Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç dinler arasında Yahudiliğin dünyevi sol temayülü teşkil ettiğini belirterek “Yahudilik tarihi, dünyanın iktisadi (ticari) gelişme tarihidir.” der. Hıristiyanlığın ise insan ruhunu kendi kendine yönettiğini iddia eder. Bu sonuca göre Yahudi materyalizminin insanın şuurunu dünyaya yönlendirdiğini, Hıristiyan ruhçuluğunun aşırı idealizme kaydığını belirtir ve “Bu iki şeyin birleştirilmesini İslam Hz. Muhammed (s.a.v) ile gerçekleştirmiştir.” der (A. İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, sh. 215-218).
Kur’an ve hadislerle sabittir ki Allah, ahiretin dünya hayatından daha hayırlı ve üstün olduğunu bildirir (Duha, 4) ama dünyadaki payını da unutma der (Kasas, 77).

İslam insanın hem ruhi yönüne hitap eder, onu ruhen hazırlar hem maddi hayatını tanzim eder, bireysel ve toplumsal görevlerini ona bildirir. İslam’da dünya hayatı ahiret hayatı ayrımı yoktur, bunlar birbirlerinin devamı ve tamamlayıcısıdır. İnsan ruhlar âleminden gelmiş, ana rahminde şekillenmiş, ona et ve kemik giydirilmiş, dünyada imtihana çekilerek sınav sonuçlarına göre ahirette cezalandırılacak veya ödüllendirilecektir.

İmtihanda başarılı olması için insanın Kur’an’da verilen emirleri yerine getirmesi gerekiyor. Kur’an’daki namaz, dua, tesbih, zikir gibi emirler daha çok insanın ruhi yönüne hitap eder. Bununla birlikte ilim, siyaset, ekonomi, savaş, evlilik, cinsel hayat vb. emirler de daha çok dünya hayatıyla ilgilidir ancak bunların da ahiret hayatına dönük bir yönü vardır. Bütün bunlar Allah’ın emirleri doğrultusunda O’nun rızası için yapılırsa ölümsüz bir değer kazanır ve ahirette karşılığı olur.

“Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etme. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O’nun zatından (veçhinden) başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur. Siz de ancak O’na döndürüleceksiniz (Kasas, 88).” ayeti ameller Allah için yapılırsa bir bakıma yok olmayacağına işaret etmektedir.

Bilindiği gibi veçhe; yüz, çehre, yön manalarına gelir. Durum böyle olunca yukarıdaki ayetin hükmü gereği yaptığımız ameller bile ancak amellerimizi Allah’a yani O’nun rızasına yöneltirsek yok olmaz. Yani alış veriş yaparken O’nun dediği gibi ölçüyü doğru tartıp hile yapmazsak, yalan söylemezsek; evlenirken, çocuk sahibi olurken Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket edersek, savaşırken i’lay-ı kelimetullah için bunu yaparsak vb. bu amellerimiz yok olmaz, O’na döndürülür.

Şüphesiz İslam’ın kendine özgü ekonomi anlayışı ve kuralları vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Medine’ye yerleştikten sonra devletleşmenin ilk adımları atıldı. Medine sözleşmesi ile hukuki yapının şekillenmesinin yanında askerî teşkilatlanma, yardımlaşma derken ekonomiyi şekillendirme gereksinimi de hâliyle ortaya çıktı. Başlangıçta zekât ve bağışlar şahıslar tarafından ihtiyaç sahiplerine verilirken oluşturulan beytülmal müessesesiyle bu gelirler Peygamberimizin (s.a.v) kontrolünde Bilal-i Habeş tarafından muhafaza edildi. Elde edilen gelirler zorunlu olarak muhafaza ediliyordu. Bu uygulama gereği İslam ekonomisi bir bakıma devletleşmenin bir sonucu olarak gelişti denebilir.

İslam hukukunda olduğu gibi İslam ekonomi anlayışında da bunun esasları belirtilmiştir. Teferruatı ise yaşanılan çağın şartlarına göre yorumlanmıştır. Örnek kural olarak zekât verilebilir. Zekât müessesesi son derece muhkemdir, açık ve kesindir. Ancak buna rağmen âlimler arasında zekâtla ilgili ayrıntılar konusunda ihtilafa düşülmüş, farklı yorumlar getirilmiştir.

Kur’an’da zekâtın nelerin üzerinden alınacağı, oran ve miktarı belirtilmemiştir. Bunlar toplumun ihtiyacı, ödeme gücü coğrafi, ekonomik, toplumsal şartlara göre değişebilir. Örneğin ağaçların meyvelerinin zekâtı konusunda İmam Şafi yalnız üzüm ve hurma ağaçlarından zekât alınacağına dair fetva verirken Ebu Hanife sadece Peygamberimizin (s.a.v) yaşadığı bölgedeki meyve çeşidine göre değil, genel olarak durumu değerlendirmiş ve tüm ağaçların meyvelerinden zekât alınacağını belirtmiştir. Hububat konusunda da durum aynıdır. Ayrıca kırkta birin (yüzde iki buçuğun) en az nispet olduğunu söyleyen âlimler vardır. Toplumun ihtiyaç, ödeme gücü, coğrafi, ekonomik vb. duruma göre bu miktar arttırılabilir.

Bunlar sabit konular ancak Resulü Ekrem (s.a.v) zamanında ortaya çıkmamış ticaret, ziraat vb. gelir kaynaklarıyla ilgili konular çağın idrakine göre ve yine İslami çerçevede yorumlanabilir.

Kur’an ve sünnetten yola çıkarak mülkiyet, üretim, tüketim, dağıtım sistemi, para, emisyon, tedavül, ticaret, ziraat, mübadele, karaborsa, kabzımallık, narhiyat, tarhiyat, tahsilat, borçlar hukuku, vade, tasarruf, israf, yatırım, bankacılık, emek, sermaye, servet, ortaklık, hisbe (kontrol müessesesi), pazar, arz, talep, enflasyon, faiz, sosyal adalet, fayda, miktar, ihtiyaç, miras, tabiat, arazi, yer altı kaynakları, tâbii sular, zekât, cizye, feyy, ganimet, menkul, gayrimenkul, vergi, öşür, sigortacılık, sosyal garanti, kira, ücret ve birçok konu İslam âlimleri tarafından ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Modern manada olmasa bile Kur’an’da gelir-gider bütçesi şekillenmiştir. Kur’an-ı Kerim’de başlıca gelir kaynağı olarak zekât, sadaka, öşür, ganimet, cizye, fey belirtilmiş; gider bütçesi olarak özellikle Tevbe suresi, 60. ayetteki zorunlu giderler zikredilmiştir.

Başlangıçta İslam gelir bütçesini sabit gelirler ve değişken gelirler diye ikiye ayırabiliriz. Sabit gelirler zekâttan sağlanan deve, inek, koyun gibi hayvanlar; ziraattan kaynaklanan hurma, üzüm, bal, hububat, dokunmuş kumaşlar ve biriktirilmiş altın ve gümüş ile cizye olarak sayabiliriz. Değişken gelirler ise daha çok bağışlar, feyy, ganimet olarak sayılabilir.

Bütçe giderleri başlıca devlet başkanı ve memur maaşları (zekât ve diğer vergileri toplamakla görevli memurlar ile kısmen pazarlarda murakıplık görevi yürüten muhtesipler); askerî giderler; yol, su, eğitim sağlık vb. için yapılan kamu giderleri; zekât, feyy ve ganimette hak sahibi olanlar ve diğer yardımlar olarak belirlenmişti.

Zekâtın kimlere tahsis edildiğiyle ilgili şöyle deniliyor ayet-i kerimede: “Sadakalar ancak şunlar içindir: yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri (İslam’a) ısındırılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur. Allah bilen ve hikmetle yönetendir (Tevbe, 60).”

“Sadakalar ancak şunlar içindir: yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri (İslam’a) ısındırılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur. Allah bilen ve hikmetle yönetendir.”

(Tevbe, 60)

Farklı bir bütçeleme usulünü de feyy mallarında görüyoruz. Feyy gelirlerin nerelere tahsis edileceği de Haşr suresi, 7. ayette belirtilmiştir. Ayet-i kerimede şöyle deniliyor: “Allah’ın (fethedilen) beldeler halkından alıp resulüne fey olarak verdikleri Allah’a, Peygamber’e, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; içinizden sadece dönüp dolaşan bir servet olmasın diye böyledir (Haşr, 7).”

Bazı âlimler feyy malının zekât ehline, zekâtın da feyy ehline dağıtılamayacağını belirtir.
Bütçe gelirlerinden ganimetin harcanacağı bütçe giderleri ise Enfal suresi, 41. ayette belirtmiştir. “…Ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah’a Peygamber’e, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah her şeye kadirdir (Enfal, 41).”

İslam devleti sınırları genişledikçe gelir çeşitleri ve miktarları da fazlasıyla arttı. Bu gelirler başlangıçta askerî giderler ve halkın fakir, mağdur kesimine sosyal destek amaçlı kullanılmak üzere muhafaza ediliyordu. Gelirler arttıkça bunların muhafazası için daha büyük yerler tahsis edildi ve buralara bekçiler bırakıldı. Doğal olarak bu mallar yağmalanma tehlikesiyle karşılaştı. Hatta bir saldırıda Ebu Zerr’in oğullarından biri şehid edildi. (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, 2. Cilt, sh. 982, 983)

Modern zamanlar denilen ekonominin seküler ve materyalist anlayışla şekillendiği, insani değerlerin hırsa ve menfaate kurban edildiği, insanın insan olmaktan çıktığı bu çağda ekonomiyi yeniden tanımlamak, şekillendirmek, insanın ve insanlığın aracı hâline getirmek zor değil. Çünkü ekonomi sanıldığı gibi karmaşık bir düzen değil; normatif, doğal ve fıtri bir düzendir. Yeter ki adil olmayı niyetinize almış olun.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz