Her canlının yavrusunu sevmesi, himaye edip koruması, hatta yavrusu için canını dahi tehlikeye atması son derece tabii ve fıtri bir durumdur. Aynı şekilde insan için de “Mal ve oğullar (evlatlar), dünya hayatının süsüdür.”(1) Ancak dünya hayatının süsü olarak verilen evlatları eğitip terbiye etmek anne-babaların görevi olduğu kadar imtihanıdır da. Rabbimiz bu gerçeği; “Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka bir şey değildir.”(2) Ayeti kerimesinde belirtmektedir.

Bu imtihanın gereği yerine getirilmez, çocuklarımızı sevme ve eğitme İslam’a ve fıtrata uygun ölçüler içerisinde yapılmaz, sevme adeta tapınma derecesine götürülür, eğitim materyalist bir anlayışa bırakılır, evlat ana-babasının Allah rızası için yapacağı işlere, amellere engel olacak hale gelirse büyük umutlarla ve büyük hayaller besleyerek dünyaya getirip büyüttüğümüz yavrularımız dünya ve ahirette hüsranımıza sebebiyet verecektir. Bu durumda; “Ey imân edenler, hanımlarınızın ve evlatlarınızın içinde hakikaten size düşman olanlar da vardır. O halde onlardan sakının.” (3) Ayetinde beyan edildiği üzere evlatlar dünya hayatının süsü olmaktan çıkıp farkında olmadan bir düşman halini alacaktır.

“Cibrîl Hadisi” olarak bildiğimiz hadis-i şerifte Cebrail (A.S)’in Allah Rasûlü’ne sorduğu soruların sonuncusunda;

Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.
Hz. Peygamber (S.A.V):

Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir, cevabını verdi.
Adam (Cebrail):

O halde alâmetlerini söyle, dedi.
Resûlullah (S.A.V):

“Câriyenin hanımefendisini (başka bir rivayette, efendisini) doğurması, yalın ayak, başıkabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır” (4) buyurdu. Günümüzde kölelik-cariyelik müessesesinin tamamen ortadan kalkmış olduğunu göz önüne alarak bunu “anaların kendilerine câriye muamelesini revâ görecek çocuklar doğurması” olarak anlamak lâzım olduğu kanaatindeyiz. Konumuzu bu Hadisi Şerifte zikredilen “Câriyenin efendisini doğurması” bağlamında ele almak istiyorum.

Eğitim sisteminden iktisadi kurumlara, siyasetten, bilim, hukuk ve edebiyattan, sinema, tiyatro vb. sanatın bütün dallarına, kadar Batı kültürüne ait unsurların fert ve toplum hayatımızın tamamını kurumsallaşarak kuşattığı günümüzde “çocuk” deyince akan sular duruyor. “O bizim her şeyimiz, o bizim hayattaki en değerli varlığımız, geleceğimiz” denilerek çocuk, her şeyin önüne geçiyor.

Eskiden ailenin büyükleri anne ve babalar, hatta dede ve nineler idi. Tüm aile fertleri büyükleri olarak onlara hürmet ve saygı gösterirler, hizmet ederlerdi. İstekleri derhal yerine getirilir bir dedikleri iki edilmezdi. Önemli kararlar büyüklere danışılmadan alınamaz, onların görüşleri ve arzuları hilafına da asla iş görülemezdi. Yani efendiler evin büyükleri; anne-babalar veya dede-nineler idi. Evlatlar, evin küçükleri olarak aileye yardım eder, destek olur, büyüklerine hizmet, hürmet eder, onları sayar, severlerdi. Şimdi ise efendiler değişti. Ailelerde hep evlatların işleri düşünülür ve görülür, her işin merkezinde onlar olur, onlara danışılmadan bir karar alınamaz hale geldi. Anne babaların bütün dünyaları adeta çocukları oldu. “Aman! Biz rahat edemedik bari onlar rahat etsin” diye bankadan faizli kredi çekip çocuğuna ev, araba vs. alıp yıllarca onun borcunu ödemek için çırpınan anne babalar… “Aman! Çocuğuma bir şey olmasın, mutlu olsun,” diye faizli kredi çekip anlı, şanlı(!) düğünler yapıp, ev eşya dizerek ömrünü taksit ödemekle tüketen, çocuğunun dünyası için hem dünyasını, hem ahiretini heba eden anne babalar… “Aman! Biz çok sıkıntılar çektik onlar sıkıntı çekmesin” diye kendi maaşı-geliri çocuğununkinden az olduğu halde dişinden tırnağından para artırıp onun bütçesine arka çıkan anne-babalar… “Aman! Çocuğum okusun, bir kariyeri, bir işi olsun” diyerek çocuğu üzerinden kendi sosyal statülerini ve dünyalık itibarlarını yükseltmeyi, onların ahiretlerini ve manevi tekâmüllerini hiç akıllarının ucundan dahi geçirmeden hedefleyen anne babalar “Efendilerini doğuran köleler” değiller mi?(5)

© Milli Şuur

Ayrıca, bu Hadisi Şerifte Rasûlüllah efendimizin olayı doğrudan değil de “Câriyenin efendisini doğurması” şeklinde kinaye yoluyla ifade buyurmasında dikkati celbeden bir incelik daha bulunmaktadır. İslam Fıkhında cariyelerin (örtülmesi farz olan) avret yerleri Hanefilere göre; başı, sırtı, karnı ve yan tarafları bakımından erkekler gibidir. Yani bu uzuvlar avret değil, buraların dışında kalan yerleri avrettir. Mâlikîlere göre; uyluklar ile birlikte iki müstehcen uzvu avrettir. Şafiîlere ve Hanbelîlere göre ise; erkeklerde olduğu gibi göbekle diz kapağı arasıdır. Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere cariyelerin bugünkü kadınlara benzer şekilde açık kıyafetle dolaşması mubahtır. Bu bağlamda; kıyamete yakın zamandaki anaların kendisine köle muamelesi yapacak evlatlar doğurmasının haber verilmesiyle birlikte bu anaların tesettürü atmakta bir sakınca görmeyerek mubahlaştıracağı, cariyeler gibi açık saçık dolaşacağı haberi de verilmiş olmaktadır. Başka bir ifadeyle, eskiden kadınlar örtülü, tesettürlü; doğurdukları da onlara hizmetkâr ve yardımcıydılar. Dikkat ederseniz kadınlar açılıp saçılıp kendilerini cariyeleştirdi, doğurdukları çocuklarına da hizmetkâr oldular. Yani, doğurdukları onların efendileri oldu.

İşlerimiz sarpa sarıp içinden çıkılmaz hale gelince hep sorarız kendimize “Ben nerede yanlış yaptım?” diye… Ama zamanı geri çevirmek imkânsız, sonuç hüsran! İçerisinde yaşadığımız toplumumuzun gençliği ne halde diye baktığımızda içler acısı manzaralarla karşılaşmakta ve her gelen günümüzün geçen günlerimizi arattığına şahitlik etmekteyiz. Sizce neden?

“İşlerimiz sarpa sarıp içinden çıkılmaz hale gelince hep sorarız kendimize “Ben nerede yanlış yaptım?” diye… “

Okulda problem çıkardığı için öğretmeni tarafından görüşülmek üzere velisi okula çağırılan çocukların anne-babalarının çoğunu savunması; “Hocam, ne isterse yapıyoruz, yemiyor, yediriyoruz, giyinmiyor giyindiriyoruz. Biz onun hiçbir dediğini iki etmiyoruz. Bu çocuk neden böyle yapıyor anlayamıyoruz.” şeklinde olmaktadır. Hâlbuki çocuklarımızın bütün problemlerinin kaynağının; onların dünya ikballerini birinci planda hedefleyerek ahiretlerini en son plana bırakıp yapılan bu fedakârlıklar olduğu bilinmemekte-düşünülmemektedir.

Öncelikle kendimizi -Dünya hayatı ve nimetlerine ulaşmanın birinci plana alınıp Ahiret hesabının daha sonraki sıralara atılması şeklinde açıklayabileceğimiz- dünyevileşmekten kurtarmalıyız.

Anne-babalar ahiretini düşünen bir insanın dünyalık davranışlarda da sorumluluk bilinci içerisinde olacağını unutmamalı, çocuklarına ahiret saadetinin dünya saadetinden kıyaslanamayacak kadar önemli olduğu şuurunu aşılamalı, çocuğa yüksek idealler kazandırılmalıdır. Başka bir ifadeyle “Çocuğum büyüsün, okusun kariyer ve maddi imkânları yüksek itibarlı bir iş sahibi olsun İslam’a hizmet etsin.” diyen bir ebeveyn ile “Çocuğum İslam’a hizmet için okusun itibarlı bir iş sahibi olsun.” diyen ebeveyn aynı ideallere sahip değildir. Çünkü ikisinin öncelikleri birbirinden farklıdır. Dünyalık ikbal ve menfaatleri öncelikli gaye edinen şahsiyete, bu gayeye ulaşmak için dini ve ahlaki bir ölçü tanımaması ve gözetmemesi normal hale gelecektir. Çocuğunuzu sevmeyi onun herhangi bir başarısına ya da sahip olacağı kariyere de bağlamayın.

Konumuzun başında naklettiğim hadisi şerifin son kısmında Cebrâil’in (A.S) Kıyametin alametleri ile ilgili sorusuna Hz. Peygamber (S.A.V)’in, “yalın ayak, başıkabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmaları” zikretmektedir. Binaenaleyh, Allah Resûlü’nün(SAV), servet ve paranın yegâne değer ölçüsü hâline geleceğini, hizmete değil, tüketim ve gösterişe son derece düşkünlük göstererek insanların dünyevileşeceğini haber vermesi dünyevileşme ve ahlaki yozlaşmanın neden-sonuç ilişkisi bakımından irtibatı noktasında bizleri tefekküre sevk etmelidir.

Çocuklara “Hayır” diyebilmeli. Çocuğunu sevmek onun her istediğini almak ya da yapmak değildir. Uygun ve mümkün olan isteklerinden bazıları yapılsa da bazılarına da set konabilmelidir. Onlara nefis terbiyesi şuuru verilmeli, nefsin her arzuladığının yapılmaması gerektiği; nefsin bazı arzularının dizginlenmesi, bazılarının ise helal ve meşru yollardan -Kur’an ve Sünnet ölçüleri içerisinde- karşılanması icap ettiği öğretilmelidir.

Kural tanımayan insanlarda sorumluluk bilinci gelişmez. Aile büyükleri, hayatın belli kurallar dâhilinde düzenli, huzurlu ve mutlu olabileceğini, insanı hem dünya hayatında hem ahiret hayatında mutlu edecek en doğru kuralların Allah ve Resûlü’nün ilkeleri olduğunu önce kendileri uygulamalı, sonra basit ve anlaşılır bir dille çocuklarına öğretmelidir.

Çocukların örnek alıp taklit edeceği model iyi seçilip karşısına konulmalı. Bu sebeple; Peygamber sevgisi, sahabe sevgisi verilmeli ve güzel Kuran okumayı öğretmelidir. Bunda başarılı olabilmek için de, cami, hoca vs. gibi örnek şahsiyetler sevdirilmelidir.

Aşırı koruyucu-himayeci bir yaklaşımdan kaçınılmalıdır. Özellikle, birçok işini kendi başına yapabilecek çağa gelmiş bir çocuğun pantolonunu, ceketini, annesi giydiriyor, ayakkabı bağına kadar annesi bağlıyorsa, bir yere giderken halen elinden tutuyorsanız, aslında onlara beceriksizliği siz öğretiyorsunuz demektir. Çocuğun okul ödevlerini hep anne-babası ya da abisi-ablası yapıyorsa bir süre sonra kendi işlerini başkalarının yapması gerektiğini düşünmeye başlayıp, adeta onları kölesi, hizmetkârı gibi görmeye başlayacak, sorumluluklarının farkına varamayacaktır. Veyahut da, bütün ihtiyaçları anne-babası tarafından karşılanan çocuk ileriki yaşlarda da hep ana kuzusu kalacaktır.

© Milli Şuur

Batılı pedagoglar terbiye açısından sağlıklı yetiştirilmiş bir çocuğu; “Kendi ayakları üzerinde durabilen ve hayatını kimseye muhtaç olmadan yürütebilecek cesareti kendinde bulan çocuktur.” diye tarif etmektedir. Ne yazık ki günümüzdeki çocuk terbiyesinin bilhassa kız çocuklarını yetiştirmenin hedefi de bu mantık üzerine şekillenmektedir.
Anne-babaların çoğu, “hayatını kimseye muhtaç olmadan sürdürebilecek” iyi çocuk yetiştirme adına farkında olmadan çocuklarını aileden, akrabadan, toplumdan (kızlarını kocasından) bağımsız (otonom) bir fert olmaya teşvik ediyorlar. Bu hatalı metotla yetişen hayatı “benmerkezci” olarak algılayan bir nesil için hayatın anlamı, zevktir, özgürlüktür, “ben”dir. Ona göre, başkalarının derdi ile dertlenmek aptallıktır. Bunların kimin başına ne zaman hangi belayı açacağı ne zaman, ne yapacağı bilinmez. Bu tip insanlar için anne-babaları; sağlıklı, kendi işlerini yapabilir durumdalarken; eşi ve kendisi işe gidince çocukları için en güvenilir bir bakıcı, evinin temizliği, bulaşığının, çamaşırının yıkanması için kaliteli bir hizmetçi, ama yaşlanıp bakıma muhtaç olduklarında sırf zevklerine, özgürce gezip eğlenmelerine mani oluşturduğu için bakımevlerine gönderilmesi gereken bir yüktür.

” Kural tanımayan insanlarda sorumluluk bilinci gelişmez. “

Çocuklarımıza ibadet-kulluk bilinci kazandırılmalı. Anne-baba bu konu üzerinde birlikte durmalı, birbiriyle uyumlu olmalı. İbadet, tesettür vb. bilinci kazandırmaya erken zamanda başlanılmalıdır. Tadını önceden bildiği şeyleri yeniden arzu etmek nefsin özelliklerindendir. Bu sebeple, nefse hoş gelen giyim tarzları, doğum günü vb. kutlamalar önceden tattırılırsa nefsin onu yeniden arzu etmesi ve İslam ölçülerini aşacak boyutlara götürmesi muhtemeldir. Bu ve benzer hususlarda anne-babadan birinin çocuktan yapmasını istediği bir şeyi diğerine sığınarak yaptırtmamalı ya da birinden isteyip alamadığı bir şeyi diğerinden koparamamalı. Ebeveyn kendi zaaflarını çocuklarına kullandırtmamalıdır.

Sürekli takip ve kontrol edilmeli, ebeveyn çocuğunun yaşı kaç olursa olsun bıktırmadan ve sıkıcı olmadan ona marufu emredip münkerden nehyetmeli ki, iyi evlat yetiştirelim derken efendilerini doğuran köleler olmayalım.

Kaynak:

  1. Kehf Sûresi; 46
  2. Enfâl Sûresi; 28
  3. Teğâbun Sûresi, 14.
  4. Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9
  5. Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, İslam Fıkhı Ansiklopedisi; C. 1, S. 458-465

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz