İslam’dan önce de şüphesiz Hammurabi kanunları, Hint Brahmanlarının Purana, Veda, Konfiçşüs’ün Şu-King gibi hukuki yapıtları, İranlıların Avesta’sı, Mısırlıların kanuni metinleri vs. vardı. Ancak Allah ve Resulu (SAV) hak ve hukuku öyle işlediler ki, sahabeler (R. Anhüm), tabiun ve nihayet tebe-i tabiun hukuk kurallarını zamanla bir ilim haline getirdiler. M. Hamidullah, ülkelerin kanun ve hukuk kaidelerine tatbik edilebilecek bir hukuk ilminin İslam’dan önce dünyanın hiçbir yerinde mevcut olmadığını belirtir. Şöyle der, “Bu ilmi eski Yunan’da, Roma’da, Hindistan’da, Çin’de, Mısır’da ve diğer memleketlerde İslam öncesinde bulamadım. Bunu sadece İslam’da görebiliyoruz. Mesela hukuk kaidelerinin kaynakları nelerdir? Bu kaidelere, kanunlara neden boyun eğiyoruz.”, (Muhammed Hamidullah, İslam’ın Hukuk İlmine Katkıları, Beyan Yayınları, sh. 26), “Hukuk ilmi kanununun kaynakları, hukukun felsefesi, yasama metodları, yorumlama, uygulama gibi konuları ele alır. Dünyada böyle bir konuda yazılmış en eski eser, teorik hukuk ilminin kurucusu İmam Şafii’nin, hukukun kökenine (Usul’ul Fıkh) dair yazdığı “Risale” adlı kitabıdır.” (age, sh. 16)

İslam’da tartışılması mümkün olmayan hükümler noktasında yasa koyucu (yasama organı) önce Allahu Azimuşşan’dır.

12/Yusuf Suresi, 40

İslam’da tartışılması mümkün olmayan hükümler noktasında yasa koyucu (yasama organı) önce Allahu Azimuşşan’dır. Ayet-i kerimelerde, “Hüküm ancak Allah’ındır.” (12/Yusuf Suresi, 40) ve “Allah hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” (95/Tin Suresi, 8) denilmektedir. Allah’tan sonra yasa koyucu Resul-ü Ekrem’dir (SAV). Nitekim bu “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin…” (8/Enfal Suresi, 46) ve “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzap Suresi, 36) ayetleriyle sabittir.

Bu konu hadis-i şerifte de iyice aydınlatılmıştır:
Resulü Ekrem (SAV) Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken ona,
Neye göre hüküm vereceksin?
Allah’ın kitabına göre.
Onda bulamazsan?
Allah Resulünün sünnetiyle.
Onda da bulamazsan?
O zaman reyimle (kendi görüşümle) içtihat ederim, diye cevap vermiştir. (Ebu Davud ve Tırmizi)

Yasamanın başı Allahu Azimuşşan’dır. Onun hükümlerine Allah Resulü (SAV) dahil bila istisna bütün halife ve Müslümanlar tabidir. Bedir esirlerinin durumu, Ümmü Mektum ve helal olan balı kendisine haram kıldığında uyarması gibi en küçük bir zul’de vahiyle Resulullah’a (SAV) olması gereken bildiriliyordu. Allah’tan sonra yasama yetkisi Resulullah’a aittir demiştik. Allah ve Resulünün belirlediği hükümlere, kanunlara İslam hukukunda nass denir ve her Müslüman için bağlayıcıdır. Allah’ın koyduğu bir hükmü ancak Allah neshedebilir. Resulullah’ın koyduğu bir hükmü Allah ve Resulullah’ın kendisi neshedebilir. Başka hiç kimse neshedemez.

Nass dışında belirlenen kanuni hükümler, Muaz b. Cebel hadisinden de anlaşılacağı üzere içtihat yapma yetkisine sahip alimlerin reyleriyle belirlenir ki bu, zamana, mekana ve bazı şartlara göre değişebilir. Şüphesiz naslar kadar bağlayıcı değildir.

İslam’da hukuki, kanuni hükümlerin istinbatı (çıkarılması) vaz’olunması devlet ve hükümet reisiyle değil fakihlerle alakalıdır. Bu iş fakihe (İslam hukukçusuna) aittir. Yani kanun koyma işi hükümetin karışamadığı, hükümetin dışındaki bir vazifedir.

Prof.Dr. Muhammed Hamidullah

Büyük İslam alimi Prof. Dr. Yusuf el Kardavi İslam’da çağdaş devletlerin aksine, adil olsun, diktatör olsun İslam şeriatının gölgesinde kanun çıkaran bir tek devlet başkanı bulamazsınız.” demektedir. Üstad dipnot olarak da bunun İslam şeriatına dayanarak günümüz şartlarında ortaya çıkan hukuki olaylarla ilgili kanun çıkarmama anlamına gelmediğini, nasla veya şer’i bir kaide ile çatışmadığı müddetçe buna engel olmadığını belirtmektedir. (Prof. Dr. Yusuf el Kardavi, İslam’da Devlet Mefhumu, Nida Yay. İstanbul, 2013, Çeviri, Hüsamettin Cemal, sh. 57) Nitekim Peygamberimizin (SAV) ahrete irtihaliyle birlikte birçok konuda hukuki kararlar alınmıştır, ama bu kararlar dönemin fakihleri tarafından belirlenmiştir.

Asrı saadetin en büyük fakih sahabeleri Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Abdullah İbni Mes’ud, Abdurrahman İbni Avf, Ubeyy İbni Kaab, Muaz bin Cebel, Ammar İbni Yasir, Huzeyfetü’l – Yeman, Zeyd İbni Sabit, Ebu’d Derda, Ebu Musa el- Eş’ari, Salman-i Farisi ve Aişe anamızdır. (Allah hepsinden razı olsun)

Hukuki hükümlerin fakihler tarafından istinbatıyla ilgili Muhammed Hamidullah da şöyle der: “İslam’da hukuki, kanuni hükümlerin istinbatı (çıkarılması) vaz’olunması devlet ve hükümet reisiyle değil fakihlerle alakalıdır. Bu iş fakihe (İslam hukukçusuna) aittir. Yani kanun koyma işi hükümetin karışamadığı, hükümetin dışındaki bir vazifedir. (M. Hamidullah, age, sh. 24)

“Şeriat, özü itibariyle küçük veya büyük, yönetici veya yönetilen her insan için eşit şekilde uygulanan hukuk olmanın peşindedir. Hiç kimse onun üstünde değildir ve herkes ona uymakla yükümlüdür.” der.

Prof. Noah Feldman (Oryantalist)

Batılı bir oryantalist olan hukuk profesörü Noah Feldman, devlet tarafından yürürlüğe konması bakımından, İslam hukukunun devlet hukuku sayılması gerektiğini belirtirken bile İslam hukukunun içeriğinin fıkıh alimleri tarafından belirlenmesi hasebiyle, fakihler hukuku olduğunu itiraf eder. (Noah Feldman, İslam Devleti Çeviren İhsan Durdu, Ufuk Yayınları, İstanbul 2013, sh. 73)

İslam’da hukukun diğer adının da şeriat olduğunu belirten Feldman “Şeriat, özü itibariyle küçük veya büyük, yönetici veya yönetilen her insan için eşit şekilde uygulanan hukuk olmanın peşindedir. Hiç kimse onun üstünde değildir ve herkes ona uymakla yükümlüdür.” der. (N. Feldman, age, sh. 206, 207)

Resulullah (SAV) dışında ne raşid halifeler (R. Anhüm), ne de onlardan sonra gelen hiçbir İslam devlet başkanı yargı ve yürütmeyi birlikte kendi uhdesinde bulundurmamıştır. Efendimiz döneminde birçok fakih ve kadı mevcuttu. Yeni fethedilen birçok yere Efendimiz zaman zaman yürütme olarak vali ve mahkeme işleriyle ilgili kadı gönderiyordu. Örneğin Yemen’e vali olarak Muaz b. Cebel’i, kadı olarak Hz. Ali’yi (R. Anhüma) göndermiştir.
Hukukun özünü kavramış İslam alimleri ve yöneticileri kuvvetler ayrılığı ilkesine büyük özen göstermişlerdir. Merhum Erbakan Hocamız 1993 yılı Mayıs ayında Milliyet Gazetesi yazarı Teoman Erel’in kendisine yönelttiği bir soru üzerine, bağımsız organların batıda üç olduğunu, Adil Düzen’de ise bu organların dört olduğunu belirtir. Bunlar yasama, yürütme, yargı ve denetleme organlarıdır. (Erbakan’ın Konuşmaları, Mayıs, 1993, Refah Partisi, Sh. 43)

Bağımsız organların batıda üç , Adil Düzen’de ise bu organların dörttür. Bunlar yasama, yürütme, yargı ve denetleme organlarıdır

Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Noah Feldman da klasik İslami anayasa sisteminde, güçler ayrılığı ilkesinin mevcut olduğunu itiraf etmiştir. (age, sh. 140) Büyük alim Kardavi İslam’daki kuvvetler ayrılığı ilkesinin çağdaş demokratik sistemlerin anayasalarında yer alan ilkelerden daha üstün olduğunu belirtir ve şöyle der, “Çünkü İslam’daki kuvvetler ayrılığı ilkesi devlet başkanından parlamentoya, yürütme organına ve idare ile ilgili kurumlara varıncaya kadar, yasama yetkisini üzerine alan kurulla, siyasi kurumların hepsinin arasındaki organik ayrılığa dayanmaktadır.” der. (Y. el Kardavi, age, sh. 56, 757)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz