Ana Sayfa Milli Şuur 53. Sayı İSTİKLAL MARŞININ HİKAYESİ

İSTİKLAL MARŞININ HİKAYESİ

O dönemde Ankara’da bir çiftliğin ortalama fiyatının 140 TL olduğu söylenir. Akif’in kazandığı ödül ise 500 TL’dir. Akif paltosuzluktan arkadaşı baytar Şefik Bey’in paltosunu kullanmaktadır.

343
0

Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınan İstiklal Marşımız, 12 Mart 1921’de Birinci TBMM tarafından alkışlarla heyecanla karşılandı. Bundan 99 yıl önce TBMM’de milli marş olarak kabul edilen İstiklal marşının hikayesi ise kendisi kadar ibretlik ve önemli derslerle doludur.

İstiklal marşının kabulünden önce Osmanlı devletinde padişahlara göre yazılmış resmi törenlerde kullanılan marşlar vardı. ilk Marşımız 1808’de II. Mahmud’un yazdırdığı “Mahmudiye Marşı”dır.

II. Mahmud mehterhaneyi kaldırdıktan sonra “Musika-i Humayun”u kurdurmuş ve yönetmesi içinde Napolyon Ordusundan ayrılma bir İtalyan olan Guiseppe Donizetti’yi davet etmiş.

Donizetti’nin padişah’a yazdığı “Mahmudiye Marşı” tam onbir yıl bu ülkede marş olarak çalınmıştır. Donizetti daha sonra Sultan Abdulmecit içinde “Mecidiye Marşı’nı yazmış, bu da 21 yıl okunmuştur. Abdulmecit sonrası bir milli marşımızın olmamasıyla ilgili yaşanan trajik komik olaylar ise bir milli marş ihtiyacını ortaya koymuştur. 1895 yılında Kaiser Wilhelm (İmparator Wilhelm) Kanalı açılırken, dünyadaki bütün savaş gemileri bu törene davet edilmiş. Tören başlayınca kanala giren her geminin direğindeki bayrağa göre hemen o memleketin milli marşı çalınıyormuş. Birden bire yeni bir geminin yaklaştığını gören orkestra şefi şaşırmış adeta korkmuş çünkü bu geminin direğindeki bayrak ay yıldızlıymış. Osmanlı Hükümeti savaş gemisi yerine son dakikada verdiği bir kararla, buharlı bir gemiyle törene katılmaya karar vermiş ama o an çalınması gereken Türk Milli Marşı’nın ne notası varmış ne de orkestra ezbere biliyormuş. O anda ani bir karar veren orkestra şefi Pott orkestraya “Ay dede” şarkısını çaldırmış. Şarkının sözleri şöyledir:

Ay dede, Ay dede!
Durağın nerede?

Yine Reşadiye Savaş Gemisinin kızaktan indiriliş töreninde bulunmak üzere İngiltere’ye davet edilen Türk heyeti, törenin son dakikalarında güç durumda kalmış milli marş yerine “Entarisi Ala Benziyor” türküsünü söylemiştir.

Milli mücadele yıllarında ise artık istiklal marşı zaruri bir hal almıştı. Dönemin Maarif yani Milli Eğitim bakanı Rıza Nur hatıralarında marş yarışmasını kendisinin açtırdığını yazar: ”Yüce ihtilal ve savaş günleri. Böyle zamanlarda milletler en güzel milli marşlarını yaparlar. Bir milli marşın güfte ve bestesini yapana beş yüz lira maddi mükafat vereceğimi ilan ettim.”

Milli Eğitim bakanlığının 18 Eylül 1920 tarihli genelgesiyle düzenlenen bu yarışmanın ilanı o tarihlerde gazetelerde şöyle yer alır:
“Şairlerimizin dikkatine:
Milletimizin dahili ve harici İstiklal uğruna girişmiş olduğu mücadeleyi ifade ve terennüm için bir İstiklal Marşı. Umur-u Maarif Vekili Celilesi’ nce müsabakaya vazedilmiştir. İşbu müsabaka, 23 Kanun-u evvel sene 36 tarihine kadar olup bir heyeti edebiye tarafından, gönderilen eserler arasından intihap edilecektir ve kabul edilen eserin güftesi için beş yüz lira mükafat verilecektir.
Ve yine laakal beş yüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca bir müsabaka açılacaktır. Bütün müracaatlar Ankara’ da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekaletine yapılacaktır.”

Son şiir gönderme tarihi olan 23 aralık 1920’ den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri incelemiş ancak içlerinde İstiklal Marşı olabilecek bir eser bulamamıştır. Mehmet Akif Ersoy ise yarışmaya para ödülü olduğu için katılmamıştır.

Bundan sonrasını Akif’i İstiklal Marşını yazmaya ikna eden Hasan Basri Çantay’ın hatıratından okuyalım :

“Bu marşın —İstiklâl mücâdelesinin içinde, Büyük Millet Meclisinin sakf-ı hamiyyeti altında bulunan— Mehmed Akif tarafından yazılmasını kendisine söylediğimiz zaman o:
— Ben ne müsâbakaya girerim, ne de «câize» alırım!., cevâbını vermişti. Ben recâlarımı tekrar ettikçe o da aynı sözünü söylüyor ve;
— Bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım, ayıb değil mi? diyordu.
Bir gün Maârif vekili bay Hamdullah Subhi Meclisde beni gördü, dedi ki:
— Şimdiye kadar (500) den fazla marş geldi. Ben hiç birini beğenmedim. Üstâdı ikna’ edemez misin?
Cevab verdim:
— Akif bey müsâbaka şeklini ve ikrâmiyyeyi kabul etmiyor, eğer buna bir çâre ve bir şekil bulursanız yazdırmıya çalışırım.
Düşündü, «dur, dedi, ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tâbi’ olacağımızı bildireyim. Fakat, tezkireyi kendisine siz veriniz…»
Ben de muvâfık gördüm. Yarım saat sonra şu tezkireyi getirip bana verdi:
«Pek aziz ve muhterem efendim,
İstiklâl marşı için açılan müsâbakaya iştirâk buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır. Zâti üstâdânelerinin matlub şiiri vücuda getirmeleri maksadın husulü için son çâre olarak kalmışdır. Asîl endîşenizin îcab ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyîc vâsıtasından mahrum bırakmamanızı recâ ve bu vesîle ile en derin hürmet ve mahabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.»
5 Şubat 1337
Umum Maârif Vekili
Hamdullah Subhi

Mecliste Akif’le yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kâğıd parçası çıkardım. Ciddî ve düşünceli bir tavr ile sıranın üstüne kapandım, gûyâ bir şey yazmıya hazırlanmıştım. Üstâd ile konuşuyoruz ;
— Neye düşünüyorsun, Basri?
— Mâni’ olma, işim var!
— Peki. Bir şey mi yazacaksın?
— Evet.
— Ben mâni’ olacaksam kalkayım.
— Hayır, hiç olmazsa ilhâmından ruhuma bir şey sıçrar!
— Anlamadım.
— Şiir yazacağım da..
— Ne şiiri?
— Ne şiiri olacak. İstiklâl şiiri! Artık onu yazmak bize düştü!
— Gelen şiirler ne olmuş?
— Beğenilmemiş.
— (Kemâli teessürle:) Ya!
— Üstâd, bu marşı biz yazacağız!
— Yazalım, amma, şerâiti berbad!
— Hayır, şerâit filân yok. Siz yazarsanız müsâbaka şekli kalkacak.
— Olmaz, kaldırılamaz, i’lânedildi.
— Canım, Vekâlet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen Mecliste kabul edilecek, güneş varken yıldızı kim arar?
— Peki, bir de ikrâmiyye vardı?
— Tabîî alacaksınız!
— Vallâhi almam!
— Yahu, latife ediyorum, onu da bir hayır müessesesine veririz. Siz bunları düşünmeyin!
— Vekâlet kabul edecek mi ya?
— Ben Hamdullah Subhi beyle görüştüm. Mutaabık kaldık. Hattâ sizin nâmınıza söz bile verdim!
— Söz mü verdiniz, söz mü verdiniz?
— Evet!
— Peki ne yapacağız?
— Yazacağız!
Tekrar tekrar (söz verdin mi?) diye sorduktan ve benden ayni kat’î cevabları aldıktan sonra, elimdeki kâğıda sarıldı, kalemini eline aldı, benim daldığım yapma hayâle şimdi gerçekten o dalmıştı…

Meclis müzâkere ile meşgul, Âkif marş yazmakla. Ben müddeti kendisine kısaca göstermiştim. Birkaç gün sonra marşı vermiş olacağız! Müzâkere bitti, Âkif te engin hayâlinden uyandı.

Aradan iki gün geçti, sabahleyin erken üstâd bizim evde, marşı yazmış, bitirmiş. Fakat, vaktin darlığından müşteki…
«Yarına kadar sizde kalsın, göstermeyin, belki tadîlât yaparsınız» dedim.
Artık (Millî İstiklâl marşı) yazılmıştı! Şimdi bunu —üstâdı rencide etmeden— Meclisten nasıl geçirebiliriz?
Ben ve —Marşı çok beğenen— Hamdullah Subhi bey, hayli günler bu gizli endîşe ile yaşadık.

Marş yazıldıktan sonra tezkireyi de göstermiştim.
20 Mart 1337 günü… Marş Büyük Millet Meclisinde. Mehmed Akif te sırasında. Marşı daha evvel gören ve Sebilürreşad’ta okuyan bir çok arkadaşlar onu zâten beğenmişlerdi.”
Rıza Nur’dan sonra Milli Eğitim Bakanlığına gelen Hamdullah Suphi Mehmet Akif’in yazdığı şiiri mecliste okur. Alkışlarla ve büyük bir çoğunlukla kabul edilir. Böylece İstiklal Marşı 12 Mart 1921 tarihinde kabul edilmiştir.

O dönemde Ankara’da bir çiftliğin ortalama fiyatının 140 TL olduğu söylenir. Akif’in kazandığı ödül ise 500 TL’dir. Akif paltosuzluktan arkadaşı baytar Şefik Bey’in paltosunu kullanmaktadır. Marşın kabulünden sonra Meclis Muhasebecisi Necmeddin Bey, kanunen müsabakayı kazanana verilecek olan 500 lira nakdi mükafatı getirir. Mehmet Akif , “Ben müsabakaya girmedim, bu para bana ait değildir” diye reddeder. Fakat muhasebecinin “Kanun metninde mükafatın kazanana verileceği yazılıdır. Sizin marşınız kabul edilmiştir, bu para sizindir; Meclis kasasında kalamaz. Siz usulen tesellüm edin, sonra istediğinizi yaparsınız.” diye ısrar etmesi üzerine, parayı alıp “Darü’l Mesai” adında fakir çocuk ve kadınlara örgü öğretmek, bir ma’işet temin etmek amacıyla kurulmuş olan derneğe bağışlar.

İstiklal Marşı için bir de beste yarışması açılır. Beste yarışması güfte yarışması kadar ilgi görmez.

Yarışmaya sadece 24 beste katılır. Anadolu’daki savaşın artması sebebiyle yarışmanın sonuçlanması tam 3 seneyi bulur. 1924 yılında Ali Rıfat Çağatay’ın bestesi resmi Milli Marş olarak kabul edilerek ilgili kurullar ve bütün okullara bildirilir.

Bu marş 6 yıl çalınıp söylendikten sonra 1930 yılında yeni bir emirle Osman Zeki Üngör’ün bestesi milli marş olarak kabul edilir.

Sonraki yıllarda İstiklal marşının değiştirilmesi teklifi farklı mahfillerce gündeme getirilmiştir. 1925 yılında yeniden bir milli marş yarışması düzenlenmiş ama hiçbir eser İstiklal marşını geçmediği görüldüğü için milli marş olamamıştır. Yine 1937’de bir marş yarışması daha düzenlenir. Özellikle Nurullah Ataç’ın başını çektiği bir çevre dini temalarından dolayı İstiklal marşını ve Mehmet Akif Ersoy’u sevmez ve İstiklal marşının değiştirilmesi gerektiğini söyler. Kadere bakın ki Akif’in “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın…’temennisi gerçekleşir ve bir daha marşın değiştirilmesine yönelik teklif gelmez.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz