hiçbir ilgisi olmayan ve Avrupa’ya müslümanlar aracılığıyla ulaşan katkılar hakkında Josep Fontana şunları diyor: “Yeni tarım ürünleri, daha iyi sulama yöntemleri, papinis ve parşömene göre daha ucuz olan ve metinlerin yayılmasını hızlandıran kağıt, geniş bir alanı kapsayan teknik ve bilimsel bilgilerdir. Bu bilgiler arasında hala kullandığımız ve çağımızdaki bir bilim adamının gezegenimizde şimdiye değin yapılmış en başarılı düşünsel yenilik olarak nitelendirdiği Hint sayı sistemini özellikle vurgulamak gerekir. Bu sistem ve hala Arap rakamları olarak adlandırdığımız rakamlar bize Batı dünyasındaki müslümanlar yoluyla ve katalonya manastırları sayesinde ulaşmıştır. Gerbert d’Aurillac bunları söz konusu manastırlardan birinde öğrenmişti. Eğer Hint sayı sistemi ve Arap rakamları benimsenmiş olmasaydı, modern bilimin gelişmesi çok daha zor olacaktı.” (İslam’da bilim kaynağına göre sınıflandırılır. Buna göre İslam alimleri bilimi başlıca akli bilimler ve nakli bilimler diye iki katagori altında tasnif etmişlerdir. Akli bilimler de kendi içinde nazari ve ameli olarak iki kısma ayrılır. Hesap, hendese, fizik, kimya, hayvanat, nebatat vb. gibi bilimler teorik bilimlerdendir. Ahlak, ev idaresi, iller idaresi vb. bilimler de uygulamalı bilimlerden olup, hepsi akli bilim sınıfına girer. Nakli bilimler ise Yüksek bilimler ile Alet ve Vasıta bilimleri olarak ikiye ayrılır. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam, akaid gibi bilimler Yüksek bilimlerden; lugat, gramer, meani, bedi, beyan, şiir ve inşa, aruz, tarih vb. bilimler de Alet ve Vasıta bilimleri altında mütaala edilir.

İslam alimlerinin eşyaya bakışı, pozitivistlerinkinden çok farklıdır. Pozitivistlerin eşyanın zahiri yönüne baktıklarını, onun zahiri yönünü incelemenin bilim kapsamı içinde olduğunu, eşyada batıni bir yön bulunmadığını, dolayısıyla eşyanın batıni yönünü incelemeye çalışanların bilim dışı bir çalışma olduğunu savunduklarını biliyoruz. Oysa İslam, bu görüşün tam tersi istikametinde bir düşünceye sahiptir. İslam’a göre eşyanın görünen kısmı dışında bir de batıni bir yönü vardır. Bu batıni yön eşyanın hakikatidir. Hz. Muhammed Aleyhisselam, Rabb’ine bir yakarışında “Ya Rabbi, bana eşyanın hakikatini göster.” diye niyazda bulunmuştu. Malezyalı ünlü bilim adamı Prof. S. Nakib Attas’ın dediği gibi: “Bilim, bilinenden bilinmeyene doğru hareket ederse bilimdir.” (S.Nakib Attas, Modern Çağ ve İslami Düşünüşün Problemleri. Shf.20)

İslam eşyaya sembolik levhalar olarak bakar. Bu levhalarla hakikata ulaşılır. Bu konuda Prof. Attas, Kur’an-ı Kerim’in tabiat aleminden onun sembolik gerçekliğinin terimleriyle bahsettiğini, Kur’an’ın açık ve muhkem ayetleri içermesinin yanında kapalı veya çift anlamlı (müteşabih) ayetleri de içermesi gibi tabiatta anlamları açık ve muhkem şeylerin yanında anlamları kapalı ve belirsiz olanları da bünyesinde taşıdığını, o halde aynen kapalı ve belirsizin yorumlanması nasıl belirli ve sabit olanlar üzerine dayandırılırsa, batında olanın yorumlanması da zahir üzerine dayandırılabiliceğini, yani tecrübi alemin nesnelerinin müphem, kapalı ve belirsiz olanlarının inceleme ve yorumlanmasının, bilinen ve muhkem olan üzerine bina edildiğini belirtir.

İslam, eşyanın hakikatini anlamanın yolunun sezgisel olduğunu ve mükaşefeye dayandığını belirtir. Prof. Attas; sezginin, insan ona hazır olduğunda, ve aklı ve deneyimi onu idrak ve izah için eğitilip disipline edildiği zaman gelebileceğini açıklamaktadır. Fakat Peygamberlere ve velilere hakikatin doğasına doğrudan nüfuz edebilme imkanı verildiğini belirtmektedir.
İranlı İslam düşünürü Prof. S.Hüseyin Nasr da eşyanın sembolik levhalar oluşunu ileri süren kesim hakkında bir genelleme yaparak “Geleneksel bilimler” tabirini kullanmakta ve şöyle demektedir: “Geleneksel bilimler kesinlikle niteliksel olup, doğada var olan sembolleri anlamakla doğayı aşan gerçekliği öğrenmeyi hedeflerken, modern bilimlerin nicelikseldir ve doğanın olgularıyla onları bir başka gerçeklik düzenine bağlamak gibi bir arzu taşımadan salt olaylar olarak ilgilenir.” (S.Hüseyin Nasr, İslam’da Düşünce ve Hayat Shf. 118)Gerçekten de İslami kesim dışında eşyanın görünmeyen ve fakat özünde mevcut olan yönünden bahseden filozoflar var. Örneğin Eflatun, herkese görünen şeyin gerçekte de tıpkı göründüğü gibi olduğunun sanılmaması gerektiğini; tam tersine, hiçbir şeyin, göründüğü gibi olmadığını ileri sürmüştü.

  1. yüzyıldan sonra büyük oranda pozitivistlere alternatif olarak geliştirilen fenomenist (görüngücü) felsefe, saf deneyciliğe dayanan bilimin yetersizliğine karşı algıcılık düşüncesini geliştirdi. Bunların öncülerinden Husserl, problemin kaynağının nesnelcilik ya da psiko fiziksel dünya kavrayışının görünüşteki doğallığına karşın anlaşılmaz olarak kalmış safdil bir tek yanlılık olduğunu ileri sürer ve şunları der: “Doğabilimi okuyana göre salt öznel olan her şeyin devre dışı bırakılması gerekir ve doğabilimsel yöntem öznel tasarım çeşitleri içinde biçimlenerek nesnel olarak belirlenir (…) Doğabilimsel yöntem tinsel (varlığın cisimsel olmayan, görülmeyen bölümü) sırları da açığa çıkarmalıdır. Tin gerçektir, Dünyada nesnellik kazanır, ve bu haliyle kuruluşunda vücutluluk vardır.” (Edmund Husserl, Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe, Sh.82-84, Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu ve Önay Sözer)
    İslam alimleri Hz. Muhammed Aleyhisselamın işaret ettiği gibi eşyanın hakikatini öğrenmek için bilimi önemli bir araç olarak görmektedirler. Çünkü eşyanın görünmeyen yönünü bulmak için görünen yönünden istifade edilmelidir. Bu açıdan bilim kadın erkek her müslümana farzdır.
    ( Josep Fontana, Avrupa’nın Yeniden Yorumlanması, Sh. 57, Çeviren: Nurettin Elhüseyni)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz